– 146 –
Hüsrevin bir fıkrasıdır.
Sevgili Üstadım,
“Mirkatüs-Sünne ve Tiryak-ı Marazül-Bida” ismine hakikaten elyak olan Otuz Birinci Mektubun On Birinci Lemasını kardeşlerimle ve dostlarımla defaatle okudum. Gayet azim bir tebşirat-ı Peygamberi ile başlayan bu risalenin on bir nüktesinden herbir nüktesi başka bir hüsün ve başka bir letafette yazılmakla beraber; ittiba-ı sünnetin maddi ve manevi fevaidi tadad edilirken, akıl açılan kapılardan içeriye giriyor. Her kapının içerisinde bulunan kapılar ve pencerelerden bakarak, gördüğü hakikatler karşısında hayran oluyor. Gösterdiği deliller ile muterizlerin itirazlarına mükemmel ve muntazam cevaplar vermekle mukabele ediyor. Ehl-i şevke, “Benim gösterdiğim kapılardan girseniz, müşkilatsız ebedi bir saadete kavuşmuş olacaksınız.” diyerek ittiba-ı sünneti, her bir müslümana, hayatında düstur ittihaz etmesini tavsiye ediyor. Talebelerine, anlayabilecekleri bir tarzda emr-i azim olan dersini takrir ederken, “Ben zahirde 15-16 sahifeden ibaret küçük bir risaleyim; fakat hakikatte neşrettiğim nurla çok büyük denizleri geçecek bir azamette ve çok büyük yıldızların nurlarını setredecek kudretteyim. Bahtiyar ol kimsedir ki, beni hafızasında nakşederek, benimle amil olur.” diyerek beliğ ve çok yüksek ve nihayet derecede latif sözleriyle bizleri irşad ediyor.
Bu hakaiki gösteren bu risaleden, gücüm yetse de yüz tane, ikiyüz tane yazabilsem. Heyhat! Elim kısa, sayim mahdut, aczim, herbir emr-i hayrı arzuma kadar ifaya mani… Bu kadar arzuya rağmen yazabildiğim bir nüshasını takdim etmiş bulunuyorum. Hüsn-i kabul buyurulursa benim için ne büyük bir saadettir.
Ahmed-i Bedevi Hazretlerinin kerametkarene harekatıyla, semavat ve arzın tabakatından bahseden Onikinci Lemayı üç-dört defa okudum. Sevgili Üstadım, rızka muhtaç herbir zihayatın rızkı, Rezzak-ı Hakiki tarafından taahhüd altına alındığı ve rızık ancak Münim-i Hakikinin yed-i kudretinde bulunduğu, o kadar güzel bir üslub ile tarif buyuruluyor ki ve talebelerine o kadar şirin ve ali bir ders veriyor ki, akıl eğriliğe, nefis itiraza, kalb inkara sapacak hiç bir yol bulamıyor. Zaferi kazanan ordular gibi insanın bütün kuvasına, “Ey kıymettar risaleler ve ey nurani feyyaz Sözler! Meydan sizindir! Size teslim olmuşuz! Beşeriyete ve bütün mükevvenata hükümran olan Halık-ı Azimin hak sözleriyle bizlere tarik-i hidayeti ve istikameti gösteriyorsunuz!” dedirtiyor. Bilhassa arz ve semavatın yedişer tabaka olduğuna dair ayat-ı azimenin külli ve umumi ve şümullü maanisinin tatlı ve lezzetli ve şirin hakaikını okurken, insanın hissiyatına kalemi tercüman olabilse de, bu risalelere mukabele edebilse… Heyhat!
Her tarafını anlayabilmek imkanı olmamakla beraber—bu kısımda—arzın yedi iklimi ve birbirine muttasıl yedi tabakası ve bu tabakalardaki nurani mahlukatın mürur u uburuna hiçbir şeyin mani olmaması halatı ve elektrik ve ziya ve harareti nakil ve kainatı baştan başa istila eden madde-i esiriyeden başlayarak semavatın yedi tabakasının kabul edilmesine hiç bir mani olamayacağı, fennen, aklen ve hikmeten muhtelif delail ile isbat edilmesi ve en sonunda semavatın yedi tabaka ve arzın yedi kat olduğu hakkında Kuran-ı Hakimin ifadatının tasdik edilişi, akıl ve kalb şübehata atlayacak yol bulamaması, risalelerin büyüklüklerine has bir keramet-i kübra olduğunu gösteriyor. Böyle azim hakikat-ı Kuraniyeyi göremeyen feylesofların ve kozmoğrafyacıların kulakları çınlasın!
Evet sevgili, kıymettar Üstadım! Bu nurlu misilsiz eserler, insanın şübehatını izale ettiğine ve şüpheleri davet edecek karanlık bir nokta bırakmadığına kati bir kanaatle iman ettiğim gibi, temas ettiğim kardeşlerimden ve mütalaasında bulunan zevattan kanaatimin umumen tasdik edildiğini işittiğim anlar, her tarafımı meserret kapladığını hissediyorum.
Ey sevgili Üstadım! Her hususta size yapılacak dua için kelimat bulamıyorum. Zat-ı Zülcemal, bu kadar güzelliklere, hazine-i rahmetinden binler güzellikleri size ihsan etmekle mukabele buyursun. Amin…
Ahmed Hüsrev
– 147 –
Sabri Efendinin bir fıkrasıdır.
Eyyühel-Üstad,
Kelamullahil-Azizil-Mennan olan Kuran, şeair-i İslamiyenin hadimlerini cenah-ı himaye ve refetine alarak, bu defaki hadise-i elimede bir seneden beri mülhidlerin çevirdikleri planlarını akim bırakıp, zahiren üç kardeşimizi beraat ve manen milyonlar mümin muvahhidinin zümresine nişane-i beraatini bahş ve mülhidlere ebediyet ve ezeliyeti izharla kendini müdafaa ve hadimlerini muhafaza ve himaye ettiğini ve edeceğini göstermekle, Kuran hadimlerinin kulubu, behçet ve sürura müstağrak olarak, ilerlemek istedikleri halisane emel ve gayelerinde adımlarını daha ziyade uzatmaya ve dairelerini daha ziyade tevsie başlamışlardır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Aziz Üstadım, Cenab-ı Kibriyanın mahza bir lütuf ve nihayetsiz bir kerem ve ihsanı olarak Nurlar Külliyatı, bu abd-i pürkusur gibi nice gafillere ihsan buyurularak, sürekli yağmurların arz üzerinde tathirat yaptığı gibi, nurlar mahallesinde şu asr-ı dalalet ve devr-i bidatte çirkab-ı hayat-ı maddiye bataklığına batan bu aciz kula, “Zararın neresinden dönsen kardır” ders-i ikazını vererek, hamden sümme hamden, zulümat vadisinden çıkararak şahika-i Nura yetiştirmişti.
Her nasılsa, bir sene evvel, “Ey Sabri! Belki hubb-u caha meyledersin; olur ki, o cihette bir arzu uyandırır. Gel, o bedbahtların bulanık havuzcuğuna bir daha dal, çık” denildi. Elhamdü lillah, selamet çıktım. Bundan halasım nazar-ı fakiranemde pek ehemmiyetli bir kurtuluştur.
Talebeniz
Sabri
– 148 –
Osman Nurinin bir fıkrasıdır.
Kitapların en büyüğüsün, Kelam-ı Kadim,
Hak kanunların anasısın, Kuran-ı Azim,
Kudsi tarihlerin nur babasısın, Kelam-ı Kadim,
Sen, dinimizin bekçisisin, Kuran-ı Azim.
Dört İlahi kitabın anası, yalnız sensin,
İftihar eder seninle, bütün din-i İslam,
Sensiz yaşamak isteyen kalbler gebersin,
Sen hakikatin ilk ve son güneşisin.
Her varlığın üstünde, sönmeyecek güneşsin,
Bütün gizli ve aşikarın miftahı sensin,
Seni tanımayan ve tabi olmayan, her yerde
Sahibinin gazabına uğrasın, gebersin.
Hükmün, muhakkak kıyamete kadar bakidir,
Sana inanmayanlar adi, zelil, kafirdir,
Sen, her varlığın üstünde doğan güneşsin,
Seni istemeyenler, dünyada Cehenneme göçsün.
Haşa! Seni beğenmeyen ve yanlış diyenlerin,
Dilleri kesilsin, yere batsın.
Sana hor bakmak isteyenleri, Allah kahretsin,
Sen hakikatın ilk ve son güneşisin.
Osman Nuri
– 149 –
Hafız Alinin bir fıkrasıdır.
Aziz Üstadım,
Otuz Birinci Mektubun On Üçüncü Leması, “Hikmetül-İstiaze” nam-ı aliyi taşıyan bir parça-i nuru aldım. Elhamdü lillah, istinsaha muvaffak oldum. Cenab-ı Hak, hazine-i binihayesinden emsal-i sairesini ihsan buyursun. amin, bihurmeti Seyyidil-Murselin.
Üstadım efendim, bu azim hakikati taşıyan risale, fakir talebenizde pek azim tesirat yaparak, dimağım ve bütün duygu ve hasselerim, o azim hakaik üzerine serpilerek, toplanmaz bir hale geldiler. Gündüzde, güneşin ziyası karşısında kalan yıldız böceği gibi, gerek güneşin tarifini ve gerekse kendi şavkıyla daire-i muhitinde bulunanları tarif edemediği gibi; fakir, aynı hal kesb ettim.
Evvela: Bu risale, diğer tevhide dair büyük risalelerin bir büyük kardeşi olabilir. Zira, nasıl ki öbür kütle-i nur, Cenab-ı Hakkın alem-i kebirde cilve-i cemal ve kemal ve Esma-i Hüsnasını pek zahir bir tarzda ama olanlara da gösterdiler. Aynen bu parça-i Nur, alem-i asgar olan ve Esma-i Hüsnaya ayine olan ve hilkat-i dünyanın ruhu mesabesindeki beşerin kemal ve sukutuna, ebediyet ve ademine sebep olan en büyük vesile ve desiseleri, pek yakinen keşfedip gösteriyorlar.
Saniyen: Bu hakikatleri düşünürken kalbime şöyle geldi ki: Nasıl ki, “Hüdhüd-ü Süleymani, zeminin suyu meçhul olan yerlerinde—hafriyatsız—suyu bulmaya vesile idi” diyorlar. Aynen bu risale, Hüdhüd-ü Süleymani tarzında, alem-i asgar olan insanın ezdadlardan müteşekkil cism-i vücudunda nur-u iman yatağı olan kalbi, biaynihi gösteriyor. Zemin yüzünde zararlı ve zararsız otları teşhis eden kimyagerin ab-ı hayat bulduğu gibi, binde bir hakikatini ancak görebildiğimi anladığım bu eser-i ali, bütün ehl-i iman ve zişuura, menba-ı hakikisi olan Kuran-ı Hakim gibi, nurlarıyla ab-ı hayatı serpiyor.
Hafız Ali
– 150 –
Ahmed Hüsrevin bir fıkrasıdır.
Üstadım Efendim,
Bir hafta evvel “Hikmetül-İstiaze” isimli risalenin bir kısmını ve birkaç gün evvel de diğer kısmıyla, On Dördüncü Lemanın Birinci Makamını aldım. Hikmetül-İstiazenin Birinci Kısmını müteaddit defalar kardeşlerimle okudum. Dedim:
Ey sevgili Üstadım,
Bu kıymettar risaleyle mücahid talebelerinize öyle güzel bir ilaç takdim ediyorsunuz ki, bu ilaçlarla manevi yaralarımızı o kadar güzel ve çabuk tedavi ediyorsunuz ki, o pek müthiş yaralarımız bir anda iltiyam buluyor, ıztıraplarımız o anda zail oluyor, kalblerimiz serapa sürurla doluyor. Rabb-i Kerimimize karşı taşımakta olduğumuz muhabbetimiz tezayüd ediyor. Ve Halık-ı Rahime karşı olan adabımıza bile halel gelmeyeceğini okudukça, vazifedeki şevk ve gayretimizi arttırıyor.
Evet, aziz Üstadım, ekser zamanlar ins ve cin şeytanlarının hücumlarından ve terbiye edemediğim asi nefsimden gelen birtakım havatır-ı şeytaniyeden kurtulmak için pek çok çabaladığım zamanlarım oluyordu. Kalb, bu gibi haletten kurtulmak için inziva ararken, Nakşi kahramanlarının
“Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk” diye olan esasatı dimağıma ilişiyordu. Fakat bu söze cevap veren aziz Üstadımın beyanatı arasında, “İnsan bir kalbden ibaret olsaydı, bu söz doğru olabilirdi. Halbuki, insanda, kalbden başka akıl, ruh, sır, nefis gibi mevcut olan letaif ve hasseleri kendilerine mahsus vezaife sevk ederek zengin bir dairede, kalbin kumandası altında ifa-yı ubudiyeti” tavsiye buyuruluyor. Güneş gibi böyle hakikatleri izhar eden böyle nurlu düsturlar talebelerinde esas olduğu için, salifül-arz havatıra çare arıyordum.
Talebelerinin her an ihtiyaçlarını düşünüp çareler arayan, ilaçlar hazırlayan, ihzaratını zahmetsiz olarak talebelerine istimal ettiren, mukabilinde hiçbir şey istemeyerek minnet ve medhin Cenab-ı Hakka yapılmasını emreden sevgili Üstadım… Size evvelden beri “Lokman” nazarıyla bakmaktayım… Evet, hakikaten bir Lokmansınız. Lokman Hekim gibi, kalbi arzularımızı işiterek bu risalelerle mualece uzatıyorsunuz. Bedi olan Cenab-ı Hakkın bedayii içinde, kemaliyle her cihette derece-i nihayeye vasıl olan bedi kelamından, bedi bir kuluyla ihsan ettiği bu bedayii medhedebilmek, intak-ı bilhak olmadıkça elbette imkansızdır. Beşer bu vadide ne kadar söz söylese yine azdır…
Sevgili Üstadım, herhangi bir risaleyi açıp okuyacak olsam, hissem kadar dersimi alıyorum. Halbuki, evvelce bu risaleleri mütemadiyen yazdığım için, okumaya pek az vakit bulabiliyordum ve elan da öyleyim. Evvelce okuduğum zamanlar istifadem az oluyordu. Şimdi ise, Nurların hakikatlerini gördükçe minnet ve şükrüm tezayüd ediyor, kalbim nurlarla doluyor, ruhum nurlarla istirahat ediyor, letaifim bu Nurlarla hisseleri kadar feyizyab oluyor. Ve yine Cenab-ı Haktan ümid ediyorum ki, hissem ve istifadem gün geçtikçe çoğalacaktır ve nasibim artacaktır…
Bu hadisat gösteriyor ki, bedi asarın büyük bir hasiyeti ve bir kerametidir ki, talebelerini başka ellere vermiyor ve nurlandırmak için başka kapılara boyun büktürmüyor. Ağlayan kalblerimize teselliler veriyor. İmanlarımızı takviye ediyor. Lika-i İlahiyi iştiyakla istetiyor ve sonunda da, “Ya Rab! Sen Üstadımızdan hoşnud olacağı tarzda razı ol!” nidalarını, lisanen ve kalben söylettiriyor.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Talebeniz
Ahmed Hüsrev
– 151 –
Sabrinin bir fıkrasıdır.
Eyyühel-Üstad,
Eyyam-ı baharın herbir gününün, birer letafet ve taravet-i bimisali ve acip tebeddülü, Fatır-ı Akdes Hazretlerinin nihayetsiz kudret ve azametini irae eylediği gibi, derya-yı Nurun da binazir ve hayret-bahş bir baharı; Minhaclar, Mirkatler, İstiazeler ve emsali latif, şirin, nurani ezhar ve esmar-ı binihayeleri, ehl-i iman ve tevhide taze hayat bahşediyorlar. Bu nurlar öyle manevi gıdalar ki, herkesi, her an doyurmaya kafi; ve bu elmaslar öyle kıymettar birer ridalardır ki, herkesi her zaman ısıtmaya vafidir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Aziz büyük Üstadım, bu risaleleri okudukça ruhum güller gibi açılıyor, hayat-ı faniyeden gelen alam ve meşakkati kaldırıp atıyor. Yerine, kanaat gibi bir kenz-i mahfiyi iddihar ediyor. Ve diyorum:
“Ey ruh! Şimdiye kadar manevi talep ve arzularını temin eden Nur fabrikasının elmas ve cevherlerinden her birerlerinin ayrı ayrı kıymet ve zarafetlerini görünce, bundan daha kıymettar bir eser olamaz deyip, sen halen, ben kalen hükmediyorduk. Envar-ı Kuraniye ve reşehat-ı Furkaniye ve lemeat-ı bekaiyenin işte nihayeti yokmuş… Elhamdü lillah hakaik-i Kuraniyeden yevmen feyevmen nasibedar oluyoruz ve olacağız inşaallah. Hemen Cenab-ı Kibriya, şu enhar-ı kevseri hayat-ı bakiye harmanı olan mahşere kadar akıtsın… amin.
Üstadım Efendim, bugün harekat-ı maziyem ile ahval-i hazıramı mukayese ciheti ihtar edildi.—ala kadril-istitaati—tetkik ettim. Neticede ahval-i hazıramı—hamden sümme hamden—sıklet cihetinde pek hafif ve kıymet hususunda pek ağır buldum. Harekat-ı sabıkam ise bunun hilafınadır. Elhamdü lillah, Cenab-ı Feyyaz-ı Hakiki, aciz, fakir, muhtaç kullarından rahmet-i Rabbaniyesini esirgemedi… “Armut piş, ağzıma düş” kabilinden, her nevi malzeme-i cerrahiye-i ruhiyeyi, hazık bir operatörle beraber ihsan buyurdu. Eğer bizler, bu ameliyatı görmeseydik ve bu nurlu ve zevkli, şevkli ihrama girmeseydik, hubb-u cah yüzünden acaba hangi bidattan geri duracaktık?
İşte layüad vela yuhsa nurların bipayan füyuzatı, zümre-i muvahhidini medyun-u şükran bırakmıştır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Heman Cenab-ı Hak cümle Ümmet-i Muhammedi envar-ı Kuraniyeden müstefid ve hakiki muvahhidin sınıfına ilhak ve şimdiye kadar gafletle geçirdiğimiz zamanlardan, defter-i amalimize yazılan seyyiatımızı, rahmetiyle afv buyursun. amin.
Hulusi-i Sani
Sabri
– 152 –
Zekainin bir fıkrasıdır.
Üstadım,
Bir meydan-ı mücadele ve imtihan olan şu dünyanın her köşesinde beşere ders-i ibret olacak bir hadise, bir nümune eksik değil… Her yerde muhtelifül-mizaç insanlarda ayrı ayrı temayülat-ı kalbiye bulunuyor. Hadisat-ı dünyeviye içinde, en elim olan şeyin, meslek-i uhreviye ve diniye perdesi altında vahşet ve hayvaniyet ruhlarıyla karşılaşmak olduğunu tecrübelerim ve müşahedelerim bana öğretiyor.
Evet, ehl-i iman için mucib-i teessür şeyler, kendisini ıslah-ı hale irca etmek üzere, ubudiyetle Halıkına yalvarırken, bir mülhidin uysal bir mahluk gibi sokularak, birkaç zaman hileli etvar gösterdikten sonra, ruhunun çirkinliğiyle karşısındakine hücum ederek, kendine onu benzetmek istemelerini ve hatta karşısındaki mümin hakkında, su-i zan ve su-i tefehhüme düştüğünü görmektir.
Ah Üstadım, ne vardı, insanlar ya göründüğü gibi olsa, yahut olduğu gibi görünselerdi! Ehl-i irşad, ahkam-ı Kuraniyeyi tebliğ hususunda müşkilat çekmeyecek ve inkar edilmeyecekti. Benim gibi henüz kendini ıslah edemeyenler de, bazı budalaların ruhlarında safiyet ve hüsn-ü insaniyet aramaya çalışmayacaktı.
Aziz Üstadım, inşaallah Cenab-ı Hak, hak ve hakikatin güneş gibi yükseldiğini size ve bize göstersin. Bir zindan hayatına benzeyen, birçok manevi mahrumiyetler içerisinde geçen şu günleri, sürurlu ve serbest günlere tebdil eylesin. amin.
Talebeniz
Zekai
– 153 –
Sabrinin fıkrasıdır.
Üstad-ı Ekremim,
Hikmetül-İstiazenin ikinci kısmı öyle kıymettar bir hazine-i cevahir ve maraz-ı vesvesenin iksir bir ilacıdır ki, alem-i faniden alem-i bekaya göçünceye kadar, nefis ve şeytanın hücumuna maruz bulunan insan, kalbinin üzerine asıp beraberinde taşımalı. O iki düşman her zaman köpük gibi, zahirde birşeye benzeyip, hakikatte ele avuca girmeyen havai itirazat-ı muannidane yaparlar. Onlara karşı en rasin tahassungah ve en güzel esliha ve bu uğurda sarf edilecek halis sikkeler bunlardır. Zira vücudumda tecrübe yaptım. Sualleri okuduğum vakit nefsim, sual cihetine mail bulunuyor. Ve ehemmiyet veriyor. Fakat, elhamdü lillah, akabinde, tevali eden Kurani elmas müdafaalar, o kabil emraz-ı nefsaniyeyi çabuk çürütüyor ve kökünden kurutuyor. Şu nurani ve Kurani hikmetleri bihakkın takdir hususunda, ziruh ve zişuurun mükemmeli bulunan nev-i beşerin, bidayet-i vahiyden ta haşre kadar, icaz ve icazında izhar-ı acz edegeldikleri, davamızın bariz ve zahir bir delilidir.
Hülasa: Kuran-ı Mucizül-Beyanın ahkam-ı bi-nazirinden olan şu Risale-i İstiaze-i Furkaniyeyi mütalaamda, derya-yı hakaikte sermest-i hayran kalarak, kemal-i aşkla dedim: “Ya Rab, şu Kitab-ı Mübinin infaz-ı ahkamını teshil ve teysir ve dellal-ı Kuranı da, amal ve makasıdında muvaffak ve cemi ihvanımla beraber bu kemter kulunu da, hulul-i ecelime değin, Kitab-ı Mübine hadim buyur” duasıyla ariza-i aciziyeye hatime veririm.
Sabri
– 154 –
Hafız Alinin fıkrasıdır.
Sevgili Üstadım,
Bu defa irsaline inayet buyurulan Hikmetül-İstiazenin İkinci Kısmını aldım. Sekizinci İşarette ispat edilip gösterilen hak ve hakikat, dalalet vadilerinde uçan serseri mudillerin yollarını pek vazıh tenvirle, onlara hem kendilerinin ne yaptıklarını, hem cadde-i hakikati göstermekle, icazıyla azim bir mesele tahayyül buyuruluyor.
Dokuzuncu İşarette ise, bütün ehl-i iman ve bilhassa risale-i envarla hilkat-i insaniyyenin gaye-i hakikisini anlamaya çalışan talebeleriniz, ruhen istikbale gittikçe, bu mesele pek geniş bir daire olarak, ademden beri bütün Peygamberan-ı İzam hazeratının ehl-i dalalete karşı mağlubiyeti ve feci hadiseler çok düşündürüyor ve kalbi zedeliyordu. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى O geniş daire öyle tenvir ediliyor ki, içinde Üstaddan, Fahrül-Mürselinden ademe kadar müşkilat, hak ve hakikat kılıcıyla fethedilip, akıl ve kalb “Sadakte ve bilhakkı natakte” diye tasdik ediyorlar.
Onuncu İşareti yazarken elimden kalemi bırakarak hazıruna okudum. İçinde temsilin misal değil, hakikat olduğunu ve böyle bir hakikati, ism-i Hakim ve ism-i Nur ve ism-i Bediin cilvesiyle görüleceğini derk ettim. Ve hayalen tatbikine çıktım. Pek doğru bir esas olduğunu anladım, Cenab-ı Hakka şükrettim.
On Birinci İşarette gösterilen zecr-i Kurani, kainat tarlasının mahsulü, makinasının mensucatı, insan nevi olduğu ve umum mevcudat semeratıyla o neve hizmet ettiklerinden insan hodgamlığıyla, bedbinliğiyle o azim gaye-i dünyayı hiçe indirmesiyle, büyük çarklar misillu anasır-ı külliyenin insan aleyhine hareket ettiklerini ve mühlik mesuliyetten kurtulmak ancak Kuran-ı Hakimin daire-i kudsiyesine girmek ve Fahrül-Mürseline ittiba etmekle olacağını beyanla insanı kendine veznettiriyorsunuz.
On İkinci İşaret ve dört sualin cevabının ihtiva ettikleri hakikatler, bizi arasıra kendi hesabına çalıştırmak isteyen ve cüz-ü ihtiyarla kendisinde bir varlık görüp, istihkaka göz diken ve şöhret ve hodfuruşluk tahakkümüyle hebaen çalışan nebati ve hayvani nefis ve heva zincirlerini, altın makaslarla keserek halas buyuruyorsunuz.
On Üçüncü İşaret ve üç noktayla, her zaman, hususuyla mübarek vakitlerde bizimle uğraşan ve bazı yese düşüren, yüzümüzün siyahlığını görmeyip, mümin kardeşlerimizin ufak tefek çizgiler nevinden karalarıyla onları bütün siyahlıkla ittiham ettiren, Cenab-ı Hakkın rahmetini ve Gaffar ve Rahim isimlerini tenkide cüret eden ve bu yüzden büyük tahribatlara sebebiyet verdiren hizbüş-şeytanın kuvveti gösteriliyor.
Muhterem Üstadım,
Bu işareti yazarken, vücut alemine seyahate çıktım. İşarattaki noktalar bir müfettiş hükmüne geçti. İzah buyurulan kuvvetler yerinde görülüp, teslim-i silah etmek üzere idiler. Bize bu kuvvetleri gösteren Kuran-ı Hakimden istimdad ve feyzi, her hatvelerimde istiyordum. Ve bize bu esas hakikat-i hayatın neticelerini, karanlıklarını gösteren Üstadımız, muvaffakiyetimizi Cenab-ı Haktan dilemekte olduğu, her an kendini göstermektedir. Ve inşaallah halas edecektir.
Muhterem Üstadım, bu on üç işaret, on üç cevahir kümesini muhtevidir. Bunlardan bazılarını ipe çizip göstermekle ve çizmemekle ve görmemekle, o cevahir hazinesine ve cevherlerine bir nakise gelmeyeceğinden eğri ve doğru çizmek istediğim cevherler, inşaallah hüsnünü zayi etmez.
Ey sevgili Üstadım, ne kadar teşekkürat-ı vefire ifa etsem ve hayli minnettar olsam, yine ifa edemeyeceğime kail olduğumdan, dilerim Cenab-ı Haktan razı olacağınız kadar, nail-i mükafat eylesin. amin, bihurmeti seyyidil-Mürselin.
Hafız Ali
– 155 –
Vezirzade Mustafanın fıkrasıdır.
Aziz, kıymettar Üstadım,
Hesapsız hamd ve şükür, ol Halık-ı Mennan Hazretlerine ki, ben ümmi olduğum halde, hissiyat ve emellerimi, şu fani ve afil olan hayat-ı dünyadan tecritle, Risale-i Nur talebeleri içine girdim ve hizbül-Kuran alimlerine arkadaş oldum. Hizmet-i neşriyede ve ilimde onlara yetişemiyorum. Fakat inşaallah irtibat ve muhabbet ve ihlasta yetişmeye çalışacağım. Ve duayla onların kalemlerine yardım ediyorum. Risale-i Nura karşı hissiyatımı, ümmiliğim münasebetiyle, yalnız rüyalarımla arz ediyorum.
Bu defa rüyada Fahr-i alem (a.s.m.) Efendimiz Hazretlerini gördüğüm vakit, Sure-i Haccın nihayetinde, مَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ اِنَّ اللهَ لَقَوِىٌّ عَزِيزٌ (ilh.) okuyarak ve Şah-ı Geylani (kuddise sırruhu) Hazretlerini gördüğüm vakit, Sure-i Nurda لَيْسَ عَلَى اْلاَعْمٰى حَرَجٌ ayetini kıraat ederek nevmden bidar oldum. Ve anladım ki, bu ahirde Sünnet-i Seniyeye dair mühim bir risale yazıldığı için, Resulallahın (a.s.m.) makbulü olmuş ki, rüyamda müşerref oldum. Ve o ayet Risale-i Nurun hülasasını ifade ettiği gibi, ehl-i gafleti şiddetli tehdit eder. Şah-ı Geylaniyi gördüğümün sebebi, Risale-i Nurun talebelerinin kudsi bir üstadı, beni de şakirt kabul ettiğine dair bir işaret anladım ve bu ayetler havsalamın haricinde olduğu halde, o kudsi zatların hürmetine, kuvve-i hafızamda her zaman okur ve bir genişlik hasıl olurdu.
Diğer bir rüyamda, pek geniş bir daire, temelleri henüz inşa ediliyor görmüştüm. Bu defa o büyük bina ikmal edilmiş, içine girdiğimde sağ cihetini cami-i şerif olarak gördüm. Ve namaz kıldıktan sonra, bütün yazılan Risale-i Nuru bana verdiler. Ben de yalnız bir adedini orada okunmak üzere verdim. Binanın en yüksek ve ortasında bir dikmesinin değişmesi için ellerinde demir, vinçle çalışanlar üç kişi idiler, gördüm. Tabirini siz Üstadıma havale ediyorum.
Ümmi talebeniz
Mustafa
– 156 –
asım Beyin fıkrasıdır.
Üstad-ı Ekremim,
Bu kere ikmaline muvaffak olabildiğim üç risale-i şerife ki, Yirmi Dördüncü Söz, Yirmi Dokuzuncu Söz, Otuz Birinci Mektubun Beşinci Leması Mirkatüs-Sünne Risaleleri bera-yı tashih ve manzur-u Üstadanelerine buyurulmak üzere takdim edildi. Risale-i şerifelerin cümlesi, birer hakikat nuru fışkıran birer gülistan-ı cinandır. Hele Otuz Birinci Mektubun Lemaları ki, Minhacüs-Sünne ve gerekse Tiryak-ı Marazil-Bida olan Mirkatüs-Sünne okunmaya doyulmaz. Okudukça hissedilen manevi sürur ve füyuzatın had ve hududu bulunmaz bir umman-ı feyizdir. Bazı cümleler oluyor ki, namazdan evvel ve sonra fakirhaneye gelen ihvana müteaddit defalar okuyup feyizleniyoruz. Hele Giritli Hasan Efendi, gözyaşlarından kendisini alamıyor. Malum-u Üstadaneleri, kendisi Kadiri şeyhidir. Zat-ı Üstadanelerine ve bahusus Gavsül-azam Şeyh Geylani Hazretlerine merbutiyet ve muhabbeti derece-i nihayettedir.
Üstad-ı Ekremim,
Bu defa risale-i şerifeler bir parça tehire uğradı. Bunu, fakirin atalet, betalet ve kesaletine haml buyurmayınız. Şikayet değil, müftehirane arz ediyorum. Bu sene Cenab-ı Hakkın fakire lütuf ve ihsan ve keremi çok oldu. Lehul hamdu vel-minnetu, yüz binlerce müteşekkirim. Ramazan Bayramından beri, iki defadır hastalığım ki, elan nekahet devrindeyim, risale-i şerifelerin istinsahına oldukça bir fasıla vermiş oldu. Çok şükür elhamdü lillah, bu hastalıklar bir inam-ı İlahidir. Dua-yı Üstadaneleriyle sıhhatim yerine gelmektedir.
asım
– 157 –
Rüşdü Efendinin fıkrasıdır.
Ey Aziz Üstadım,
Bu kadar azim ihsanınız, beni sevgili Üstadımızın nezdinde talebelerin en sonuncusu olmak şerefini kazandırdığını tahattur ettirdikçe, Cenab-ı Vacibül-Vücud Hazretlerine gece ve gündüz dua ediyorum. Ve bazı vakitlerde başım secdede olduğu halde, mütemadiyen ağlıyorum. Günahımın azameti, cürmümün hadsizliği beni titretirken, sevgili Üstadımın duası, Cenab-ı Hakkın rahmeti, beni teselli ediyor.
Her gönderdiğiniz risaleyi kemal-i iştiyakla okuyorum. Kıymetli kardeşlerimle belki hergün bir yerdeyim. İstifadem pek çok, siz Üstadımın manevi feyizlerini her vakit risalelerden alıyorum.
Evet aziz Üstadım, hissiyatımı yazabilsem her hafta mektuplarımla mukabele edecektim ve size mektup yazmak da, benim için en büyük meserrettir. Affınıza istinad ederek, zahiren sükutla ve manen dergah-ı Hüdaya el açtığım vakitlerde, size aciz Rüşdü talebeniz, aczini takdim ettikçe, sevgili Üstadımdan bilmukabele gördüğüm lütuflar karşısında, gözyaşlarımla cevaplar ita eyliyorum, efendim.
Talebeniz
Rüşdü
– 158 –
Hafız Alinin dersini ne tarzda anladığını gösteren bir fıkrasıdır.
Muhterem Üstadım,
Otuz Birinci Mektubun On Dördüncü Lemasının İkinci Makamını bir defa kendim okudum. Bir cüzi istifadeyle, dimağımda bir lezzet hissettim. İkinci ve üçüncü tekrarlarımda öyle bir zevk-i ruhani uyandırdı ki, eğer kalb ve kalemim ruhuma tercüman olabilse idiler, belki bir derece siz Üstadıma minnettarane arza cüret eylerdim. Heyhat, ne kalbim ve ne kalemim ve ne ruhum, aczle önüme çıktılar ve itiraf-ı kusur ediyordular.
Sevgili Hocam, Sözler ünvanıyla neşr-i envar ve feth-i bab-ı rahmet eden envar-ı Kuraniye esasen has, mahsus bir sikke-i hatemi taşımaktadırlar. Herbir parçasından, şümullü rahmet-i İlahiyeye cüzi, külli bir kapısı var gösteriyor ve göstermekle kapıları açık bırakıyorlar. Bu mübarek risaleyi, Süleyman, zeki Zekai ve Lütfi kardeşlerimle okurken, hayalime bir büyük müzeyyen bir saray gösterildi. Aslı ve hakikatini ve vüsatini ve müzeyyenatını temaşa için ruhen çıktım. Baktım ki, yorgun ve nazarım kesik bir tarzda geriye döndüm. Zekai kardeşim devam ediyordu. Tekrar o saray şeklinde mutantan, revnaktar, kıymetçe, mahiyetçe aynı, ufak bir saray-ı vücut alemimi gördüm. Ve feth-i bab edip temaşa etmek istedim. Anahtarı yoktu. Birden kardeşimin ağzından Bismillahirrahmanirrahim işittim. Kapı açıldı.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ اْلاِيمَانِ وَهِدَايَةِ الرَّحْمٰنِ dedim. Gördüm ki, büyük sarayın müştemilatı ve tezyinatı, o küçük sarayda derc edilmiş. Adeta çarklardan mürekkep bir saat ve çok ipleri havi bir nessacdır. Dikkat ettim, o saati kuran ve işleteni ve o ipleri guna guna boyayıp dokuyanı, gündüzü gündüz eden güneş olduğu gibi, pek parlak bir surette izah buyurulunca gördüm. Tekrar Elhamdü lillahi dedim ve şu alem-i kübranın fihristesini ve nümunesini elime alınca artık pervasız seyahate çıktım.
Muhterem Üstadım,
Şu söz öyle bir hakikati ders veriyor ki, daha insana yabancı ve bilinmesi mümkün olmayan birşey kalmıyor. Her gördüğü munis bir arkadaş oluyor ve susuz vadiler ve geniş sahralar ve koca küre-i arz bir bahçe hükmünde Halık-ı Rahim tarafından ihzar edilmiş ve tılsımı da Bismillahirahmanirrahim olduğu ve tılsımı bulunmazsa ve alınmazsa, o bahçede yaşamak mümkün olmadığı ve yaşasa da her tarafta yabancı olarak ve her hatvesinde istiskal edilerek, hayat değil, belki camid olarak bulunacağını izah buyuruyorsunuz. Hele bizi her zaman, günde kırk defa havsalamız almayarak “ah” ile geri dönen mirac-ı mümin olan namazda اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ sırrı öyle bir düğme olarak gösteriliyor ki, her mümin kendi vücut aleminde bir elektrik fabrikası görüyor. Ve düğmesini açınca bütün dünyayı ziyayla gösteriyor.
Sevgili Üstadım, “Cenab-ı Hak bu kıymetli eserleri kıyamete kadar mümin kullarına yetiştirsin” duasıyla hatm-i kelam eylerim, efendim.
Kusurlu talebeniz
Hafız Ali
– 159 –
Yeni mühim bir kardeşimiz Müftü Ahmed Feyzi Efendinin fıkrasıdır. Bu fıkra çendan şahsıma bakıyor. O zat şahsımı görmemiş, dellallığım eseri olan risaleleri gördüğünden, haddimden pek çok fazla olan sena ve medhi, risalelere ve esrar-ı Kurana ait olduğu için kabul ettim.
Hamd-i binihaye Kerim-i Müteale, salat ü selam Habib-i Zülcelale ve onun al ve ashabına.
Ey bakiye vasıl olmuş fani! Ve ey matlubun bab-ı rahmetinde oturan mahbub! Ve ey derecatın ekmeli olan sıfat-ı abdiyete süluk edebilmiş bahtiyar! Ve ey Şems-i Taban-ı Zülcemalin karanlıklara aksettirdiği ziya-yı hidayet! Ve ey Habib-i Kuddusün tarik-i ulviyetinde karanlıkları yararak uçan şehab-ı şaşaanisar! Hatiat ve masiyet deryasının korkunç dalgaları arasında inleyen, Halık-ı Kerimin bunca eltafını nankörlükle karşılamaktan başka bir vaziyeti bulunmayan bu edna-yı mevcudat, nail olduğun derece-i makbuliyetten bir katresinin olsun, kendine ihdasını senin şefkat ve kereminden bekliyor. Ne olur, beni kendine alıp hizmetinle müşerref kılsan. Ne olur, Habib-i Kibriyaya benim de kendisinin hizmetine intisabım için ve Onun uşşakının asgarı ve hikmet ve nurunun dellalı olmaklığım için yalvarsan, ah!
Her an ayaklarının altını öpmek ateşiyle
mütehassir ve nalan, ahkar-ı mahlukat
Ahmed Feyzi
– 160 –
Ahmed Hüsrevin Otuz Birinci Mektubun, On Dördüncü Lemasının İkinci Makamı münasebetiyle yazdığı fıkradır.
Sevgili Üstadım Efendim Hazretleri,
Üç-dört gün evvel Cenab-ı Hakkın o mukaddes kelamından müjdeler çıkararak aktar-ı aleme saçan coşkun denizlerin akıntıları gibi, feyizleriyle bizi mest eden, afil güneşin her gündüze mahsus sönmez ziyası gibi, ardı arası kesilmeyen nurlarıyla bizi nurlandıran, hiçbir ferdi şübehatta boğmamak esası üzerine yürüyen, kendisine has belagatiyle ukulü teshir edecek bir kabiliyetle söyleyen, samiaları ve basıraları kendisine müteveccih kılan, o azametli külliyat-ı nurdan bir nur daha aldım.
Bu nur, o güzel İslam nişanı ve o büyük rahmet hazinesinin keşşafı olan Bismillahirrahmanirrahimin, binler esrarından otuz sırra mukabil, altı sırla nurlu şualarını ezhanımıza nakşetmiş ve rahmetin binbir esma-i İlahiyeden gelen şualarıyla, insana had ve hesaba gelmeyen niam-ı Sübhaniyenin meded elleriyle yardıma gönderildiğini öğretmekle, bizi sonsuz bir derya-yı feyze gark etmiştir.
Bu kudsi mübarek kelimenin her sure başında zikriyle, ehemmiyet ve azameti ve her hayırlı işlerde tekrarıyla mübarek bir şefaatçi olması, ferşde gezen insana, arşa çıkacak kamet giydirmesi ve acz-i mutlakta çırpınan insanı Kadir-i Mutlaka rapt etmekle, insanın kıymet ve izzeti gösterildikten sonra اِنَّ اللهَ خَلَقَ اْلاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ hadis-i şerifiyle Münim-i Hakikinin bin bir esma-i hüsnasının cilvelerinin şualarından tezahür eden rahmetiyle perverde edilmek suretiyle de, rahmetin bir cilve-i etemmi olduğu izah buyurulmuştur.
Sevgili Üstadım,
Ruh-u insanın nazarını akıl ve kalbini ve muhayyilesini Bismillah ile kainat simasına, er-Rahman ile arz simasına, er-Rahim ile ebna-yı cinsinin sima-yı manevisine dağıtıyor. Oralardaki rahmet-i vasia-i külliyenin azametini, letafetini gösteriyor.
Aziz Üstadım,
Nazarım nereye ilişse, aklım herhangi bir hali muhakeme etse, muhayyilem neyle meşgul olsa, samiam ne duysa, kalbim nereye gitse, dolaştıkları yerlerde ve tesadüf ettikleri şeylerde, beşere bakan pek büyük asar-ı rahmeti görüyor. Semavat ve Arş, bütün heybetiyle insanların seyrangahı, Cennet mesken-i hakikisi oluyor. Zemin bir hane şekline giriyor. Mele-i alanın sekeneleri ve zemin yüzüne serpilen yüz binlerce mahlukat ve nebatat envaının, insanların hacetleri için koşuştuklarını, sineklerden balıklara, zerrelerden yıldızlara kadar küçük büyük her bir masnu, insanların yüzüne vahşetle değil, gülerek baktıklarını görüyor.
Sonsuz rahim olan Halık-ı Azimin kusursuz olan bu kasrını temaşaya doyamayan ruh, kendine avdet ediyor. Rahmetin nihayet derecede incelikleriyle tanzim ve idare edilen cisme bakıyor. Duyguları arasında yalnız muhayyilesine hasr-ı nazar ediyor. Bu muhayyilenin dimağda kendisine tahsis edilen mahalli, bir hardal tanesi kadarken, her zaman bütün alemi sinema şeritleri gibi hayal hanesinde dolaştırır. Hafıza bir çeşit, akıl ayrı bir çeşit, fikir başka bir halde, kalb daha başka, kamil insanlarda hal-i faaliyette olan diğer letaif daha başka bir şekilde, basıra, samia, zaika, lamise, şamme gibi havass-ı zahirinin istiab ettikleri manevi sahalara nisbetle, nihayet derecede küçük bir dimağımda yerleştikleri halde, yekdiğerine karışmayarak, biri diğerinin vazifesine müdahale etmeyerek, ayrı ayrı vazifelerde, ayrı ayrı dairelerde gayet muntazam çalıştıklarını ve hatta etıbbanın bile senelerce tahsil ederek içinden çıkamadıkları vücud-u beşerin herbir kısmının, herbir uzvunun inceliklerini görüyor. Bu derece rahmetle tanzim edilen, bu kadar muhtelif vezaifle çalıştırılan, bu muhayyirül-ukul makinayı temaşa eden ruh, bu makina üzerindeki derece-i malikiyetini düşünüyor. Hükmünün hiçbir uzva tesir etmediğini görünce, sığınacak bir yer, iltica edecek bir mahal, perverde edilecek bir varlık arıyor. İşte o vakit bu kadar rahmetiyle perverde eden Hallak-ı Azime karşı secde-i şükrana kapanarak ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. Bütün dertlerini döküyor. Onun, yalnız onun lütf u keremine iltica ederek affolunmak, dünyada olduğu gibi ukbada da sevdikleriyle birlikte vaad ettiği Cennette bulundurulmasını istiyor ve yalvarıyor.
Ahmed Hüsrev
– 161 –
Refet Beyin fıkrasıdır.
Aziz ve muhterem Üstadım Efendim,
Geçen hafta aldığım mektupta, “Senin ve Şerif Efendinin ifadeleri kısadır; birşey anlaşılmıyor. Tenkit mi, takdir mi?” buyurdunuz. Bütün eserlerinizi takdir ve kemal-i istihsanla karşıladığımız malum-u alileridir. Esasen tenkit edecek kudret-i ilmiye değil bizde, Türkiye ulemasında olmadığı, hadisatla sabittir.
Sinn-i sabavetinizde şark ulemasını ilzam etmeniz ve ondan sonra İstanbula gelerek bilumum ulemanın nazar-ı takdir ve hürmetini celb etmeniz, bu hususu ispata kafidir. Gerek Şerif Efendi ve gerekse Hikmetül-İstiaze ve besmele sırrını okuyan diğer arkadaşlar duydukları hazz-ı maneviden gaşy olmuşlardır.
Fakire gelince, Sözler hakkında hiçbir şey yazmazsam bile, o kemal-i takdirdendir. Zira, şimdiye kadar büyük bir zevkle mükerreren okuduğum ve daima okumaktan hali kalmadığım Sözler ve Mektubat hakkında kanaatlerimi daima Üstadıma arz ettiğimden, yazacak kelime bulamıyorum. O da acizliğimden olsa gerektir. Bir risale ne kadar parlaksa, onu takip eden, ondan çok ziyade parlaktır. Binaenaleyh, ne yazsak hakkıyla ifade-i meram etmiş olamıyorum.
Şimdi hayatım çok zevklidir. Sözlerin tetkikatıyla meşgulüm. Evvelki okuyuşlarımda hazmedemiyordum. Şimdi gayet yavaş ve dikkatli okuyup anlamaya çalışıyorum. Takıldığım noktalar oluyor, soruyorum. Bu vesileyle istifade fazladır. Nitekim Yirmi Dördüncü Sözün Birinci ve İkinci Dalında çok tevakkuf ettim. Layıkıyla anlayamadım. Üstadımızla görüştüğümde bu iki Dalın şifahen izahını rica edeceğim.
Muhterem Üstadım, fakirin bir nokta çok hayretini mucip oluyor. Sizden bir meselenin izahını rica ediyorum. İzah ediyorsunuz. O izahta da, muhtaç izah noktaları bulunuyor. Öyle latif ve şümullü cümlelerle cevap veriyorsunuz ki, o cümleleri de anlamak için sual icap ediyor. Bundan şu netice çıkıyor ki, Sözlerinizin her satırı, bir kitap teşkil edecek kadar şümullü ve manidardır. İstenildiği kadar izah olunabilecektir.
Refet
– 162 –
Doktor İbrahimin fıkrasıdır.
Efendim,
Nurani ve ziyadar cadde-i kübra-yı maneviyede seyr ü seyahat eden umum ahiret kardeşlerimle her hafta görüşüyor ve aramsız tulu eden Risale-i Nur eczaları gibi, feyiz ve marifet güneşlerinin haberlerini işittikçe, ruhum güller gibi açılıyor. Hubur ve ibtihaca müstağrak oluyor. Ve istidadım nisbetinde bir-iki meselecik öğrenmeye say ediyor isem de, bu envar-ı bahr-i muhitten kardeşlerimin ruhlarına inikas eden mesailden bahis arizaları tahrir ve takdim ettiklerini gördükçe, adem-i muvaffakiyetimden mütevellit esef ve kederim hasebiyle cehlimden el-aman çekiyorum. “Ümmilik ne güçmüş!” diye ruhum ağlıyor. Muterifane, “İbrahim, müstehaksın” diyorum. Nihayet yine ümidimi Rabbimden kesmeyerek diyorum: “Bir müessesenin baş müdürü, muavini, katibi, müvezzii, tahsildarı, hademesi olur. Fakirde kısmen müvezzilik, kısmen hademelik sıfatıyla bulunsam ne zararı var?” deyip müteselli oluyorum.
İbrahim
– 163 –
Osman Nurinin bir fıkrasıdır.
Kuran-ı Azim
Bir kelimeni, milyonlar defa tekrar okusam,
İlk başladığım lezzeti, daima duyarım.
Sen İslam ocaklarının sönmez bir lemasısın,
Sen o misilsiz Zatın emsalsiz kelamısın.
Rabbin en sevgili Resulüne kısmet olan,
Değerli bin bir çeşit ispatlı kelamısın.
Hangi kitap var ki, asırlarca böyle hürmetle okunsun?
Nasıl bir nankör var ki, gelsin sana dokunsun?
Haşa, sana inanmayanlar kafirse bile,
Gelsin onun dellalının yanına otursun.
O dellaldan alınca ders-i ilhamı,
Lanetler eder, inkar ettiğine Kuranı,
İlmin en derin hocası, burhanı,
Zelil eder, karşısında seni tanımayanı.
Kudsi kitabın çok ünlü, onun dellalı Üstadım Said
Gönül ister ki, o ayarda bulunsun binler Said.
Aynı günün sabahı okuduğum, büyük ve kudsi kitabımız olan Kuran-ı Azimüşşandan aldığım nurlu ilham-ı İlahiden, dolayısıyla güneş gibi kuvvetli olan Risale-i aliyelerinizin acizde bıraktığı derin his ve tesirlerden doğmuştur.
Osman Nuri
– 164 –
Hulusinin fıkrasıdır.
Bir Mirkatüs-Sünnet olan mübarek mektup hakkındaki ihtisaslarımı arza maalesef muktedir değilim. Fakat istikametli tefsir, icazlı beyan, nurlu ilan gibi şanına layık tabirle tavsif edebileceğim Beşinci Lemanın on bir nükteyi ihtiva edişini manidar buldum. Sanki, manen diyor: İfa-yı sünnetle mükellef olduğumuz, ol Nebiyy-i Zişanın taraf-ı İlahiden getirip haber verdiği yakinen malum olan şeylerin hak olduğunu bilip, kalble tasdik ve dille ikrar etmek suretiyle, tarif olunan iman ve İslamın şartlarının mecmuu olan on bir adediyle bu nurlu mektuptaki nüktelerde sarih tevafuk vardır. Madem böyledir, müminim diyen ittiba-ı sünnet etmeli. “Elhamdü lillah Müslümanım” iddiasında bulunan ve لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ itabından kurtulmak isteyen sünnete yapışmalı, ilh.
hakaiki ders veriyor. Bu mektubu almazdan evvel-Allah hayretsin-bir gece rüyamda büyük bir camide bulunuyorum. Namaz kılındıktan sonra, ben kapıya yakın bir yerde ayakta duruyorum. Baktım, mihrabın sol tarafından küçük ve toplu bir cemaat geliyor. Bana yaklaştıkları zaman, “İşte Abdülkadir-i Geylani Hazretleri” diye kulağıma bir ses geldi. Gayr-ı ihtiyari “Medet ya Gavs-ı Azam” diyerek, ağlayarak ayağına kapandım. Mübarek sol elleriyle beni yerden kaldırdılar ve şefkat gösterdiler. Kendileri uzun boylu, çok mehib ve üzerlerinde siyah bir sako, mübarek sakalları siyah, pek az ağarmış, beşuş ve nurani bir çehre… mübarek başlarında bir mahrut-u nakıs şeklinde yüksek ve çok beyaz bir sarık vardı. Camiden çıkınca, bitişik bir odada cemaatle beraber oturduğumuzu da hatırlıyorum. Bu rüya bana çok zevk vermekle beraber, dua ve himmetlerinin Hizbül-Kuran üzerinde her zaman mevcut bulunduğuna daha ziyade yakin hasıl ettirdi.
Hulusi
– 165 –
Sabrinin fıkrasıdır.
Bu kere, bir kıta lütufname-i fazılane-i mergubeleriyle tereşşuhat-ı Kitab-ı Mübinin bir zübdesi bulunan, Fihriste-i Mübinin Dördüncü Kısmını, Süleyman Efendi kardeşimiz yediyle aldım, okudum. Müellifine, katibine, naşirine, hadimlerine binler dualar ettim. Hakikaten vakt-i kıraatim olan iki saat zarfında, Risalatün-Nur ve Mektubatün-Nurun kaffesini icmalen okumuş kadar mütelezziz ve müstefid oldum. Ve şöyle dedim: Lütufname-i keremkarilerinde işaret buyurulduğu üzere dört nüsha değil, belki birkaç ay, her vazifeye tercihan Fihristeyi teksir ve neşre say etmeliyiz.
Madem ki gayemiz neşr-i envar-ı hakaik-i Kurandır. Bu mübarek ve kıymettar eser-i giranbaha ise hakaik-i Kuraniyenin hülasası ve zübdesi ve tabiri caiz ise, tam bir pişdarıdır ve miftahun-nusret ve mirkatül-fütuhtur.
Üstad-ı Azizim,
Mukaddemen, bu kıymettar eserleri avn-i İlahiyle vücuda getirdikçe, bu kusurlu talebenizi de bir muhatap addederek her bir eseri irsal ve tenvir buyurmakta idiniz. Fakat o zamanlar, gayr-ı ihtiyari nurla, zulümat karşısında bulunmaklığım hasebiyle, nurlarla aramdaki perde açılmamıştı. Şimdi o semm-i katil tabirine layık muhalif, zıt, menfi cereyanların zevaliyle, envar-ı binihaye-i Kuraniyenin, elhamdü lillah, kapıları açıldı. Salifül-arz zulümatın zebunu bulunduğum sıralarda münteşir asarı tekrar okuyup yazıyorum.
Risalelerin derece-i kıymetlerini ve bahşettiği feyzi ve fevzi arz etmek, lisan ve kalemin fersah fersah iktidarının fevkindedir. Bu mübarek ve kudsi tereşşuhat-ı Kuraniye ve lemeat-ı Furkaniyeyi, hakiki bir dellal-ı Kuran olmalı ki, hakkıyla takdir ve sena edebilsin. Zira bu hayat-ı hakikiye ve sermediye hazinelerindeki müstamel kelimat ve tabiratın kaffesi sairlerine minküllil-vücuh faik ve bakir beyanatı havi, kemal-i selaset ve cezalet ve şayan-ı gıbta ve hayret, dirayeti müştemil ve cami ve cümel ve fıkarat ism-i Bedi ve Hakimin bir cilve-i hassa ve mümtazesidir, dersem binden bir hakkını bile vermiş olamam.
Hülasa: Bu nurların kaffesi, deccallara mahsus ve müstahzar elmas gülleler ve ehl-i iman için menba-ı envar-ı hakaik olan Kuran-ı Hakimden son asırda nebean etmiş, binler ab-ı hayat-ı bakiye hazineleridir.
Sabri
– 166 –
Hafız Alinin fıkrasıdır.
Sevgili Üstadım Efendim Hazretleri,
Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lemasının birinci kısmını, büyük bir meserretle aldım.
Sevgili Üstadım, zaten fakir, acizane nazarımda, “Şems-i hidayetten neşr-i envar eden Sözler” hak ve hem hakikat olarak, hakikat aleminin çarşısıdır. Hakikat aleminde ne varsa, o kadar zengin, o kadar mücehhez, o kadar bipayandır. Böyle bir çarşı-yı alem mallarını almak lazım ki, bir padişah kuvveti olsun. Eğer görmekse, öyle bir keskin nafiz, seyyar bir nazar olmalı ki, seyr u seyahatle görebilirsin. Bu da pek ender bulunduğundan, almak ve görmek için lazım ki, bütün malların bir nümune levhası bulunsun.
Ey sevgili Üstad,
Her nümune levhaları mukaddema görülüyordu ki, yalnız bir parçayla topların ve küllilerin nevilerini gösterir. Daha birşeye yaramaz. Fakat seraser nur olan hazine-i binihayenin fihriste ve nümune levhasının her parçasından, “hanifen müslimen” gömleği çıkacak. Harika derecede parçaları ve kıymetleri havidirler. Nasıl umuma muhalif külliyatla harika olduğu gibi, cüziyatlarıyla harika bir hatemi taşıyorlar.
Evet, Üstadım, bu mektubu istinsah ederken kalb ve ruhum cuş u huruşa gelerek bütün envar-ı resaili kemal-i şevk ve tahassürle görmek istiyordular.
Demek, Üstadım, umum risalelerin her parçasına ihtiyacımız olduğu gibi, her parçayı da birden görmeye şiddetle ihtiyaç varmış. Cenab-ı Vacibül-Vücud size kemal-i rahmet ve merhametinden, o rahmet ve merhametinin iktizasıyla nail-i mükafat buyursun. amin.
Hafız Ali
– 167 –
Kardeşim Abdülmecidin fıkrasıdır. Hulusi Beye yazdığı mektuptandır.
Eyyühel-azizin azizi, Seydanın muhterem tilmizi,
Teşnesi bulunduğum tebşirnamelerinizi memnuniyetle aldım. Var olunuz. Cevapları yazmak icap eder, amma ne yazayım? Ruh nahoş, kalb bihoş, kafam bom boş. Zira, etraf-ı erbaamdan takattur eden vahşetler, kasavetler, yeisler, beisleri tasavvur ettikçe, biri cinnete, yani cünuna, diğeri cennete, yani Şama gitmek üzere, akıl ve ruhum seferber vaziyetini alıyorlar. Bunun içindir ki, ne Seydanın, yani Üstadın talebeliğini ve ne de sizin kardeşliğinizi bihakkın ifa edemediğimden, ne yazacağımı bilemiyorum.
Hem de sizden gelen mektuplar saf, temiz, nurlu bir fikirden çıktığından, okuyanlara ışık veriyor. Zulmetli fikrimden çıkan arizalar ise, size zulmet vereceği ihtimalinden korkarak, tez tez takdime cesaret edemiyorum.
Abdülmecid
– 168 –
Refet Beyin bir fıkrasıdır.
Aziz ve muhterem Üstadım efendim,
Sözlerin ve Mektubatın ve Pencerelerin fihristesi o kadar güzel olmuş ki, bir defa sathi bir nazar atfeden kimse, Risaletin-Nur eczalarının kıymet ve ehemmiyeti hakkında yek nazarda bir fikir edinebilir. Bu fihriste umum risalelere bedeldir. Hiçbir müellif, yazmış olduğu yüz yirmi kadar kitabının herbirisinin hülasa-i mealinden ve bilhasa metnindeki ayatı, birer birer münasip ve manidar bir tarzda tadad etmek suretiyle risalelerin gayatından ve mahiyetinden bahsetmek şartıyla, böyle ehemmiyetli dört risaleyi vücuda getiremez. Fihristenin bariz bir vasfı daha var ki, o da kendi ihtiyarınızla olmayıp, sünuhat-ı kalbiye ile olduğunu ispat ediyor. Biz bu halleri gördükçe, sizin gibi bir Üstada nailiyetimizden dolayı Rabbimize çok şükür etmekteyiz.
Refet
– 169 –
Hulusi Beyin fıkrasıdır. Eğirdirde bir kardeşimize gönderdiği mektuptandır.
Üstad Hazretlerinin son Otuz Birinci Mektubun On Üç ve On Dördüncü Lemalarını havi olan pek kıymetli, nurlu ve hikmetli, serapa nur olan hakaik derslerinden derin manalı, şirin lezzetli, asel-i musaffa nevinden ekmel eserlerini almakla bahtiyar, cevap takdimine muvaffak olamamakla bedbahtım. Şuracıkta karalamaya niyet eylediğim birkaç satırla, o ders-i hakaikten aldığım feyzi izah veya duygularımı nakletmek istemiyorum. Çünkü, bu dersin nihayetindeki hususi haşiye, sanki manen beni bir müddet mektup yazmaktan men etti. Zahiri manalar da bu işaretin doğrudan doğruya bu biçareye ait olduğunu göstermektedir. Bu nurlu dersi bir defa (On Üçüncü Lema kısmını) İmam Ömer Efendi gibi arkadaşlara okuyabildim.
Sevgili Üstadımın emirleri, işaretleri, dersleri, tenbihleri, ikazları, irşadları, tehditleri, şefkatleri hep hakikatlidir. Bugüne kadar söylenmişler böyle olmakla beraber, bundan sonrakiler de aynı mahiyettedir. Asla şüphe ve tereddüdüm yoktur. Tabii, sevk-i tabii, tesadüfi değil. Hakiki, fıtri sevk-i İlahi, kader-i Sübhani, her işimizde hakim. Cüz-ü ihtiyarımızla seyyiatımızdan mesul olmakla beraber, hasenat tevfik-i Hüda ile olduğuna, Kuran-ı bahirül-burhan şahid-i sadıktır.
Hulusi
– 170 –
Eğirdir Müftüsüne son ihtar
(Bir kardeşimiz olan Hakkı Efendinin hatırı için layık olduğu şiddeti bırakıp gayet mülayim bir surette ihtar edildi.)
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Eski bir dost ve ilim noktasında bir arkadaş olmak üzere sizinle bir hasbıhal edeceğim. İkimize taalluk eden mühim bir musibet-i diniyeyi size haber veriyorum. Bunun telafisine mümkün olduğu kadar beraber çalışmalıyız. Şöyle ki:
Zatınız, herkesten ziyade hizmetimize taraftar ve hararetle himayetkar olmak lazım gelirken, maatteessüf, meçhul sebeplerle, aksimize tarafgirane ve bize karşı soğukça rakibane baktığınızdan, oğlunuzu bu köyde yerleştirip ona dost-ahbap buldurmak için çalıştınız. Neticesinde, burada öyle bir vaziyet hasıl olmuş ki, mahiyetini düşündükçe senin bedeline ruhum titriyor. Çünkü, Es-sebebü kel-fail kaidesince, bu vaziyetten gelen günahlardan, seyyiattan siz mesulsünüz.
Zehire tiryak namı vermekle tiryak olmadığı gibi, zındıka hissiyatını veren ve dinsizliğe zemin ihzar eden bir heyetin vaziyetine, ne nam verilirse verilsin, Genç Yurdu denilsin, hatta Mübarekler Yurdu denilsin, ne denilirse denilsin, o mana değişmez. Başka yerlerde, Genç Yurdu ve Türklük Meclisi, Teceddüt Mahfeli gibi isim ve ünvanlarla bulunan heyetler, başka şekillerde zararsız bir surette bulunabilirler. Fakat bu köyde, madem sekiz senedir ki, sırf esasat-ı imaniye, usul-ü hakaik-i diniyeyle meşgulüz. Elbette, bu köyde bize karşı muannidane bir heyetin takip edeceği esas, imansızlığa ve usul-ü diniyeye muhalif, hatta zındıka hesabına bir hareket yerine girer. Bilinsin bilinmesin, netice öyle çıkar. Çünkü, bu havalide umumca tebeyyün etmiş ki, siyaset cereyanlarıyla alakadar değilim; belki yalnız hakaik-i diniyeyle meşgulüz. Şimdi burada birisi bize muhalif hareket etse, hükumet hesabına olamaz; çünkü mesleğimiz siyasi değil. Hem yeni bidalar hesabına da olamaz; çünkü hakiki meşgalemiz esasat-ı imaniye ve Kuraniyedir.
Hem resmi Diyanet dairesinin emirleri hesabına dahi değil; çünkü emirlerini tenkit ve muhalefet meşgalesi bizi kudsi hizmetimizden men ettiği için, o meşgaleyi başkasına bırakıp onunla meşgul olmuyoruz. Mümkün olduğu kadar o emirlere karşı temas ettirmemeye çalışıyoruz.
Öyleyse, sekiz sene bu cereyan-ı imani merkezi olan bu köyde, bize karşı muhalefetkarane ve mütecavizane vaziyet alan, ne nam verilirse verilsin, muhalefeti zındıka hesabına ve imansızlık namına kaydedilecek.
İşte, sizin ilminize ve makam-ı içtimainize ve mensıb-ı fetvanıza ve bu havalideki nüfuzunuza ve evlat hakkındaki müfrit şefkatinizden gelen teşvikkarane muavenetinize istinad ederek, burada hem beni, hem seni pek ciddi alakadar edecek bir vaziyet vücuda geliyor.
Ben kendim burada muvakkatım; ıslahına da mükellef değilim; belki bir derece mesuliyetten kurtulabilirim. Fakat zatınız hem sebep, hem nokta-i istinad olduğunuzdan, o vaziyetten gelen müthiş meyveler defter-i amalinize geçmemek için, herşeyden evvel bu vaziyeti ıslah etmelisiniz. Veyahut oğlunu buradan çek. O daimi senin manevi zararına günah işleyecek tezgahı tebdil etmeye çalış. Zatınıza bu tezgahın mahsulatından nümune olarak, sizin hesabınıza, bana muhalefet suretinde gelen yalnız iki küçük nümuneyi göstereceğim:
Birincisi: Beni haddimden çok fazla hüsn-ü zanda bulunan ve harekatımı herkesten ziyade hak telakki eden bir ehl-i ilim, sana itimaden, oğlunuza meslekçe dostluk etmiş. O adam birgün yanıma geldi. Hususi odamda namazımı kılmak vakti geldi. Benimle beraber cemaatle kılmak onun yanında çok ehemmiyetli olduğu halde, gizli ezan-ı Muhammediyi işitmekten kulağı müteneffirane, havftan gelen bir istikrah ile, kalktı, kaçtı. Bu işe sen fetva ver! Fahr-i alemin (a.s.m.) en nurani, leziz, kudsi kelimatını işitmekten kaçan bir kulağın altında olan kalbde bulunan iman, ne hale girdiğini sen söyle!
Bu böyle olsa, başka cahil yahut gençler, o meslekte nasıl boya alırlar, kıyas ediniz, benimle beraber bu işe ağlayınız.
İkincisi: Bir dostum vardı, takvası ifrat derecesindeydi. Benim yanıma geldiği vakit, ahirete ait en güzel parçaları bana gösteriyordu ve ihtar ediyordu. Zatınız onu bir derece benden soğutmak ve senin oğluna dost yapmak suretinde onunla konuşmuşsunuz.
İşte o zat, o telkinattan sonra geçen Ramazanda birgün, bana Hülagu ve Cengiz vakıalarını okutmak için gösterdi. “Aman, bunları oku” dedi. Ben kemal-i taaccüp ve hayretten dedim: “Kardeşim, sen divane mi oldun? Benim Delail-i Hayratı okumaya vaktim yok. Böyle zalemelerin sergüzeşt-i zalimanelerini bu Ramazan-ı Şerifte bana okutmak hissini nereden kaptın?” dedim. Haftada iki defa yanıma gelen o has dostumu, iki ayda bir defa daha göremedim. Fakat hakkında inayet vardı, o halden kurtuldu.
Her neyse… Bu neviden olan elim hadiseler çoktur. Hakikatli bir kardeşimin neseben kardeşi olduğunuzdan, haşinane değil, mülayimane bir surette olan bu dertleşmekten gücenmeyiniz.
Said Nursi
– 171 –
Ehl-i bidanın şiddetli hücumuna maruz kalan Süleyman hakkındadır.
Sual: Süleyman nasıl adamdır? Başta buranın memuru, çok adamlar onu tenkid ediyorlar. “Lüzumsuz sözleri hocaya söylüyor, yanlış ediyor, adeta münafıklık ediyor” derler. Sana çoktan beri hizmet ediyor; mahiyeti nedir, bildir.
Elcevap: Süleyman sekiz sene benim gibi asabi, hiddetli bir adamı hiçbir vakit gücendirmeyen, hiçbir menfaat-i maddi mukabilinde olmayarak, kendi işini bırakıp, kemal-i sadakatle Allah için hizmeti bu köyce malumdur. Böyle bir adamla bu köy değil, belki bu vilayet iftihar etmeli. Bu tarz ahlak, bu zamanda bulunması, medar-ı ibrettir. Ben hem garip, hem misafirim. Benim istirahatimi temin etmek köyün borcu idi. Bu köy namına Cenab-ı Hak onu ve Mustafa Çavuşu ve Muhacir Hafız Ahmedi ve Abdullah Çavuşu bana ihsan etti. Ben de Cenab-ı Hakka şükrediyorum. Bunlar, bana yüzer dost kadar kıymettar göründüler, vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misafirlik elemini bana çektirmediler. Bunların yüzünden ben, bu köyün hayatta ve vefat edenleriyle alakadar olup, onlara her zaman dua ediyorum. Sadakatçe Süleymandan geri kalmayan Mustafa Çavuşla, Muhacir Hafız Ahmed, şimdilik hücuma maruz olmadığından iyiliklerinden bahsedilmedi. Bir parça Süleymandan bahsedeceğiz. Şöyle ki:
Süleyman, benim her hususi işimi ve kitabetimi kemal-i şevkle, minnet etmeyerek, mukabilinde birşey kabul etmeyerek, kemal-i sadakatle yapmış. Hatta o derece hizmeti safi ve halis, Allah için yapıyordu, belki yüz defadan ziyade arzu ettiğim dakikada, ümit edilmediği bir tarzda geliyor; “Fesübhanallah,” diyordum. “Benim arzu-yu kalbimi, bu işitiyor mu?” Anladım ki o, istihdam olunuyor; sadakatinin kerametidir. Hatta hizmetimde bulunduğu birgün, bir yaşındaki kız çocuğuna bakılmamış. Yüksek bir damdan, taş üstüne çocuk düştü. O hizmet sadakatinin bir ikram-ı İlahi olarak, o çocuk hiçbir teessür ve hastalık görmediği gibi, sütten, memeden bile kesilmedi. Her neyse, bu tarz sadakatının lemalarını çok gördüm.
Süleymanda sadakatle beraber esaslı bir ihlas gördüm. Evet, bu günlerde insafsız insanlar, onun şeref ve haysiyetini kıracak derecede, hakkında işaalar izhar ettikleri zaman, ona teselli nevinden dedim ki: “Sana bir su-i şöhreti takmakla riyadan kurtulursun.” O da kemal-i sürur ve ciddi bir surette o teselliyi kabul etti.
Gelelim gıybet hakkındaki mesleğine: Bu zat, bende gıybet hakkında ne kadar şiddetli bir nefret olduğunu bildiği cihetle, beni kızdırmamak için, mümkün olduğu kadar—cevaz da olsa—söylemiyor. Ve bilhassa Ramazanda, bütün bütün içtinab eder. Zaten ahlakında başkasına muzırlık yok. İnsafsızların işaasına sebep, bu kadar olmuş: Birisi sormuş, “Hoca Efendi filan adama şöyle demiş mi?” O da geldi, bana aynı sözü söyledi ki, o adama cevap versin. Halbuki o sözde ne gıybet var, ne de birşey. Her neyse…
Ben bu köyde ümit etmiyordum ki, benim en ziyade itimad ettiğim ve tam ahlaklarına ve diyanetlerine kanaat ettiğim Mustafa Çavuş, Süleyman Efendi gibi kardeşlerimi tenkit etsinler. Zannederdim ki, ben gittikten sonra, burada benim yerimde, bana ettikleri hürmeti onlara edecekler. Ümidim budur ki, köy halkının yüzde doksanı onların kıymetini takdir edecekler. Birkaç insafsızlar tenkit ededursunlar, o tenkidlerden ne çıkar? Bunlara ilişmek, doğrudan doğruya bana ilişmektir.
Bana hizmet eden mezkur kardeşlerim, hiçbir maddi menfaati düşünmeyerek ve kabul etmeyerek ve bilakis kendi keselerinden bana ve misafirlerime bakıyorlar. Hatta Süleymana bazı yemediğim bir ekmek verdiğim vakit, hatırımı kırmayarak alır. Fakat katiyen mukabelesiz almıyor. Ona mukabil evinden getiriyor. Ara sıra birer bardak çay ısrar ediyordum, ilhahıma karşı istinkaf ediyordu. “Niçin böyle yapıyorsun?” derdim. “Hizmetimize maddi faide girmeyip, fisebilillah, ihlaslı olmak istiyoruz” derdi.
Hatta bu Süleyman ve Mustafa Çavuş, misafirlerim için çok hizmet ettikleri halde, hiçbir vakit hiçbir misafir bu iki zata bir hediye getirdiğini görmedim, bilmedim. Yalnız Bekir Bey bir defa Süleymanın küçük kızına birkaç meyve vermiş. Ona mukabil Süleyman—bildiğime göre—birkaç defa patlıcan, biber, kavun gibi sebzeler hediye edip ona göndermekle beraber, Bekir Bey buraya geldikçe onun, hem başka misafirlerin hayvanatına saman, arpa verir.
Bunun bu ahlakı zatında vardı. Yanıma geldiği vakit, benim bir düstur-u hayatım olan istiğna ve insanların hediyelerini almamak kaidesi, onun asli ahlakına muvafık gelmiş. Daha ziyade, insanların değil hediyesini kabul etmek, onlara ettiği iyiliklere mukabil dahi birşey kabul etmiyor. Hatta yüz defa ben ısrar etmişim; benden fazla kalan birşeyi kabul etmiyor.
Hatta bir defa, bir kıyye kadar üzüm, kayısı kurusu, bir kıyye bal ben yemiyordum. Misafirlere de yedirmek istemiyordum. Ona ısrar ettim, “Bu hediyemdir, teberrükümdür. Çocuklarınıza hediye ediyorum, almaya mecbursun” dedim. Aldı, iki şinik buğdayını, bana, değirmende öğüterek getirdi. Dört aydır daha bitmemiş.
İşte bu zatın hakiki hali bu surette iken, insafsız insanlar bunun hakkında işaa ediyorlar ki, “Saidin sayesinde yaşıyor.” O da kemal-i iftiharla dedi: “Evet, Üstadımın sayesinde kanaati ve iktisadı öğrendim, rahatla yaşıyorum. Halkların bu sözleri bana iyidir. Beni riyadan kurtarır, ihlasa sevk eder” dedi.
Ben de dedim: Sana iyidir, hizmet-i Kurana zarardır. Onun için hakikat-i hali beyan ediyorum, ta ehl-i bida bilsin ki, ihlasla, Allah için çalışıyorlar.
Said Nursi
– 172 –
Hulusinin fıkrasıdır.
On Sekiz Recep tarihli, Otuz Birinci Mektubun Birinci, İkinci Lemalarıyla Yirmi Dokuzuncu Mektubun Birinci Remzinin Birinci Makamını, Şabanın birinci günü, yani yazıldığından on üç gün sonra aldım. Demek oluyor ki, Recebin on sekiz rakamına, on üç daha ilave ederek, mübarek mektubun numarasını teyid etmek gibi, gaybi bir işaret ibraz edilmiş oluyor. Bu nurlu Mektuptan aldığım hisseyi, kendisinden evvel gelmiş olan manevi feyzinden, ali affınıza güvenerek bahsetmek suretiyle arzedeceğim. Şöyle ki:
Mektubun bura postahanesinde kaldığı gece, alem-i menamda şöyle garip bir halet gördüm; Allah hayretsin: Kamer batn-ı arzdan süratle çıkarak, şakulen semavata yükselmeye başladı. Çıkışıyla süratle yükselişinde hiçbir ziya eseri görülmüyordu. Sükunetle hareketi takip etmekle beraber, sanki gaybi bir ses bana, “Alamet-i kübra başladı” diyor gibi geldi. Kamer bu hızla çıkışı esnasında, bir hadde geldi ki, parladı, büyüdü. Bedr-i tam halinin birkaç misli cesamet arz etti. Bu vaziyette içinde bir insan şekli göründü. Kısa bir zaman sonra bu şekil ve kamer kayboldu. Cihan seraser zulmet içinde kaldı. Mağrib cihetinde, ufuktan bir mızrak boyu yüksekliğinde, şems sönük bir ziyayla göründü. Ufku takiben bir müddet şimale doğru gayet süratle gitti ve kayboldu. Tekrar zulmet başladı. Soğukkanlılığımı muhafaza etmekle beraber, kıyamet kopuyor diye uyandım.
İşte bu dehşetli gecenin gündüzünde, Otuz Birinci Mektubun Bir ve İkinci Lemalarını havi kıymetli eseri aldım, okudum. Kendi kendime geceki haleti düşündüm. Dedim: Bu mübarek mektup, bana şu dersi veriyor: Sen bir sefineye rakipsin ki, o azametli sefinen başdöndürücü süratle, feza-yı namütenahide koşturuluyor. Bu sefineyi böyle pırıl pırıl çeviren Kadir-i Kayyum, sana musahhar ettiği, muntazam tulu ve gurub eden şemsle incelerek, büyüyerek mükemmel bir takvim-i semavi vaziyetini gösteren kamer gibi azim cisimleri de istihdam ediyor. Bir küre كُنْ فَيَكُونَ emrini aldığı zaman, bu muazzam küreler gibi milyonlarca seyyarat birbirine karışacak, nizam-ı alem bozulacak, herşey harap olacak.
كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ sırrı zahir olacak. Öyleyse en metin, en ali, en müzeyyen görünen bu saray-ı kainatın bir anda yıkılacağı, harap olacağı, bütün sekenesinin mahv u nabud olacaklarını düşün. Hiç ender hiç olduğunu hatırla. Senin mini mini hayat tekneni, dağlar gibi dalgaları bulunan, kısacık ömrünün denizinde aldanarak boğdurma. Ve hayat-ı ebediyeni söndürmek isteyen, en büyük ve en yakın olan nefsinin hilesinden kurtulmaya çalış. Bunun için sana çok kolay ve ucuz, tesiri mücerreb ve kati ve لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ رَبِّ اَنِّى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ gibi halas ve şifa ve necat vasıtalarını tavsiye ederim. Bunlara bilhassa mağrib ve işa ortasında, otuz üçer defa devam et, demekte olduğunu hissettim.
O küçük rüyanın tabiri, muhterem Üstadıma aittir. Ve arzusuna bağlıdır. Bu defa manevi mahrumiyetin uzaması, beni cidden müteessir etmişti. Sabra gayret ettim; fakat gariptir ki, bu mübarek mektubun bura postahanesine vürudu gününün sabahında اِنَّ اللهَ مَعَ الصَّابِرِينَ emr-i celilinin kuvvetine dayanarak tahammül etmekte olduğumu, fakat meraktan da hasbelbeşeriye kurtulamadığımı natık küçük bir mektubu, uhrevi kardeşimiz Hakkı Efendiye göndermiştim.
Bu nurlu mektubun başını işgal eden beş nükteli İkinci Lema, başıma tokmak vurarak: Ey biçare, sabırdan bahsetmek sana yakışır mı? Gözünü aç da Eyyub ın sabrına bak! Aklın varsa, o Peygamber-i Zişanın (a.s.) sabırdaki kahramanlığını taklide çalış. Ve korkunç manevi yaralarından kurtulmak için رَبِّ اَنِّى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ duasını vird-i zeban et, diye tenbih ve ikazda bulunduğuna yakin hasıl ettim. Elhamdü lillah dedim.
Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmının Birinci Remzinin Birinci Makamının Birinci Babı, mucizat-ı Ahmediyenin en büyüğü ve kıyamete kadar icazının devam edeceğine şüphe olmayan Kuran-ı Kerimin, otuz cüzünden otuzuncu, yüz on dört suresinden yüz onuncu, lafız itibarıyla küçük, fakat makam ve mana itibarıyla ali ve şümullü Suretün-Nasrdaki çok mühim sırlardan muazzez ve muhterem Üstadımız vasıtasıyla zahir olan tevafukata münasebetli birtek sırrından beyan buyurulan üç mesele, bana öyle bir kanaat getirdi ki, bu küçük surenin üç ayetinden sülüs ve tamamında otuz cüz Kurana, hatta her harfinde bir sureye işaret ve delalet mevcut olduğunu cezmettim.
Bu nurani mektup hakkındaki muhtasar tahassüsatımı acizane yukarda arz ettim. Feyz menbaına maddeten ve manen çok yakın olan kardeşlerime, şu perişan ifadatım kapı açmak ve buradan içeri geçmeye sizler layıksınız, diyecek kadar faide-bahş olduğu hakkındaki emirlerinizden çok sevindim.
Sevgili Üstadım, Allah için sevenler, Kurana hadim olmayı yürekten isteyenler, musibetin büyüğünü dine gelen mesaib bilenler, zahiren ne kadar şaşaalı, mutantan görünse de, her bidakarane hareketten mutlak ve muhakkak, Kurana ve imana bir hücum hissedenler, ilh.-İşte bunlar, niyetlerindeki ihlas, kalblerindeki safiyet ve imanlarındaki kuvvet ve Kurana ciddi merbutiyetleri derecesinde, felillahilhamd, merkez-i menba ve masdar-ı feyze yakın bulunduruyorlar. Elbette böyle ulvi ruhlu, ciddi, ihlaslı, metin, imanlı kardeşlerimi çok sever ve mazhar oldukları niam-ı İlahiyeye şakirinden olmalarını tazarru eylerim. Hasbelkader dünyaya dalmış, masiyette bunalmış, hakikatte acıklı bir gurbete düşmüş olan bu biçare kardeşlerine dua etmelerini rica ederim. Cümlesine, alelhusus isimleri zikrolunan Galip, Hüsrev, Hafız Ali, Süleyman Efendilere ve Nurların başkatibi Şamlı Hafız Tevfik, hasta olduğundan müteessir olduğum ve inşaallah iade-i afiyet etmiş olan Muhacir Hafız Ahmed Efendiye ve sair mukarreblere selam ve dualar ederim.
Hulusi
– 173 –
Sabri Efendinin fıkrasıdır.
Eyyühel-Üstadül-Azam,
Şah-ı Geylani Hazretlerinin manidar ve ihatalı bir beyt-i kıymettarilerinin Dellal-ı Kitab-ı Mübini manevi parmağıyla irae ve müntesiplerine ima ve işaret ettiği tefeülnamenin nihayet fıkrasında okudum ve dedim: “Evet, Nurlar heyetini umum ehl-i hak ve hakikat manevi elektrik ayinelerine hedef etmişlerdir. Ve hatta Kuran-ı Azimüşşanın ve ehadis-i Nebeviyenin bu hususu alenen veya sırran ve remzen ihbarıyla bile vardır” demekte asla tereddüt etmiyorum.
Bu zümre-i safiye ve halise arasında, sani Hulusi tesmiyesine bile layık ve müstaid olmayan ve hiç-ender-hiç olan bir abd-i pürkusura da, haddinin fersah fersah fevkinde bir yer veriliyor. Halbuki, bu aczi bipayan, kusuru çok, hatası azim Sabri, sahaif-i amaline baktığında çok kara ve mucib-i nefret görüyor. Ve bu mevkide işaret edilen şahıs ismiyle, amal ve harekatıyla, sabr ve teennisi müsbet ve müsellem bulunan başka kardeşlerimiz olduklarına hükmediyor. Çünkü kıymettar bir hazine ve defineyi keşfeden ve o zemin ve zamanda gayyur keşşafa, taharriyatta bezl-i vücut eden sailer o yolda acaba o defineyi bulabilir miyiz gibi bir eser-i tereddüt göstermeyerek sarf-ı mesaide bulunan, pek kıymettar semere-i sayi ve alem kıymetindeki mahsul gayretleriyle, herkesi tergib ve teşvik ve tenvire hasr-ı vücut eden zevat, hakikaten şayan-ı takdir ve tebriktirler.
Hulusi ise, Şah-ı Geylani, İmam-ı Rabbani ve Şah-ı Nakşibendi gibi nice zevat-ı mübarekenin maziden şiddetle bastıkları adımlarının kuvvetiyle, istikbalde coşup fışkıracak olan menabiül-envarı, mumaileyh ayrı bir meslek, bir meşrepte olduğu halde, her türlü vezaife tercih ederek, “Dahilek ya Dellalel-Kuran!” nida-yı aşıkane ve müştakanesiyle dehalet etmesi, fevkalade bir tefeyyüze mazhar olduğuna ve olacağına yegane delil ve hüccettir. Onun içindir ki, Risaletün-Nur ve Mektubatün-Nura birinci muhataplığı hakkıyla ihraz etmiştir. Ve müstehaktır. Ve hakeza, Süleyman Efendi kardeşimiz de, manen ve maddeten teşrik-i mesai etmiş ve hiçbir ferdin yapamayacağı fedakarane hidematı yapmış olmasıyla, saadet-i ebediye sikke-i haliselerinin teksir ve tamimine çalışmış, “Es-sebebü kel-fail” mefhumunca, keza bu zat da, her türlü takdire seza ve layıktır.
Bu günahkar ise, maalesef salifül-arz zevatın hiçbirisiyle kabil-i kıyas değildir. Madem Üstad-ı ali böyle görmüşler ve bu şekilde buyurmuşlar. Küfran-ı nimet etmeyip, tahdis-i nimet suretinde kabul eder ve gördüğüm sahife-i siyahımın, sahife-i beyaza tahvilini, Cenab-ı Haktan tazarru ve niyaz eder ve rahmet-i Rahmana iltica eylerken, teveccühat-ı Üstadanelerinin bekasını yürekten dilerim, efendim.
Sabri
– 174 –
Ahmed Hüsrevin fıkrasıdır.
Sevgili Üstadım,
Aktab-ı Hamse-i Azimenin birincisi ve Gavs-ı azam namıyla müştehir Şeyh-i Geylani Hazretlerinin, şimdiki Kuranın hadimlerine bakan kasidesindeki ihbarat-ı gaybiye-i mühimmeyi havi, kıymettar risaleyi kardeşlerime ve dostlarıma okudum. Ve inşaallah fırsat buldukça yine okuyacağım. Rahatsızlığım, bir suretinin takdimine fırsat bahş etmediği gibi, Otuz İkinci Sözün Birinci ve İkinci Mevkıflarından da üç-dört sahifeden daha fazla yazmaklığıma mani oldu.
Sevgili Üstadım, o büyük Şeyhin mazhar olduğu o büyük tecelli ve nail olduğu o büyük eltaf-ı Sübhaniye ile sekiz yüz senelik mesafeyi gören ve bu müddet arasında gelip geçenlere ve bugünün dehşetini ehl-i zevk ve keşfe gösteren, yazılarındaki o derin ve pek ince manalar, idrak edebildiğim kadarını düşünürken, ehl-i gafletin nazarından saklanmış olan ve fakat ehl-i hakikatin görmesine mani olmayan maziyi hatırladım. Ve bu risalenin feyziyle mücahede-i maneviyenizden ve etrafınızda toplanmış olan fedakar, mücahid talebelerinizden ve maruz kaldığınız mühlik felaketlerden ve nail olduğunuz, bu kadar azim eltaf-ı İlahiyeden başlayarak, Şah-ı Geylaniye kadar ve ondan Asr-ı Saadete kadar uzanan o uzun zamanı hayalen gezdim. O büyük Gavsın sekiz yüz sene evvel ilan ettiği bu hakikatin karşısında hayran oldum. O büyük Şeyh, eski Said gibi bir müridle, yeni Said gibi bir ders arkadaşıyla konuşuyor. Ve konuşmaya da zaman ve mekan mani olamıyor-ister arzın öbür tarafında olsun, ister semavatın en uzak köşelerinde olsun, ister adem Safiyyullah zamanında dünyaya veda etmiş olsun…
İşte bu muhavere neticesinde bu ihbarat-ı gaybiyeyi ve acibeyi sekiz-on sene evvel öğrenmiş ve şimdi de talebelerinize ders veriyorsunuz. Bu hizmette temayüz eden arkadaşlarınıza irae ederek, her hususta sitayişe layık Hulusiyi ve ona refik olacak bir kabiliyette bulunan mütevazi Sabriyi ve hizmet ve gayretleriyle sadıkane çalışan Süleyman ve Bekir Ağa gibi talebelerinize işaret eyliyorsunuz. Ve bu küçük cemaatin istinadgahı olan azim cemaatlerin himmetlerini ve bu cemaatların içindeki nurani simaları tanıttırdığınız gibi, Şah-ı Geylani zamanındaki Hülagu vakasıyla da zamanımızın riyakar münafıklarına ve bu münafıkların reskarlarına hitap ederek “Yakın bir istikbalde kahhar bir el, size cezanızı tamamen vermekle masumların intikamını alacaktır” diyorsunuz. Bu hakikatler, gösterilen dokuz-on delille ispat edildikten sonra, bu risale-i şerife ile ilan ediliyordu.
Sevgili Üstadım, Hulusi Beyin bir fıkrasında söylediği gibi, ben de diyorum ki: Kuranın feyziyle açtığınız bu cadde-i nuraniyede acz ve fakr kanatlarıyla tayeran ederken, ne büyük harika kerametlerle karşılaşıyorsunuz! Ve ne azim hadisat-ı acibeye şahit oluyorsunuz! Kimbilir, daha neler göreceksiniz. Ve mazhar olduğunuz bu inayetlerden bizleri de hissedar ederek, vazifemizde her an gayret ve ciddiyet tavsiye ediyorsunuz.
İşte sevgili Üstadım, bu kadar ikram-ı İlahi karşısında bir taraftan kulluk edemediğim için gözlerim yaşarıyor. Kalbim ağlıyor. Diğer taraftan da bargah-ı Samediyete affolunmaklığım için yalvarırken, bihad ve bihesab minnet ve teşekkürlerimi takdim ediyorum. Ve sevgili Üstadıma ve muhterem fedakar kardeşlerime muvaffakiyet ve selametler ihsan edilmesi için duagu oluyorum, kıymettar Üstadım Efendim Hazretleri.
Günahkar talebeniz
Ahmed Hüsrev
– 175 –
Refet Beyin fıkrasıdır.
Pek muhterem ve sevgili Üstadım Efendim,
Bu defa göndermiş olduğunuz Gavs-ı Geylani Hazretlerinin ihbar-ı gaybisi, çok şayan-ı hayret ve teemmül bir mesele-i mühimmedir. Büyük zevk-i ruhani ile okumakla beraber, fakir talebeniz bunu çoktan hissetmiştim. “Üstadımızın bu zaman için, mühim bir vazife-i maneviyesi var. Lakin henüz ifşa etmiyor, mektum tutuyor” fikrindeyim ve bu fikrimi bazı halis kardeşlerime de söylemiştim. Geçen sene Sabri Efendiye yazmış olduğunuz mektupların birinde de şu fıkrayı görmüştüm: İmam-ı Rabbani, son zamanlarda biri gelecek, iman meselelerini gayet vazıh bir surette neşir ve ilan edecek. Bu sizin hiç-ender-hiç kardeşiniz—haşa—kendimi o adam zannedecek değilim; yalnız o büyük adamın bir pişdar neferi olduğumu zannediyorum. Sen benden o zatın kokusunu hissediyorsun.” Bu fıkra evvelki düşüncemi takviye etti ve kemal-i sürurla gelip Hüsreve dahi söyledim. Üstadımızın rütbe-i maneviyesini anladığımızdan çok sevinmiştik. Bundan dört-beş ay evvel de ziyaret-i alinize geldiğimde, Üstadımız hakkında sormuş olduğum suale verdiğiniz cevap, kezalik evvelki kanaatlerimi teyit ve takviye etti. O zaman yalnız bir-iki kişi biliyorduk. Şimdi, bu risalenin neşriyle has talebelerin hepsi vakıf olmuş oluyor. Sürurumuza payan yoktur. Dinsizliğin münteşir olduğu şu zamanda bulunduğumuza evvelce teessüf ediyorduk. Şimdi hiç teellüm, teessür eseri kalmadı. Zat-ı alileri gibi bir Üstadı bulduğumuzdan, zaman ne olursa olsun bizi meyus etmiyor. Cenab-ı Allah tul-i ömür ihsan buyursun. Daha bizlere çok zevkli eserler okutacağınıza eminim. Müsaadenizle şunu da ilave edeyim ki, sizin daha harika vazife-i maneviyeniz var. Zaman gelecek, remizlerle, işarat-ı Kuraniyeyle öyle haber vereceksiniz ki, bunları da geçecek ve bizleri şaşırtıp bırakacaktır.
Fakir talebeniz
Refet
– 176 –
Refet Beyin fıkrasıdır.
Son gönderdiğiniz Minhacüs-Sünnet gibi Lemalar hakkında ne söylesem ifade-i meram etmiş olmam. Zira eserler birbirini takiben neşrolundukça, kıymetleri de mebsutan tezayüd etmektedir. Bizlere cennet hayatı yaşatmaktadır. Eserler hakkında fakirin mütalaa yürütmesi küstahlık olur. Çünkü, Şeyh-i Geylaninin medih buyurduğu zat-ı mübarekin yazmış olduğu eseri tenkit değil, kemal-i hürmetle tasvip ve tahsin ve takdir ve büyük bir zevk-i ruhaniyle okumaktan başka ne yapabiliriz? Yalnız şu kadar diyebilirim ki, bu dalalet devrinde bizlere zat-ı alileri gibi yüksek bir Üstadı lütuf buyuran ve şimdiye kadar emsaline tesadüf olunmayan mükemmel ve mükemmil eserler okutup ezvak-ı namütenahiye içinde yaşatan Halık-ı Zülcelale, nihayetsiz şükürler etmekle, ifa-yı vazife-i ubudiyet edebilirsek bahtiyarız.
Talebeniz
Refet
– 177 –
Hafız Alinin fıkrasıdır.
Pek sevgili ve muhterem Üstadım,
Hazret-i Şeyh-i Geylani kuddise sırruhul-alinin keramet-i acibe-i gaybiyesini aldım. Hayretimden düşünmeye başladım. Aradan çok geçmeden, hizmet ettiğim Nur elektrik fabrikasından bir düğme çevrildi, bir mumluk bir ziya geldi. Birşeyler görmeye başladım. Aynıyla yazıyorum. Kusur ve noksan, biçare Alinindir.
Evet, Üstadım, nasıl ki, Fahr-i alem Hazretleri şecere-i kainatın hayattar çekirdeği, enbiya ve mürselin o şecere-i mübarekin dalları olup, dalın iptidasından müntehasına kadar, kati bir alakayla daimi birbirlerini götürüyorlar. Bu sır için, adem Safiyyullah kokladığı ve hissettiği nur-u Muhammed (aleyhissalatü vesselam) hakkında demiş: “Ya Rab, benim alnımda bir çığırtı var, nedir?” Cenab-ı Kibriya hazretleri buyurmuş: “Nur-u Muhammedin (aleyhissalatü vesselam) tesbihidir.” Aynen kütüb-ü sabıkada da vesile-i dünya olan Şah-ı Levlaki evsafıyla, ashabıyla haber vermeleri gösteriyor ki, ulum-u evvelin ve ahirini cami bir kitapla bas olunacak, kainatın ruhu hükmünde ve bütün kainatın güzellikleri kendi fıtratında tecemmu edip, tekemmülle tuluu, fecirden sonra şemsin tuluu gibi bekleniyordu.
İşte bu kitab-ı kainatın vazıh bir fihriste-i mukaddesesi olan Furkan-ı Mübin, Arş-ı azamdan ve her ismin azami mertebesinden nüzul ile kökü Arş-ı azamdan, gövdesi Fahr-i alemin sadrına ve dalları bütün zemini ihata eden kitab-ı kainatın her sahifesinde ve her cüzünde lafzullah ve lafz-ı Resulallah (aleyhissalatü vesselam) ve lafz-ı Kuranın bütün birbiriyle alakadarane işaret edip birbirini göstererek, birbirinin hükümlerini tasdik ettikleri misillu, Şeyh (k.s.) sırrına mazhar olduğu, esma ve cilvesine mazhar olduğu Levh-i Mahfuz ve lutfuna mazhar olduğu Cenab-ı Halıkın bildirmesiyle, sekiz asır sonra kendisiyle tevafuk eden bir hadim-i Kuranı görüp ve tasdik etmekle haber vermesi, hak ve ayn-ı hakikattir.
Evet, Şeyh hadim olduğu o hizmet-i kudsiye-i Kuraniye hürmetine zamanın padişahlarını titretmiş, nur-u Muhammed (aleyhissalatü vesselam) omuzunda tecelli etmesiyle, o nur-u Muhammedin (aleyhissalatü vesselam) ziyasıyla hareket eden bütün evliya Şeyhe boyun eğmeleri, gerek müslim ve gayr-ı müslim ve herbir meşrep ehli Şeyhi tenkide cüret etmemeleri gösteriyor ki, cadde-i Muhammediyede bataklık ve nur-u Muhammedide (aleyhissalatü vesselam) zıll olmadığını, aynelyakin derecesinde ispat ediyordu.
Öyle de, on dördüncü asrın hadim-i Kuranı da, dokuz yaşından altmış (seksen altı) yaşına kadar, bilaistisna, doğrudan doğruya Kuran namına hizmet ve hareketi ve zamanın padişahından en canavar reislerine baş eğmediği, hatta terakkiyat-ı fenniye ve zihniyede birinciliği ihraz eden, Avrupa devletlerini iskat eden, zemzeme-i Kuraniyenin şifahanesinden nebean ederek, onların semlerine karşı tiryakları şişe değil, ma-i cari nehirlerle ila-yı kelimetullah eden ve onların kalalarını zir ü zeber eden, emsali görülmemiş on dördüncü asra mahsus envar-ı Kuraniyeden Risale-i Nurla, cihanın cihat-ı sittesini ve semanın yüzünü aydınlatan ve yaralı olup ölmeyen ehl-i imanın yaralarını tedavi ve seksen yaşında ihtiyarlarını şabb-i emred ve gençlerini masum bir hale Eyyubvari hayat bahşına vesile olan hadim-i Kuraninin ve Nur Risalelerini, değil Şeyh (k.s.) altıncı asırdan on dördüncü asırda görmesi, kütüb-ü sabıkada remzen ve Kuranda sarahaten göstermeleri, o kitab-ı mübarekin şenindendir, diyebileceğim. İnşaallah, vazifenin makbuliyetine işarettir ki, vazifenin ehemmiyetine binaen Cenab-ı Hak onu çok zaman evvel göstererek, mebus-u alem, güzide-i beni adem Efendimizden, Hulefa-i Raşidinden , aktab-ı evliyadan öyle bir manevi kuvvet teraküm etmiş oluyor ki, değil bu zamanın kör ve sağırları, dünyanın en azgın firavun ve nemrutları da olsa, yine korkacakları ve ağız açamayacakları bedihidir. Dilerim Cenab-ı Haktan, envar-ı Kuraniyenin لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ bayrağı altında toplanan ehl-i imanın ellerine yetişmesiyle, ila yevmilkıyam o envarın tevessüüne ve neşrine hayatını feda eden ve edecek erbabının teksirini ihsan buyursun. amin, amin, bihurmeti seyyidil-Murselin.
Sevgili Üstadım, yarım yaşımın tercüman olduğu şu arizama, yarım nazarla bakıp aff-ı kusur buyurmanızı diler, el ve eteklerinizden öper, “Bize ve bütün aleme vesile-i hayat olan Üstadım, Cenab-ı Hak sizden ebediyen razı olsun” duasını gece ve gündüz niyaz eylerim.
Mücrim talebeniz
Ali
– 178 –
Hulusinin fıkrasıdır.
Aziz, muhterem Üstadım Efendim Hazretleri,
Emirlerinize imtisalen, uhrevi kardeşimiz Hüsrev Bey tarafından irsal buyurulan şayan-ı hayret ve ca-yı dikkat, “Mühim Bir İhbar-ı Gaybi” ismini taşıyan çok kıymetli, manalı, ruhlu, sürurlu, tesirli, lezzetli, hikmetli, nurlu emrinizi bu hafta aldığımdan dolayı, Cenab-ı Hak ve Feyyaz-ı Mutlak Hazretlerine hamd ve şükürler ve müşfik Üstadıma yüzümün karasına, kalbimin yarasına bakmayarak, dergah-ı İlahiyeye kapanıp dualar eylerim. Ve defaatle, اَللّٰهُمَّ حَصِّلْ مُرَادَنَا وَمَقْصُودَ اُسْتَاذِنَا سَعِيدِ النُّورْسِى بِحُرْمَةِ حَبِيبِكَ مُحَمَّدٍ النَّبِىِّ اْلاُمِّىِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَسَلِّمْ اٰمِينَ
dedim.
Gavs-ı Azam Şah-ı Geylani (kuddise sırruhul-ali) Hazretlerinin eserlerindeki gaybi ve manevi ihbar, bu biçareyi öyle bir hale getirdi ki, tariften acizim. Ruhaniyetlerindeki celalet ve azamet karşısında avuç içinde sıkılan bir top hamur ne hale girerse, bu biçare de öyle oldum. Birşey düşünemez, sersem, adeta meyyit-i müteharrik bir hale geldim. Günlerden beri zihnim ve bütün havassım, hemen tamamen bu harika eserle meşgul. Bu halette iken, istidadımın fevkinde şöyle birkaç beyit kalbime ve kalemime geldi. Kaidesine uygun olarak düzeltemedim. Müşfik Üstadımın aflarına istinaden yazıyorum. Tashihi, Üstadıma ve hablullaha yapışan kardeşlerime bırakıyorum.
Hulusi bak gaybi ihbarnameye,
Gör Üstadım neler izhar eylemiş
Kitab-ı Sinandan edip tefeül,
Hakka ki keramet ibraz eylemiş.
“Ümmi Alim”le “Sinan-ı Ümmi”de,
Hesab-ı ebcedle var mutabakat.
Görünür bakılınca bu tarikle,
Esma-i Üstadla tam münasebet.
Hakkıyla hadimül-Kurandır Üstad,
İspata kafidir bu muvafakat.
Hayret-bahş esrara vakıftır bu zat,
İhvana deriz haber-i beşaret.
Sekiz yüz sene evvelinden görmüş,
Hadimül-Furkan Bediüzzamanı
Habib-i Huda hem de Gavs-ı azam,
Sultan-ı evliya Şah-ı Geylani.
Büyük bir hüsn-ü zan eyle, Üstadım
Seni Kuran hadimi eder add…
Kapan secde-i şükre, de, Hulusi:
اِلٰهِى اَنْتَ رَبِّى وَاَنَا الْعَبْدُ
Bu aciz kulunu muvaffak eyle,
Hizmet-i Kuranla şerefyab eyle.
Hizbül-Kurandan ayırma ta ebed,
Bu asi kuluna merhamet eyle…
Üstadım Said Nursiden ol razı,
بِحُرْمَةِ حَبِيبِكَ الرَّاضِىِّ الْمَرْضِىِّ
Evliya sultanı Abdülkadirin,
Himmetin eksiltme bizden İlahi.
İhbarname-i gaybın izharının,
Gönül istedi yazmak tarihini.
Yüz bin hamd ü şükret Hakka, Hulusi
Sana Üstaddır Molla Said Nursi.
Uhrevi kardeşiniz
Hulusi
– 179 –
Kalemi kerametli Mesudun ehemmiyetli bir rüyasıdır.
alicenap ve faziletmend Üstad-ı Muhteremim Efendim Hazretleri,
Tuluat olmadıkça, siz Üstadıma mektup yazmaya muktedir olamıyorum. Çünkü, başlıca amalim Nurların ikmali olduğundan ve yazdığım esnada bir an evvel bitirmek emeliyle seri bir surette yazdığım için, o Nurlardan almış olduğum feyzi etraflıca anlatamayacağım için, mektup tastirine cüret edemiyorum.
Hüsrev Efendinin nezdinizden müfarakati günü, bendeniz ziyarete geliyordum. Bedrenin civarında birbirimize tesadüf ettik. Geri dönmekliğimizi söylediler. Sabırsızca, esbabının neden münbais olduğunu sordum. Neticeyi anlattılar. Birlikte köye avdet ettik. Çok müteessir oldum. Meyusiyetimden iki gün dışarıya çıkamadım. Kalbimin teessürünü teskin için, Nurları yazmakla meşgul oldum.
Avdetimizin ikinci gününün gecesi, saat on buçuğa kadar yazıyla iştigal ettim. Sahuru yedikten sonra meyusane ve mükedderane yattım. Gördüm ki, zat-ı alinizle birlikte Medine-i Münevvereye gitmişiz. Harem-i Şerifin kapısından girince, makber-i saadet önümüzde görünüyordu. Makber-i saadetin içinde Peygamberimiz (sallAllah aleyhi ve sellem) Babüs-Selama doğru müteveccih idiler. Ben derakap koşmak istedim. Birlikte, ben sizin bir adım arkanızda olarak vardık. İmamın namazdan fariğ olduğunda nasıl yüzünü cemaate çevirir, bizim girdiğimiz tarafa doğru zat-ı Risalet dönmüşler. Diz üstüne oturmuşlar ve biz de vardık. Zat-ı aliniz hemen bir adım mesafeli olarak diz çöküp oturdunuz. Ben de sizin arkanızda diz çöküp oturdum. Siz Resulallah (a.s.m.) ile epey müddet görüştünüz. Dikkatli veçh-i saadete nazar ettiğimde, alnı veçh-i mübareki güneş gibi gayet parlak ve sair aksamı buğday rengi, reyel-ayn müşahede ettim. O esnada mükalemeniz neye müncer olduğunu anlayamadım. Tefsirini Üstad-ı Ekremime havale ediyorum. Yalnız kasır fikrimle, sen ne oluyorsun, diye kalbimi teskin edebildim. Üstadım, şu zalimlerin İslamiyete karşı tecavüzlerini, kendi merciine ve şeriat sahibine şikayet etti.
Mesud
– 180 –
Vezirzade Küçük Mustafanın fıkrasıdır.
Ey sevgili Üstadımız, ey nurların mazharı ve naşiri,
Cenab-ı Hak, sizi bu memlekete göndermiş, ta ki dalalete giden ruhlar, senin neşrettiğin Nurlarla kurtulsun. Cenab-ı Hakka gece ve gündüz secde-i şükran etsek, bu nimetlerin şükrünü ödeyemeyeceğiz.
Ey Üstadım, ben ümmiyim. Sair kardeşlerim gibi malumatlı değilim ki, Risale-i Nura karşı hissiyatımı dilimle ifade edeyim. Fakat, inşaallah, sadakatte ve muhabbette ve irtibat-ı ruhide kardeşlerime yetişmeye çalışacağım. Uyanık aleminde ifade-i meram edemeyen dilime bedel, uyku aleminde ruhumun diliyle, mahiyetini anlamadığım ve size karşı merbutiyetime delalet eden bir-iki vakayı arz edeceğim:
Birincisi: Bundan bir buçuk sene evvel, ticaret için, iki günlük mesafede olan bir köye gitmiştim. O esnada dünyanın içyüzü bana göründü. Hem fani, hem zindan hükmünde olduğundan, bir nefret geldi. Bana bu fani dünyadan, baki bir aleme yol gösterecek bir Üstad, Cenab-ı Haktan istedim. Ve dedim ki: “Öyle bir Üstada rast gelsem, söz veriyorum ki, ona tam hizmetkar olacağım.”
İşte, ben bu halde ve bu niyazda iken, o gece gayet şirin ve güzel, bilmediğim bir şehirde gayet güzel, dünyada misli bulunmaz ziynetli bir at üstünde, siz Üstadımı ona binmiş, garptan şarka doğru beş-altı metre yüksekte, şehrin üstünde uçarken selamınıza durduk, selamınızı aldık. O esnada uyandım, şehadet getirdim. Şükrettim ki, istediğim Üstadı bulacağım. İki ay sonra ziyaretinize geldim.
İkinci vakıa: Rüyada, bir şehirde gayet kesretli askerler ve cephane görüyorum. Biz de, güya o askerlerdeniz. Dedim: “Ya Rabbi, bu askerlerin kumandanı kimdir?” Niyaz ettiğim vakit, karşımızda yüksek bir saray zuhur etti. O sarayın içerisine girdim ki, kumandanı göreyim. Baktım ki, parlak bir çay akıyor. O çayı takip ettim. Baktım, şubelere ayrılıyor. Devam ettim. Ta menbaına kadar gittim. O askerlerin kumandanı, o suların sahibini buldum. Yani Üstadımızı, iki adamla başında namaz kılarken gördüm. Ben de o sudan abdest aldım, namaza dahil oldum. Kalbimin hareketiyle, dilimin şehadetiyle uyandım. Cenab-ı Hakka şükrettim ki, Üstadımızı bize gösterdi.
Hizmetkar ve talebeniz
Mustafa
– 181 –
Hulusi Beyin fıkrasıdır.
Bu hafta Otuz Birinci Mektubun Yedinci Lemasıyla Üçüncü Lemasını, hazine-i Mektubata ilave ve muhibban ve müştakana tilavet eylemekle, vesatat-ı aliyenizle, bir lütf-u azim-i İlahiye daha mazhar olduğumdan dolayı Kerim, Rahim, Baki-i Zülcelale yüz binler hamd ve şükür eylemekte ve sevgili Üstadımı rıza-yı Samedanisine ve vazife-i meşkure-i maneviyesinde devamlı, nüfuzlu, şümullü muvaffakiyetlere mazhar buyurmasına, abidane tazarru ve niyazlarda bulunmaktayım. Bu biçare ve isyankardan çok dua beklediğinizi emir buyuruyorsunuz. Ben o dergah-ı aliye ancak bir nevi icazının izharına Fahrul-alemin, Habib-i Rabbül-alemin, Seyyidül-Mürselin (sallAllah aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinin en büyük mucizesi olan, ta kıyam-ı saate kadar hükmü ve icazı baki olacağına iman ettiğim Kuranın nurları delaletiyle ve Üstadımın mübarek isimlerini, vesile-i kabul olmak üzere kullanarak iltica edebiliyorum. Hiç mümkün müdür ki, bu eşiğe yüzümü sürerken, “Ya Rab, Üstadım Said Nursi Hazretlerinden razı ol, dareynde muratlarını hasıl kıl” diye yalvarmayayım? Asla ve kata! Bu bir vazife olmakla beraber, kanaatçe İnşaallah vesile-i icabe-i duadır.
Aziz Üstad, sadikınız zaif ruhu, bu fani hayatta olduğu gibi, baki ve sermedi hayatta da inşaallah ulvi ruhunuzun cenah-ı şefkatinden ayrılmayacaktır, ayrılamayacaktır ve ayıramayacaklardır.
Evet, gayr-ı kabil-i inkardır ki, bu fani hayatın dağdağaları arasında, havas ve letaif her zaman müştakı bulundukları münevver ve muhteşem ayineye bakamıyorlar. Fakat o meşgaleden feragat edildiği anda, yine Nur bütün haşmetiyle arz-ı didar ediyor. Bu zamanlarda hiç ayrılık hissetmiyorum. Hatta ihtilaf-ı mekanı da tesirsiz görüyorum. Yedinci ve Üçüncü Lemaların bura postahanesine vürudu, Ramazanın on birine tesadüf ediyor. Bir gün postada kalmasına karşılık tutulursa, her bir Lema, bu mübarek ayın başından onuna kadar birer gün almışlar ve اَوَّلُهُ رَحْمَةٌ olan aşr-ı ula-yı Ramazanda mahall-i maksuda vasıl olmuşlardır. Müftülük ilanına göre tam onuncu gündedir. Dördüncü ve Sekizinci Lemaları da bu mah-ı gufranın on dördüncü günü aldım. Posta bir gün evvel geldiğine ve bir gün de postada kalışına veya birinci makama sayılırsa, bu nurlu eser de, sanki Ramazanın her gününde bir Lema alarak, yerini bulmakla, hem bu adetlerin boşuna konulmadığına, hem de اَوْسَطُهُ مَغْفِرَةٌ olan aşr-ı sani-yi Ramazanda yazıldığı mahalle yetişeceğine sarahat derecesinde delalet ediyor.
Şu saatte şuaatını gözüme sokan güneş gibi, bu kadar nurlu ve zahir hakaiki, mahza bir inayet-i İlahiye olarak bu biçareye gösterilen bu mübarek eserlerden, bu Nurların bihavlillah gurupsuz tulu ettikleri mahalle, Utarid ve Zühre gibi maddeten ve manen yakın bulunan Hizbül-Kurana dahi hafız, sadık, halis ve salih kardeşlerimin daha çok esrar anlayacaklarına şüphe etmiyorum.
Madem ki, merkez-i feyze en uzak bulunan aciz bir kardeşlerinin mübarek eserler hakkındaki duyguları, kendilerinin de layıklı, manalı çok değerli ihtisaslarını beyana vesile oluyor. İnşaallah, bu hareketleri hizmet-i Kurandan madud olur. ali huzurunuzda kardeşlerimle biraz konuşmak istiyorum.
Kardeşlerim, bu biçarenin Nurlarla iştigali üç devreye ayrılmıştır.
Birincisi: Üstad Hazretleriyle ilk teşerrüf etmek saadetine nail olduğumdan itibaren intişar etmiş olan eserleri, kendim için istinsah etmek.
İkincisi: Yine muhterem Üstadımın emirlerine imtisalen, Sözlerin, muhtelif tabaka-i nasa tesirleri ve kabil-i cerh, lazımüt-tashih, mucib-i itiraz cihetleri olup olmadığı hakkında, kasır aklımla anlayabildiğim kadar ve kısa görüşümle seçebildiğim kadarını arz eylemek ve bütün fırsatlardan istifadeyle, din kardeşlerime faideli olmak, onlara da bu Nurları göstermek, dikkat-i nazarlarını celb etmek, kalbi ve batıni yaralarına merhem eylemek emeliyle, ihtiyarsız ve manevi bir tesir altında asar-ı Nuru aşkla okumak.
Üçüncüsü: Yine aziz ve müşfik Üstadımın emirlerine mutavaatla, bildiğiniz veçhile herbirisi bir türlü letafet ve belagat ve celadette ve çok kolaylıkla akıllara hayret verecek tarzda intişar etmekte olan nurlu asar hakkındaki ihtisaslarımı arz eylemek ve bizzat veya kardeşlerim namına, bazı Kurani müşkilat ve tereddüdatı makam-ı feyze takdim ederek, bu tarikle hem müşkilin halline, hem de sail ile birlikte, diğer kardeşlerin de istifadelerine acizane hizmet eylemek. Denizden katre mesabesindeki bu Kurani hizmetten dolayı, bu biçareye bir kıymet atfetmeyiniz. Çünkü maalesef hiç liyakatım olmadığını ben çok iyi biliyorum.
لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ ayet-i celilesi ümit vermemiş olsa, isyanımın nihayetsizliği karşısında çıldırmak işten bile değil.
Öyleyse, aziz kardeşlerim, bu zavallı kardeşinize hayır dua buyurmanızı bilhassa rica ediyorum. Kuran hesabına bakılırsa, o zaman belki bazı güzellikler görünebilir. Bu da, sevgili Üstadımızın buyurdukları gibi, Kuranın güzellikleri ve menba-ı kevserden gelen Nurların latifliği bu hususu temin etmişlerdir. Hin-i sabavetimden beri, en ziyade menfurum, fe-lillahil-hamdu yalan söylemektir. Onun için hakikati ifade ettiğime emin olabilirsiniz ki, yukarıda arz ettiğim üç safhada ihtiyar ve tesadüf yoktur. Hakim olan, bir dest-i gaybi ve kader-i İlahidir. Bunu hissediyordum. Kader-i İlahiyi izaha lüzum yok. Dest-i gaybın da Gavs-ı azam Sultan-ı Evliya Bazül-Eşheb, Seyyid Abdülkadir-i Geylani (kuddise sırruhul-ali) Hazretleri olduğunu son defa öğrenmiş olduk.
Fakat muhterem Üstadımın ali aflarına istinaden şunu ilave edeyim ki, Gavs-ı azam Hazretlerinin keramet-i gaybiyeleri, sarahaten Üstadımız Said Nursi Hazretlerini göstermektedir. Çocukluğundan beri harika tercüme-i hali tetkik edilecek olursa görülür ki, bu zatın vücudu sırf Kuran ve iman hesabınadır. Ondandır ki, o harika halata mazhar olmuş biz biçareler, bu şemin pervanesi oldukça, hizbül-Kuran namına Gavsın himmet ve duasına ve cedd-i zişanı Peygamberimiz (sallAllah aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinin şefaatine, iltimasına ve nihayet Münzilül-Kuranın affına, himayesine mazhar olacağımıza da şüphe edilmemek lazımdır.
Allahü Zülcelal Hazretleri cümlemizi muhafaza buyursun. amin. Dareynde bais-i necatımız olan bu hizmeti bilkülliye terk edecek olursak, o zaman helakimiz muhakkaktır. Madem ki elimizde mafuv olduğumuza dair senedimiz yok. Bais-i feyzimiz Üstadımız Hazretlerinin bizlere şefkatından dolayı, keramet-i gaybiyeden haber verdikleri müjdeler, yalnız şevkimizi ve şükrümüzü arttırmaya vesile olmalı. İsimlerinin sarahaten zikredildiğini bildirmekle beraber, gösterdikleri ali feragat, cümlemiz için nazar-ı ibretle görülmeli ve cidden taklit olunmalıdır.
Yine emirlerindendir ki, bizler hizmetle muvazzafız, mükellefiz. Neticeyle değil. Bu Nurlu hizmette bizleri birleştiren Allahü Zülcelalden niyazım, haşirde de liva-yı Muhammedi (a.s.m.) altında haşir ve cem olmaklığımızdır.
اَللّٰهُمَّ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Müsaadenizle sadede geliyorum:
Otuz Birinci Mektubun Yedinci Lemasına esas olan üç ayet-i celilenin tefsiri harika bir tarzdadır. Bilhassa İkinci Vecihle Birinci Vechin ikinci ihbar-ı gaybi ciheti, işitilmemiş bir surettedir. Bu Mektubun Üçüncü Leması ki, كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ayetinin mealini ifade eden يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى cümlelerinin gösterdikleri iki hakikatten çok büyük feyiz aldım. Gariptir ki, bu mübarek eser, لَقَدْ صَدَقَ اللهُ رَسُولَهُ الرُّءْيَا بِالْحَق ayet-i celilesiyle başlamakla, sanki bu fakirin
gördüğü rüyaya bir işaret yapıyor ve diyor ki: Senin rüyanda gördüğün kamer, bu ayette bahis buyurulan rüyanın sahibi, İki Cihanın Fahri (sallAllah aleyhi ve sellem) Hazretlerinin bir parmak işaretiyle ve izn-i Hakla inşikak etmiştir. Şems onun hatırı için, On Dokuzuncu Mektupta beyan buyurulduğu üzere, bir saat hareketsiz görünmüştür, gibi mucizatını hatırlatarak, “Ey gafil, ittiba-ı sünnet et!” diyor. Bu rüyayı nakleden mektubumda, Otuz Birinci Mektubun Birinci ve İkinci Lemalarıyla, Yirmi Dokuzuncu Mektubun Birinci Remzinin Birinci Makamından gelen feyiz neticesi, ihtiyarsız yaptığım tabirin sonunda yazmış olduğum كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ ayet-i celilesinin bir nevi icazlı tefsirini beyan buyurmakla, mektubuma gayet latif ve çok muhteşem bir cevap verilmiş oluyor. Otuz Birinci Mektubun Dördüncü Lemasının Birinci Makamı “Minhacüs-Sünne” denmeye hakikaten layıktır.
Birinci nükte: Resulallah aleyhissalatü vesselamın ümmetine şefkatinin derecesini ve bihakkın şefiul-müznibin olduğunu göstermekle beraber, Süleyman Efendi merhumun Mevlid-i şerifindeki,
Tıfl iken ol diler idi ümmetin,
Sen kocaldın, terk edersin sünnetin
vecizesini hatırlatmakta ve ol Hazrete ümmet olanlara, sünnetlerine riayet lüzumunu ehemmiyetle ders vermektedir.
İkinci nükte: Cenab-ı Peygamber (sallAllah aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinin nesl-i mübareklerinin, ila yevmilkıyam Hasan ve Hüseyinden (radıyAllah anhüma) geleceklerini ve istikbalde çok mübarek zevatın da bu meyanda zuhur edeceklerini nazar-ı Nübüvvetle gördükleri için, bu iki hafidine bütün o nurlu zatlar hesabına şefkat göstermesi öyle bir tariftir ki, beşerin düşünmesiyle yazılmasına imkan yoktur.
Üçüncü nükte: Nass-ı kati ile sabit ve hadis-i Nebeviyle müberhen al-i Beyte muhabbete işaret etmekte, bu vazifeyi ifaya davet eylemektedir. Çünkü, İslamiyet bir vücutsa, bu vücudun belkemiği, muhakkak al-i Beyt ve başı her zaman Kitabullahtır.
Dördüncü nükte: Şiaları ilzam edecek kadar kuvvetli bir derstir. Bu şümullü dersten gaye ne olduğu, sonunda mükemmelen icmal edilmiştir.
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُوا emr-i celiline tevfikan, bütün müminler tevhide çağırılmıştır.
Keramet-i Gavsiyenin işaratını teyid eden remizleri defaatle okudum. Bu müjdeler hamd ve şükrümü arttırmıştır. Zenbilli Ali Efendinin hale çok uygun olan fıkrası hoşuma gitti. Latif tefeülünüz خِتَامُهُ مِسْكٌ kabilinden olmuştur.
Evet, Kurani bahçede her zaman başka renkte, başka letafette, başka tesirde hakiki cennet çiçekleri açılıyor. Bu mezherenin bülbülünü ve onun gönülleri teshir eden nağmesini dinleyen, meşk eden yoldaşlarına, dareynde selamet ve saadet ve muvaffakiyetler temenni ve niyaz eylerim.
Şairin zamana muvafık bir beyti:
Bir mevsim baharına geldik ki alemin,
Bülbül hamuş, havz tehi, gülistan da harap
Ben de derim:
Öyle bir bidalar devrindeyiz ki İslamın,
Bir bülbülü, bir gülistanı kalmış Kuranın.
Keramet-i Gavsiyeyi henüz kimseye okuyamadım. İçinde bu biçareden bahsedilişi, okumak hususunu düşündürüyor. Mübarek Ramazan bir an evvel bu isyankarların kadir-naşinasların elinden yakayı kurtarmaya çalışır vaziyette, süratle elimizden gitmektedir. İmam Ömer Efendi geçen sene, “Ramazanın Hikmetleri” eserinin Ramazan ayı geçtikten sonra gelişinden, benim gibi müteessir olmuştu. Bu Ramazanın birinci Cuma hutbesinde, ben de hazır olduğum halde, yüzlerce cemaate, bu nurlu hikmetlerden birkaçını hemen aynen okudu. Bu anda bu fakirde husule gelen şükür hislerini tarif edemeyeceğim.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Hulusi
– 182 –
Ahmed Hüsrevin fıkrasıdır.
Sevgili Üstadım,
Bu fakir talebenize teselli veren mektubunuzu aldım ve badet-takbil okudum. Ruhumda hasıl olan manevi yaraların ıztıraplarıyla çok müteellim olurdum. Herşeyden ziyade hürmet ettiğiniz ve ehemmiyeti dolayısıyla pek fazla itina ettiğiniz şeair-i diniyemize ve sizi severek, hahişle, fisebilillah emirlerinize itaat ederek size koşan talebelerinize sed çekmek suretiyle yapılan denaete ruhum sabredemiyordu. Bir an evvel Halıkına ulaşmak isteyen ruhumda, azim bir galeyan hissediyordum. Diğer taraftan da sizden malumat alamadığım için, ıztırapların altında fevkalhad eziliyordum. Zalimlerin kahrı için dergah-ı İlahiye iltica etmekle teselli bulmak isterken, işte bu mektubunuz, kaza ve kadere razı olmak suretiyle teselli ihsan ediyordu. Ben de سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا diyerek kahır talebinde bulunmayı bırakıyorum.
Ey sevgili ve müşfik Üstadım,
Her an duanıza muhtaç talebeniz, kendi hesabıma düşünürsem, ruhen bir parça istirahat ediyorum. Fakat Üstadım ve kardeşlerim hesabına düşünürsem, ıztırabım, yesim birden bine çıkıyor, ruhum feveran ediyor, yine Cenab-ı Hak hesabına, itaat etmek istemiyor.
Aziz Üstad,
alem-i İslama indirilen o azim darbeler, alem-i İslam hesabına sizin omuzlarınıza isabet ettiğini biliyorum. Böyle olmakla beraber, ulvi ruhunuz, ali hamiyetiniz, hadden efzun sabrınız, daha pek çok ve pek güzel hasletleriniz üzerinde en bariz izleri gözüken şefkatiniz, zalimler hakkında da hayır dua etmek oluyor.
Talebeniz
Ahmed Hüsrev
– 183 –
Babacan Mehmed Alinin fıkrasıdır.
Cenab-ı Vacibül-Vücud ve Tekaddes Hazretlerinin, Cibril-i Emin vasıtasıyla, ahirzaman Nebisi Peygamberimiz (a.s.m.) Efendimize gönderilen ve bugüne kadar muhafaza edilen Kuran-ı Hakimi hakikatiyle ve hak sözlerle, Hakkın yaratmış olduğu kullarına tercümanlık eden ve Hakkın rızası için gece ve gündüz dua eden, hakiki Saidden bir muhabbetname aldım ki, o da Üstadım Efendimin mektubudur.
Ciddi ve samimi dostumuz ve kardeşimiz bulunan asım Beye vardığımda müjdeledi. Beş dakika kadar görüştüm. Ve göndermiş olduğunuz emanetleri alırken öyle sevindik ki, bülbülün gül dalında seher vaktinde aşkından, ağzından çıkarmış olduğu nağmeler gibi işittik. Onun için birbirimizle ne konuştuğumuzu bilemedik. Bildiğim şu kadar ki: Yalnız ayrılırken, çok şükür Cenab-ı Allaha, böyle envar-ı Kuraniyeyi neşreden bir Üstadımız varken, hiçbir vakit saadetimizden mahrum kalmayız diye bildik.
Babacan
– 184 –
Zeki Zekainin fıkrasıdır.
Aziz ve sevgili Üstadım,
Üç haftaya yakın bir zaman oluyor ki, size mektup yazamadım. Her zaman olduğu gibi, şu günlerde dairede vazifenin çokluğu dolayısıyla, pek kıymetli olan uhrevi vazifelerim geri kalıyor ve bu cihetle teessürüm kafi gelmiyormuş gibi, bu hafta içinde işittiğim pek acı, elim bir haber, bir saika gibi beni beynimden vurdu. İşittim ki, Üstadım yılanların hücumuna maruz kalmış.
Ah, Üstadım! Vakit vakit tehacümlerine, taarruzlarına maruz kaldığımız bu menhus hainlerin zulmünden ne zaman azade kalacağız? Bu mülhid mütecavizler, haddini tecavüz etmeye başladılar. Artık tecavüzün bu derecesi fazladır. Bu itibarla, muazzam bir barika-i hakikatin zuhuru yaklaştığı iman ve itikadı, bizi teselli ediyor. Ne zaman ki, tahribat ve istibdad haddini aştı, uçurum kendini gösteriyor. “Büyük felaketler, güler yüzlü intibahlar doğurur” derler ki, pek musib bir söz. Herhangi bir hükumet zulmü ve istibdadı arttırdı; mazlum milletler istiklalini kazanıyor. Şu asırda dinsizlik ve tahribat fazlalaştı. İnşaallah, mazlum ve masum ehl-i imanın yüzü gülecek. Parlak bir hakikat güneşi tulu edecek.
Aziz Üstadım, nakıs kalemim, aciz lisanım, hissiyatıma tercüman olamıyor. Her dindaş gibi, benim de kalbim aziz imanımın aşkıyla çarpıyor. Hamdolsun, damarlarımızda dolaşan kan, binler senelik ehl-i hak ve imandan, irsen intikal etmiş bir mayadır.
Sevgili Üstadım, öyle anlar geliyor ki, hayat çok alçalıyor. Biz insanlar o derece eğilmek mecburiyetinde kalıyoruz. Bu fikrimle, nefsim hesabına bir hisse-i gurur aramıyorum. Menhus ve mülevves ellerin temiz bileklerimizi sıkması, sabır taşını çatlatacak kadar müellim bir hal değil midir? Tahribatın en müthiş zamanında hastalanan insaniyeti manevi ilaçlarla tedavi etmeye çalışırken, bize musallat olan hainlere mukabele etmek, acaba zavallı bir milletin sürükleneceği uçuruma sed çekmek için, çekilecek mezahim ve meşak, hayatın ind-i İlahide makbuliyeti için sabretmek, son dereceye kadar tahammül etmek… bu fikir fakirin hayli düşüncesi neticesi bulabildiği bir hakikat…
Sevgili Üstadım, şu günleri, düşünceler ve elemler içerisinde geçiriyorum. Hadiseyi birkaç ağızdan birbirini tutmayan rivayetler gibi, dallı budaklı olarak işittim. Bendenize hadisenin cereyanı hakkında lütfen bir haber veriniz. İnsan cünun getirecek!
Sevgili Hocam, siz herkes için, beşeriyet için, zararlı olan tahribat ve afatın önünü almak için, gece gündüz çalışınız, kendinizi tehlikeye atın da, acı acı tahkirata maruz kalın! Hayır, aziz Üstadım, hayır! Yüce dahi, hayır! Sizin nasibiniz bu değil. Size verilecek mükafat bu olamaz. Bu haletler, olsa olsa üç-beş dinsizin ve birtakım Cehennem yolcularının çılgınlığıdır. Bu hale sabretmek ve ehemmiyet vermemekle, pek yüce mükafatlara mazhariyetler kesb ediyorsunuz. Siz asla ve kata müteessir olmayın. Ne kadar vahşiyane ve zalimane olursa da, dönüp arkanıza bakmayın. Size açılan manevi alemlerin kapılarına doğru ilerleyin. Yürüyün, yürüyün, ta namütenahi yürüyün. Gittiğiniz yerlerde, uzaklaştığınız alemlerde bizim gibi yaralı, aciz, zaif, pür-kusur, kemter biçareler için de, müebbed bir istirahat ve saadet yatağını hazırlayın.
Zekai
– 185 –
Zekainin fıkrasıdır.
Kalbim derin bir ihtiyaç ve iştiyak içinde, şu mübarek günlerde, Üstadımın ziyaretini arzu ediyor. Nasıl ki, yaz günlerinin sıcak demlerinde bilumum nebatat, yağmura ihtiyaç hissederse, Zekai de Üstadımın nasihatlerine ve telkinlerine öylece müştak ve muhtaçtır.
Üstadım, eyyam-ı mübareke pek çabuk gelip geçti. Benim gibi manevi yaralarından mecruh biçareler, böyle mübarek günlerde, elbette kusurlarının affını ve meşru emellerinin husulünü, Hallak-ı alemden temenni ve niyaz etmişlerdir. Cenab-ı Allah, mah-ı gufranın kudsiyeti hürmetine, kusurlarımızı af ve mağfiret eylesin. amin.
Sevgili Üstadım, bu defa üç gün izinle Atabeye gidip, ebeveynimi ve ahiret dostlarımızı ziyaret ettim.
Ah, Üstadım, bazan zahiri hadisat insanı çok düşündürüyor. Gayr-ı ihtiyari, ruhu garip ve rikkatle karışık bir ıztıraba düşürüyor. Bu anlarda, hayatın kararsızlıklarından mütevellid yeis, bizi müteessir ediyor. Şefkat ve merhamete hasret çekiyoruz.
Üstadım, öyle zannediyorum ki, acizleri, hayatın ihtilata mecbur eden ahvalinden uzaklaşamadıkça, kalbim aramgah-ı lezzetinde tam bir sükunu bulamayacak. İnşaallah, duanızın himmetiyle, o anlara da selametle vasıl olacağım. Bu hissiyatımı izah etmek, anlaşılmış bir ruh için zaid değil midir?
Aziz Üstadım, emsal-i kesiresiyle Üstadımızın riyaseti altında müşerref olmaklığımızı dilediğim Îd-i Fıtrınızı tebrik vesilesiyle, takdim-i ihtiramat eyler, muhterem ellerinizden ve ayaklarınızdan öperim, sevgili Üstadım.
Günahkar talebeniz
Zekai
– 186 –
ahiret hemşirelerimden Müzeyyenenin fıkrasıdır.
Sevgili Üstadım,
İki aya yakın zamandan beri, gelen ahiret kardeşlerle selamınızı alıyorsam da, benim gibi acize bu talebenin, sizin her vakit nurlu nasihatlerinizi dinlemeye ihtiyacı olduğundan dolayı, haftaları bütün mahzuniyetle geçiriyorum. Evet, zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları, nurlu risaleleri okumakla teskin ediyorum. Zaman oluyor, kalbim mütemadiyen ağlıyor. Hele şu mübarek Ramazan, birkaç müfsidin kalbimize saldığı hançerin acısını kalben, bütün gün için için ağlamakla geçiriyoruz.
Nihayet, aldığım bir haber üzerine, yine eskisi gibi ahiret kardeşlerimizin, sizi ziyaret etmekten mahrum olmadıklarından memnun oldum. Yalnız mübarek ibadethanenin ve bütün ehl-i iştiyakın sizin duanızdan mahrum kaldığına çok acıyorum. Hattımın noksanlığı ve zaifliği dolayısıyla risaleleri yazamadığımdan beni affediniz. “Şu zamanlarda dünyayı sevmez olduğumuz halde, kurtulamadığımıza çok müteessirim. Issız sahralar, susuz çöller, kimsesiz yerler ruhumuzun meskeni oluyor. Hayalen oralarda dolaşıyoruz. Evet, birşey arıyoruz. Heyhat! Aradığımız gün hem çok uzak, hem çok yakın görülüyor. Daha ne kadar bu hal içerisinde çırpınacağız?” diye feryad eden kardeşlerimizin hissiyatına bu acize, bu fakire iştirak ediyorum.
acize talebeniz
Müzeyyene
– 187 –
Ahmed Hüsrevin fıkrasıdır.
Senelerden beri zalimlerin pençe-i zulmünde inleyen bu biçare Müslüman kardeşlerinizle geçirmekte olduğunuz bu mübarek bayramın belki dokuzuncusunu hücra köşelerinde, dostlarınızdan uzak, akraba ve taallukatınızdan mahrum bir vaziyette, teali ve terakkisi için çalıştığınız cemiyet-i İslamiyye arasından uzaklaştırıldığınız bir halde geçireceğinizi hatırladıkça yüreğim parçalanıyor, ruhum azim bir elemle yanıyor, gözlerimden yaşlar dökülüyor. Kalbimden yükselip gelen bir ses, “Ağla, hem çok ağla! Belki rahmet-i İlahiyenin nüzulü ve alem-i İslamın saadet ve selameti için ağlayanlarla beraber ağla” diyor…
Bu anda kalb gözüm, bu hüzne iştirak ederek, Dicle ve Fırat ve Nil-i Mübarek gibi alem-i gayb vadilerinde sular akıtarak ağlıyor.
Ah, sevgili Üstadım! Ehl-i gaflet gülerken, ehl-i ilhad nefsi müştehiyatları arkasında koşarken, biz ne acı hayatlarla karşılaşıyoruz! Ah, sevgili Üstadım! Cenab-ı Hak bize saadet vermeyecek mi? Acaba bugün daha çok uzayacak mı?
İhtiyarsız kendime sorduğum bu suallere yine kendim cevap verirken, teenni ve sabır tavsiye ediyorum. Ve sırr-ı اِنَّا اَعْطَيْنَا tebşiratıyla müteselli oluyorum.
Ey kıymettar Üstadım, sizin hüznünüze, huzurunuzda olduğum halde iştirakimi istiyordum. Öyle hissediyorum ki, ruhen hiç de uzak değilim. Bazan kendimi unutuyorum. Güya kanatsız tayeran ediyor, koca çınar ağacının arasından girerek meclisinize dahil oluyorum.
Sevgili Üstadım, Halıkımdan ebediyen razı olmuşum. O da sizden ebediyen razı olsun. Maalesef ziyaretinizle müşerref olamıyorum. Buna bedel Bekir Beyle takdim ettiğim ve arzu edilen şekilde yazamadığım İcaz-ı Kuranın sahifelerini açtıkça, hakir talebenizin her sahifeye mukabil ellerinizden öpmekte olduğumu kabul buyurmanızı istirhamla, sıhhat ve selamet ve muvaffakiyetiniz için dua ederek, el ve ayaklarınızdan öperim, efendim hazretleri.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Talebeniz
Ahmed Hüsrev
– 188 –
Sabri Efendinin fıkrasıdır.
Dün Eğirdire gittim. Hulusi Beyin ihlaslı ve sadakatli mektubunu getirdim. Nurani kalb ve ruhtan cuş eden şu mektubun muhteviyat ve münderecatını bu fakir de tekrar ederim. Kendi hesabıma takdim ediyorum. O muhterem kardeşime bedel fakire, madem ki, Üstad-ı Muhteremim, sani-i Hulusi ismini vermiş. O halis imza sahibinin halfinde bu fakir de görünse, ifadatına iştirak etse, irsiyet-i maneviyesi daha iyi sabit ve zahir olur, emel-i acizanesini esas gaye ve maksat bildim, efendim.
aciz talebeniz
Sabri
– 189 –
Aydınlı İsmailin fıkrasıdır.
Sizin tatlı Sözlerinizi yazmaya başladım ve yazmaya doyamıyorum. Ve sizin tatlı Sözlerinizi yazmaya başladığım anda, ruhumda bir ferahlık hissediyorum. Aynı zamanda sizi hiçbir türlü unutamıyorum. Ve daima sizin mektubunuzu yazmak istiyorum.
Talebeniz
İsmail
– 190 –
Aydında Doktor Şevketin fıkrasıdır.
Üstad-ı azamım Efendim
Nurani ve çok kıymettar eserlerinizi okuduk, nurlu ve feyizli eserlerinizin tesiriyle parlayan kasvetli kalblerimizle, siz Üstadımıza ebediyen minnettar ve medyun-u şükran bulunduğumuz gibi, Risaleleri bizlere okutturmaya ve yazdırmaya sebep olan, Hafız Zühdü Efendi kardeşimizi de, daima hayırla yad etmekten kendimizi alamıyoruz. Kendilerine fiyat takdir edilemeyecek derecede kıymete malik bulunan muhterem Risalelerinizi yazıp ikmal etmemize, Cenab-ı Hakkın bizi muvaffak kılması için, Üstad-ı Ekremimizin dua ve himmetlerine muhtaç bulunuyoruz.
Talebeniz
Doktor Şevket
– 191 –
Ahmed Hüsrevin fıkrasıdır.
Sevgili müşfik Üstadım Efendim Hazretleri,
Arz-ı hürmet ve iştiyakla el ve ayaklarınızdan öperim. Hulusi Beyin suallerine verilen cevaplara ait cihandeğer kıymetli, nurlu, feyizli sözlerinizi iki gün evvel aldım. Suallerin cevapları o kadar latif idi ki, ne okumaya doyabildim ve ne de idrakim kadar olsun hakkıyla kavrayabildim.
Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin makbulinden olduğu halde, hatasının ve her kitabında mühdi olamamasının esbabı, o kadar amik bir şekilde ve o derece ince bir tarzda izah buyuruluyor ki, bu ali dersinizi sair kardeşlerimle beraber okudum. Dedim: “Aziz kardeşlerim, bu ali dersten istifade ediyor, mühim birşey anlıyorum; fakat zübde edemiyorum, zihnimde toparlayamıyorum. Siz ne dersiniz?”
Hazırun, dersimizin yüksekliğine işaret ederek, İslamiyetin ardı ve arkası kesilmeyen hücumlara maruz kaldığı bir zamanda, bu nurlu eserlere kavuştuğumuzdan dolayı, binler teşekkür ettik. Bilhassa doktora verilen son cevap haşiyesinin letafeti, yüzümüzde asarını göstermişti.
Bir taraftan hınzır etinin hurmeti esbab-ı illeti, gayet güzel bir surette izah edilmiş, diğer taraftan da ali müfekkirenizden parlayan nurlarla, hem de pek yakında dünyanın ufuklarında İslamiyetin güneşinin parlayacağına işaret buyuruyorsunuz. Cenab-ı Hak sizden hadsiz, hesapsız razı olsun.
Sevgili Üstadım, aciz talebeniz, bu acziyle manevi himmetinize iltica ediyorum. Ve öyle ümit ediyorum ki, Hallak-ı Kerimim beni ihtiyarım olmayarak istihdam ettiği bu vadide, duanız himmetiyle, inşaallah bir idrak ve bir kabiliyet ihsan buyuracaktır.
Hakir talebeniz
Ahmed Hüsrev
– 192 –
Saidin bir fıkrasıdır.
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, fedakar ve vefadar kardeşim Kürd Bekir Bey,
Maatteessüf, bilmecburiye nahoş ve malayani sayılacak bir bahis söyleyeceğim. Fakat bu bahsim, hakiki hamiyetperver Türkçülere karşı değil, belki frengilik hesabına sahtekar bir surette Türkçülüğü kendine perde eden mütecavizlere karşı söylüyorum. Şöyle ki:
Mülhid münafıkların en son ve alçakça ve vicdansızca aleyhimizde istimal ettikleri bir silahı şudur ki, diyorlar: “Said Kürdtür; bir Kürdün arkasında bu kadar koşmak hamiyet-i milliyeye yakışmaz.” Ben bu münafıkların vicdansızca desiselerine karşı değil, belki safdillerin temiz kalbleri bunların sözleriyle bulanmamak için diyorum ki:
Evet, ben başka memlekette dünyaya gelmişim. Fakat Cenab-ı Hak beni bu memleketin evladına hizmetkar etmiş ki, dokuz sene mütemadiyen bu memleketteki milletin ondan dokuz kısmının saadetine kendileriyle hizmet ettiğim, bu havalideki insanlara malumdur.
Hem ben bu memlekette Hulusi, Sabri, Hafız Ali, Hüsrev, Refet, asım, Mustafa Çavuş, Süleyman, Lütfü, Rüşdü, Mustafa, Zekai, Abdullah gibi yirmi-otuz Müslüman Türk gençlerini adeta yirmi-otuz bin millettaşlarıma tercih ettiğimi ve onları o otuz bin adam yerine kabul ettiğimi, bu dokuz senedeki Türkçe asar ile ve hizmetle göstermişim.
Evet, ben bin gafil ve ami Kürdü, bir Türk olan Hulusiye karşı tutmadığımı ve bin cahil Kürdü, birer Türk olan asım ve Refete mukabil görmediğimi ve bir genç olan Hüsrevi bin ami Kürtle değişmediğimi ehl-i dikkat ve benim ahvalime muttali olanlar tasdik ettikleri halde, frengilik namına ve ilhad hesabına, Türkçülük perdesi altında, sahtekar bir milliyetperverlik suretinde ve hodfuruşluk cihetinde bana tecavüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki, ben millet-i İslamiyenin en mühim ve mücahid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine binler Türk kadar hizmet ettiğime binler Türk şahittirler. İşte bana Kürd diyen ve ittiham eden, zahir hamiyetperverlik gösteren sahtekarlar, bu millete ne gibi hizmet ettiklerini göstersinler.
Bu firavuncukların enaniyetini kabartan mahviyetkarane söz söylemek caiz olmadığından, bilmecburiye o mütekebbirlere karşı izzet-i ilmiyeyi muhafaza etmek için, söylenmeyecek ve izharı münasip olmayan uhrevi hizmetlerimi Cenab-ı Hakkın affına güvenerek izhar ettim.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursi
– 193 –
Zekainin fıkrasıdır.
Aziz Üstadım,
Bu elim hadisat hususunda sabır ve tevekkülden bahsetmek, bilirim ki, zaiddir. Esasen bizim gibi hayatın cüzi ıztırabından ah ü enin eden kemterlere, sabır ve tevekkül gibi define-i saadet ve necatın kıymetini siz öğrettiniz. Hamd olsun, günden güne bu kelimelerin mefhumunu daha iyi kavrıyoruz ve takdir edebiliyoruz. İlk zamanlarda, yani Nurlara çok uzak olduğumuz gaflet zamanlara, hayatta, hadisatta, herşeyde sabır ve tevekkül bizlere zahiren acı ve kabil-i hazım değil gibi geliyordu, öyle görüyorduk. Fakat bu hususatı bihakkın telkin ve tenvir buyuran Üstadımızın irşadı, bizim nazarımızda sathi ve zahiri şeyleri silmektedir. Bu fakirin ve günahkarın en ziyade medar-ı süruru olan birşey varsa, o da ancak akıl ve fikir ve bahr-ı muhit-i kebirden bir katre nisbetinde kalb gözüyle hakiki nurları görüp muvakkat bir an ve zaman için mütelezziz olmasıdır.
Sevgili Üstadım, hamd olsun, kardeşlerimiz fikren ve ruhen hal-i terakkidedirler. İnşaallah, manen ve nazar-ı İlahide de terakki ediyorlar. Yirmi Yedinci Mektup gittikçe coşan berrak bir şelale gibi çağlamaktadır. Yegane arzum ve emelim, tarik-i selamet saliklerinin kesretini ve elimizdeki mecmua-i hakaikin daha çok kıymetli ve temiz ellerde dolaştığını görmektir. İnşaallah, zaman bu mukteza-yı hak ve hakikati icra edecektir. Acizleri, bu ümit ve intizarla hayırlı akıbeti Cenab-ı Haktan temenni ediyor. Ve şimdilik gayyur, sadık, müttaki ağabeylerim ve kardeşlerimin meziyetleriyle ve temiz kalbleriyle ve hüsn-ü niyetleriyle iftihar ediyorum. Nurlarla, projektörlerle, semavi yıldızlarla ezeli bir iman gibi manevi toplarla mücehhez olan sefine-i maneviyemizin şu zamanın dalgalarından, kasırgalarından azade kalmasını Cenab-ı Hallak-ı alemden yalvarırken, müteveccih olduğumuz, hilkat-ı alemlere bais ve badi olan iki cihan serveri, acizlerin senedi Cenab-ı Peygamber aleyhissalatü vesselam efendimizin ve etbaı ezvacının sefinemizin erkan ve etbaıyla müttefik olduğu ümit ve imanını besliyorum. Acizleri ise, manen her an zarar ve ziyan içinde bir taraftan ıslah-ı hal edememiş, hasara uğrayan mukaddes bilgilerin tashih ve takviyesine muhtaç, diğer taraftan nefsin hücumuna maruz ve huzuzatına müptela, öbür taraftan günahlarına mukabil olmayan cüzi bir ubudiyetin saadet-i ebediyeyi bihakkın temine kafi gelemeyeceğinden korkup kusurlarımın cezasının tahayyülünden an bean müzmahilim. Bizler kendi ubudiyetimiz ve bu nakıs hizmetimizle bize delil, bir mürşid ve bir şefi olmadıkça saadet-i ebediyeye vasıl olmak ne kadar uzak! Heyhat, hayat-ı dünyeviye düm düz değil. Hissiyat-ı beşeriye tebeddüle pek müstaid.
Aziz Üstadım, madem ki bizi talebeliğinize ve kardeşliğinize, hatta kabule layık olmayan vatandaşlarınızı ve mecruhları huzurunuza ve arkadaşlığınıza kabul buyurdunuz. Ve bizim yaralarımıza deva olacak semavi eczahane-i kudsiyeden ilaçları bize gösteriyor ve istimal ediyorsunuz. Lütfen şu aciz talebelerinizin feryatlarına acıyarak bir an evvel bizi tedavi edin de yaralarımız kabuklansın, kurusun. Ondan sonra esas mühim vazifelerimizi ifa etmeye başlayalım. Bizim yaralarımıza deva olacak iksirler ve tiryaklar sizde mevcut iken şifayı ve delalet-i aliyelerini zat-ı fazılanelerinden umarız.
Sefine-i maneviyenizin ilanat müvezzii talebeniz
Zekai
– 194 –
Galibin Farisi fıkrası
(Keramat-ı Gavsiye münasebetiyle yazmış.)
كِيسْتَمْ مَنْ چ و يَكِى عَاجِزُو بِى تَابُ وزَبُونْ … دِلْحَزِينْ سِينَه پ رْ آلامُ و سَرَمْ مَسْتِ جُنُونْ
اَزْ غَمِ فِرْقَتِ دِلْدَارِ بَسِى پ ويَنْدَمْ …. كَسْ نَمِى بُوَدْ دِلِ زَارِ مَرَا رَاهِنُمُونْ
سَالَهَا دَرْ اَلَمِ هَجْرِ پ َرِيشَانْ بُودَمْ …. نَهَ يَكِى يَارِ مُوَافِقْ نَهَ يَكِى جَامِ سُكُونْ
رَاهِ بِيهُودَىُ مَنْ گ مْ شُدَه بُودْ آنِ بَآنْ …. دَرْ سَرَمْ شَوْقِ جُنُونْ بُودْ شَبُ و رُوزِ فُزُونْ
عَاقِبَتْ دَسْتِ قَضَا هَادِئِ بِهْبُدَمِ شُدْ ….. هِمَّتِ زُمْرَهِ مَرْدَانِ خُدَا جِلْوَ نُمُونْ
چ ِه نَوَازِشْ كِه: دِلَمْ يَافِتَه دَرْسَايَهِ پ ِيرْ …. شُدَمْ اَلْحَاصِلْ اَزْدَوْلَتُ و لُطْفَشْ مَأْمُونْ
بَخْتِ نَاسَازِ مَرَا سَازِئِ اَقْبَالِ رَسِيدْ …. دِلِ بِيچ َارَهِ مَنْ شُدْ زِفُيُوضَشْ مَمْنُونْ
نيِسْتْ عَجَبْ خَاكِ سِيَهْ لَعْلِ شَوَدْ دَرْپ ِيشَشْ ….نُورِ حَقَّسْتْ هَمَانْ اِينْ نَهَ فِسَانَه نَهَ فَسُونْ
دَرْ زَمِينِ اَهْلِ حَقْ اَنْوَارِى تَجَلاَّىِ خُدَاسْتْ … پيِشِشَانْ مَاضِىُ واٰتِى هَمَه يَكْ نُقْطَهِ نُونْ
اٰنْ چ ِه مَاضِيِسْتْ بِخَوانَنْدِ بَدِلْ هَمْ چ ُوكِتَابْ … حَالُ وَآِ تِى هَمَه يَكْ شِيوَه شَوَدْكُفُّ و كُمُونْ
دِلِ شَانْ آيِينَهِ اٰيَتِ لَوْحِ مَحْفَوظْ …. زَانْ سَبَبْ نِهَانْ اَزْدِلْ شَانْ كُنْ فَيَكُونْ
اٰنْ چ ِه دِيدَنْدُو بِكُويَنْدْ خُدَا آمُوزَدْ ….. آلَتُ و قُدْرَتِ حَقَّنْدْ مُكَمَّلْ مَوْزُونْ
هَانْ دَرْ نُسْخَهِ تَوْرَاتْ ثَنَاىِ مَحْمُودْ …. هَانْ دَرْ لَوْحِ زَبُورْ وَصْفِ مَسِيحَا اَفْزُونْ
وَصْفِ اَصْحَابِ مُحَمَّدْ هَمَه دَرْ اِنِجِيلَسْتْ …. اِينْ چ ِه بِنِيشْ هَمَه اَزْوَحْىِ خُدَاىِ بِي چ ُونْ
بَازِ دَرْ اَهْلِ وَلاَيَتْ تُو بِينِى اِينْ رَازْ …. دَادَه اَزْ خَبَرِآ تِى پ َيَامِ مَقْرُونْ
خَبَرِ كُلْشَنِى مِى دَادْ جَلاَلِ رُومِى …. شَيْخِ اَكْبَرْ خَبَرِ مِصْرِى دِهَدْ اَمْرِ بَكُونْ
اَحْمَدِ جَامْ دِهَدْ اَزْ اَحْمَدِ فَارُوقِى خَبَرْ …. مَنْ كُدَا مَشْ بِشُمَارَمْ كِه زِاَعْدَادِ فُزُونْ
هَرْيَكِى كُفْتَهْ خَبَرْ رَمْزُو اِشَارَتْ كَرْدَنْدْ …. پ ِيشيَانْ اَزْ پ َسِبَانِ دَادَه نِشَانِ سَيَكُونْ
بَاخُصُوصْ مَرْدِ خُدَاحَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ …. غَوْثِ اَعْظَمْ قُطْبِ دَائِرَهْ كُنْ فَيَكُونْ
پ سْ اِشَارَتْ دِهَدْ اَزْحَالَتِ آ تِى جِهَانْ …. هَرْ چ هِ دِيدَ سْتْ بِكُفْتَسْتْ بَيَانِ مَسْنُونْ
كُفْتِ دَرْ نَظْمِ تَجَلّٰى كِه شَوَمْ حِرْزِ مُرِيدْ ….اَزْ شَرُو فِتْنَه نِكَهْبَانِ مُرِيدَمْ مَأْمُونْ
كَرْدَه اَزْ فِتْنَهِ جَنْكِيزُو هُلاٰكُو اِخْبَارِ …. بِنْكَرَدْلِيكِ رُمُوزِ سُخَنَشْ تَا بِكُنُونْ
خَبَرِ فِتْنَهِ اِينْ دَورْ زُنُطْقَشْ پ َيْدَا …. يَافِتَه اَزْ رَمْزِ اُو اَرْبَاب يَقِينْ سَرْفُزُونْ
فِتْنَه دَوْرِ كِنُونْ چ ُونْكِه زِحَدْ اَفْزُو نَسْتْ ….زِشِرَارِ شَرُّو فِتْنَه شُدَه جَيْحُونِ هَامُونْ
اَهْلِ دَانِشْ هَمَه سَرْجَيْبِ قَبَامِيْكَرْدَنْذ عَرْص …. َهِ دِينِ زِمَرْدَانْ شُدَه خَالِى مَشْحَونْ
دِيدَهِ دَهْرِنَدِيدَسْتْ بَدْبِينْ دَغْدَغَه هِي چ ْ …مِى رَوَدْرُودِ فِرَاتْ خَلْقِ هَمَه تَشْنَه نُمُونْ
دَرْهَمَه هِي چ ْ عَصْرِ فِتْنَهِ اِينْ دَوْرِ نَبُودْ …. اَكْثَرِ خَلْقِ شُدَه حَالِ زَمَانْرَا مَفْتُونْ
مُلْحِدَانْ رُوزُ شَبِ اِيجَادِ فِتَنْ مِى كَرْدَنْدْ …. زَهْرِ خَنْدَ نَكُنَدْ بَلْكِه بِكِرْيَدْ مَجْنُونْ
بَرْبَدِينْ فِتْنَه اُو شَرْ حَضْرَتِ اُسْتَادِ سَعِيدْ ………جَبْهه بِكِرِفْتْ خُوشَامَرْدِ سَعَادَتْ مَقْرُونْ
تِيغْ سَرْتِيزِ شُدَه دَرْكَفِ اُو چ ُونْكِه قَلَمْ ….كِلْكِ اُوزُمْرَهِ اِلْحَادِ هَمَه كَرْدَه زَبُونْ
هَيْبَتِ دِينِ زِكُفْتَارِ خُوشَشْ پ َيْدَا شُدْ …. هَرْكِه اِينْ نُورِ نَبِينَدْ شَوَدْ اِذْعَانَشِ دُونْ
پ سْ اِشَارَتْ دِهَدْ اَزْحَالَتِ آ تِى جِهَانْ …. هَرْ چ هِ دِيدَ سْتْ بِكُفْتَسْتْ بَيَانِ مَسْنُونْ
كُفْتِ دَرْ نَظْمِ تَجَلّٰى كِه شَوَمْ حِرْزِ مُرِيدْ ….اَزْ شَرُو فِتْنَه نِكَهْبَانِ مُرِيدَمْ مَأْمُونْ
كَرْدَه اَزْ فِتْنَهِ جَنْكِيزُو هُلاٰكُو اِخْبَارِ …. بِنْكَرَدْلِيكِ رُمُوزِ سُخَنَشْ تَا بِكُنُونْ
خَبَرِ فِتْنَهِ اِينْ دَورْ زُنُطْقَشْ پ َيْدَا …. يَافِتَه اَزْ رَمْزِ اُو اَرْبَاب يَقِينْ سَرْفُزُونْ
فِتْنَه دَوْرِ كِنُونْ چ ُونْكِه زِحَدْ اَفْزُو نَسْتْ ….زِشِرَارِ شَرُّو فِتْنَه شُدَه جَيْحُونِ هَامُونْ
اَهْلِ دَانِشْ هَمَه سَرْجَيْبِ قَبَامِيْكَرْدَنْذ عَرْص …. َهِ دِينِ زِمَرْدَانْ شُدَه خَالِى مَشْحَونْ
دِيدَهِ دَهْرِنَدِيدَسْتْ بَدْبِينْ دَغْدَغَه هِي چ ْ …مِى رَوَدْرُودِ فِرَاتْ خَلْقِ هَمَه تَشْنَه نُمُونْ
دَرْهَمَه هِي چ ْ عَصْرِ فِتْنَهِ اِينْ دَوْرِ نَبُودْ …. اَكْثَرِ خَلْقِ شُدَه حَالِ زَمَانْرَا مَفْتُونْ
مُلْحِدَانْ رُوزُ شَبِ اِيجَادِ فِتَنْ مِى كَرْدَنْدْ …. زَهْرِ خَنْدَ نَكُنَدْ بَلْكِه بِكِرْيَدْ مَجْنُونْ
بَرْبَدِينْ فِتْنَه اُو شَرْ حَضْرَتِ اُسْتَادِ سَعِيدْ ………جَبْهه بِكِرِفْتْ خُوشَامَرْدِ سَعَادَتْ مَقْرُونْ
تِيغْ سَرْتِيزِ شُدَه دَرْكَفِ اُو چ ُونْكِه قَلَمْ ….كِلْكِ اُوزُمْرَهِ اِلْحَادِ هَمَه كَرْدَه زَبُونْ
هَيْبَتِ دِينِ زِكُفْتَارِ خُوشَشْ پ َيْدَا شُدْ …. هَرْكِه اِينْ نُورِ نَبِينَدْ شَوَدْ اِذْعَانَشِ دُونْ
– 195 –
asım Beyin fıkrasıdır.
Otuz Birinci Mektubun Dördüncü Leması olan Minhacüs-Sünne, elhak çok kıymettar ve emsali bulunmayan bir risale-i şerifedir. Takdir ve tahsine bihakkın elyak, medih ve senaya şayeste olup, ne kadar medhedilse yine azdır. Her gören ve her okuyan ve dinleyen meftun oluyor. Hatta meşrepçe Alevilik, Sünnilik cihetinde müfrit olanlar bile, son derece takdir etmektedirler. Müfrit meşreplerin birbirine karşı adamları dahi, hiç itiraz edemeyip münakaşa kapısı açamıyorlar.
asım
– 196 –
Ahmed Hüsrevin fıkrasıdır.
Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin meşrebini izah edip noksaniyetini beyan eden nurlu beyanatınızdan çok istifade ettim. O meseleye ait evvelki dersinizden anlayamadığım cümleler ve karanlık noktalar, bu defa başka bir tarza çevrilerek karşıma çıktığını hissettim. Ve güzel yüzlü hakikatlerini görmeye başladım. Elhak, pekçok tefeyyüz ettim. Kardeşim Refet Beyle beraber okuduk. Üstadımıza minnettarane teşekkürler ettik. Cenab-ı Hak, size layık olduğunuz ecr-i kesiri ihsan etsin. amin.
Ahmed Hüsrev
– 197 –
Babacan Mehmed Alinin fıkrasıdır.
Ey benim ruh-u canım Üstadım Hazretleri,
Size karşı hakkıyla talebelik vazifesini ifa edemiyorum ve Risale-i Nura tam hizmet edemiyorum. Çünkü Risale-i Nurla tezahür eden kuvvet ve kudret, zekavet, esrar ve envarı düşündükçe, tefekkür ettikçe kendimden geçip, bihuş kalıyorum. Öyle yüksek yerlere çıkamıyorum. İnşaallah, Cenab-ı Hakkın izniyle, kullarına bahşetmiş olduğu en kıymettar cevahirden bin kat ziyade kıymetli bulunan Kuran-ı Hakimin sırlarını izhar eden risalelerden gücüm yettiği kadar istifadeye çalışacağım. Gündüz derd-i mAyşetle vakit bulamadığımdan, gecenin bir kısmını o Nurlarla ışıklandıracağım.
O Nurları yazdıkça kalemim ve kalbim gayet şirin ve ruhani bir sevinç hissediyorum. Cenab-ı Hakka nasıl hamd ve şükredeceğimi bilemiyorum. Bazan o Risale-i Nurun envarına karşı ihtiyarım elimden gidiyor. Gafletli geçmiş zamanımı düşündükçe mahzun ve mükedder bulunuyorum. Bu Nurları bulduktan sonra istikbalimi gördükçe kahkahayla gülüyorum, ferah oluyorum ve müferrah oluyorum. On beş senedir böyle bir hizmeti arzu ediyordum. Dünyanın çok safahat-ı hayatını ve zevkiyatını gördüm. Bu ebede karşı arzuyu tatmin ve işba etmiyordular.
İşte tam o arzuyu tatmin ve temin edecek gıdayı Risale-i Nurda buldum, elhamdü lillah. Şimdiye kadar nefsim dünyanın zahiri zevklerine kapılmış ve beni diğer bir alemin zindanlarına kadar sevk etmeyi kurmuş ve bir derece muvaffak olmuştu ve bana binmişti. Şimdi وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِير olan Cenab-ı Mevla ve Tekaddes Hazretlerine hadsiz hamd ve şükrediyorum ki, Said isminde bir zatın vasıtasıyla esrar-ı Kuraniyeyi benim imdadıma yetiştirdi. Nefs-i emmarenin o beliyesinden kurtuldum. On beş senedir, hakikate giden yolu aramak için çok kapılar çaldım. Çoklarında dünyaya ait ziynetleri gördüğümden geri çekildim. Fakat lillahilhamd, tam bir kapı buldum. Cenab-ı Hak beni o kapıya tam hizmetkar yapıp sebat versin. Bu zulmetli asırda hakaik-i imaniyenin envarını neşreden Risale-i Nur, ne derece parlak olduğu ve herkese menfaatli bulunduğu inkar edilmez. İnkar edilse, bilmemezlikten ve anlamamazlıktandır. Anlayana sivrisinek saz gelir, anlamayana davul zurna az gelir. Cenab-ı Hak gözlerimizin perdelerini kaldırsın, hakaiki hakkıyla bize göstersin. amin.
Babacan Mehmed Ali
– 198 –
Binbaşı Asım Beyin fıkrasıdır.
Muhterem Üstadım Efendim,
Her defa olduğu gibi, bu kere de, namüstehak olduğum halde hakk-ı fakiranemde lütuf ve ibzal buyurulan iltifatat-ı binihaye bu fakiri mestediyor. Ne yapacağımı şaşırıyorum. Ancak Cenab-ı Lemyezel Hazretlerinin lütf u kerem ü ihsanına hamd-ü şükr ü sena ederek risale-i şerifelere sarılıyorum. Ve lezzet alıp, siz Üstadımı karşımda ve yanımda bulup mütehayyir ve mütefekkir olarak bahr-i sürura dalıp gidiyorum. Ve bu halin devam ve tezyidini eltaf ve inayet-i Sübhaniyeden niyaz ediyorum. Nasıl etmeyeyim, ya Hazret? Fakire bunca iltifattan başka, hele bu defaki lütufnamelerinin başına, birçok tavsiften sonra “Hizmet-i Kuraniyede kuvvetli arkadaşım ve tarik-i Hakta ve ebed yolunda enis yoldaşım” kelimat-ı latifesi, bu cihan-kıymet kelamlarınız, benim gibi fakir, hakir, muhtaç bu kardeşinize karşı ibzal ve himmet buyurulması, sizin büyüklüğünüze ve daha doğrusu Gavs-ı azam Şeyh Geylani (kuddise sırruhul-ali) Hazretlerinin teveccüh, dua, himaye ve muhafazası olduğuna nasıl iman etmeyeyim? Nasıl ki, bu defa Gavs-ı azamın ihbarat-ı gaybiyesi risale-i şerifesini gördüm, okudum, yazdım. Gavs-ı azam, azam-ı aktab olduğunu bilir ve kalben tasdik ederiz ve ziyade muhabbet etmekte iken, bu defa bu kanaat, bu muhabbet tasdikimi kat-ender-kat ziyadeleştirdi ve takviye etti. Ve Şeyhe iman ve muhabbetimi habl-i metin ile bağladı. Nasıl bağlanmayayım? Bu keramet ve ihbar-ı gaybisi ki, hakikat fışkıran ve ruha hayat bahşeden sözleri söyleyen, haber veren öyle bir sahib-i menba-ı keramat ve hakikat olan Gavs-ı azam, Üstadımın üstadıdır.
İşte bu keyfiyet, Üstadıma olan incizap, merbutiyet ve teslimimi bir kat daha tarsin etti ve yıkılmaz ve tahrip edilmez bir kala hükmünü aldırdı. Madem bu fakir, bu muhkem kaladayım, hariçten ve hiç kimseden pervam yok. Ve haricin taarruz ve kıyamına da mukabil taarruz ve hücumlar his ve kuvvetini elde ettim. Lütuf ve inayet-i Bari ile, Gavs-ı azamın teveccüh ve duasıyla siz Üstadıma kavuştum. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Bari Teala ve Tekaddes Hazretlerinden dilerim ve niyaz eylerim ki, ahir ömrüme kadar bu yolda hatve-endaz olayım ve buyurulduğu gibi “sıddık, fedakar, hakiki ahiret kardeşiniz ve hizmet-i Kuraniyede kuvvetli arkadaşınız ve tarik-i Hakta ve ebed yolunda enis yoldaşınız” olmaya bihakkın kesb-i istihkak ve liyakat edeyim. Ve minellahit-Tevfik.
Ya Üstad-ı Ekremim,
Size, yani Risale-i Nura hüsn-ü hat ve daha doğrusu tazim, tekrim, hürmet, samimiyet, muhabbet ve teslimiyetimin binde birini takdim edemiyorum. aciz kalemim ve lisanım, hissiyat ve ruhumun tercümanı olamıyor.
Ruhumun siz Üstadıma karşı incizap ve meclubiyeti, yüzde beş şahsınıza karşı ise, doksan beşi neşr-i envar-ı hakikat ve dellallığında bulunduğunuz Kuran-ı Hakim şerefine tazim ve tekrimdir. Öyle kanaat ve imanım var ki, sizin nur ve hakikat fışkıran Sözleriniz, Kuran-ı Hakimden muktebes tefsiridir. Takdir, tahsin, medih ve sitayiş etmeyen ve muhabbet ve merbutiyet beslemeyen insan değildir ve daha doğrusu merdud-u İlahi ve Peygamberi olanlardır. Cenab-ı Halık-ı Lemyezel Hazretleri bu gibilere de tarik-i Hakkı nasibedar eylesin. amin, bihürmet-i seyyidil-mürselin.
Sevgili Üstadım, hemşirenizin hastalığının had devresi geçmiş; evvelce arz etmiştim. Yüzde yirmisi mevcuttur. Henüz yataktan kalkmadı. Kuvvet ve iktidarı yok. Namaz kılabiliyorsa da vücudu titremekte ve ara sıra arızaya maruz kalmaktadır. Lehül-hamdü vel-minne, çok şükür Cenab-ı Hakkın lütuf ve keremine ve bugününe, mazinin sıkıntı ve elemi geçti. Hal-i hazırına şükür ve istikbale tevekkülle meşguldür. Ve siz Üstadıma dualar ediyor ve diyor ki: “Şu nur ve hakikat-i Kuraniye risale-i şerifeleri imdadıma yetişti.” Hele Otuz Birinci Mektubun İkinci Lemasındaki sabır ve tahammül ve şükür bahsine o kadar bağlanmıştır ki, mezkur risale-i şerifeyi evvel ve ahir ve bilhassa hastalığı sırasında müteaddiden fakire okutmuş ve Cenab-ı Hakka hamd ü sena etmiş ve diğer Üçüncü Lemayı ve sair risale-i şerifeleri okutup dinlemekte ve gözyaşları dökmektedir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Bunlar ve diğer risale-i şerifeler hakikat fışkıran, nurlar saçan bir feyizdir. Şu kadar diyebilirim ki, ehl-i dalalet ve bidaların en ileri gidenleri ve mülhidlerin en şenilerini bile imana getireceğine kanaatim var—yeter ki ruhuna nüfuz edebilsin.
Çok şükür, sevgili Üstadımızın sayesinde ve teveccüh ve duasıyla bu Nurlardan mütenevvir ve mütenaim oluyoruz. Hele Gavs-ı Azam Şeyh Geylani Hazretlerinin keramat ve ihbarat-ı gaybiyesini hemşireniz o kadar lezzet ve muhabbetle dinliyor ki, üç sene evvelisi hastalığa tutulduğu vakit, o halinde ve kısmen aklı başında olmadığı zamanlar bahçede ağaçların dallarını tutup, “Ya Abdülkadir-i Geylani, ya Veysel Karani, meded!” diye bağırıp sallanıyordu. Bu defa keramat ve ihbarat-ı gaybiyesini mufassal surette görmeye ve dinlemeye muvaffak oldu. Bu risale-i şerife, fakire de ziyadesiyle tesir etti, sürur ve gözyaşlarını akıttı ve akıtmakta say ü gayret etti. Muhabbet ve şevkimi artırdı. Şükrümü nasıl ifa edeceğimi bilemiyorum. Halık-ı Lemyezel Hazretlerine karşı vazife-i ubudiyetim noksan, iki cihan serveri Seyyidül-Mürselin Fahr-i alem (sallAllah aleyhi ve sellem) Efendimize karşı ümmetlik vazifesinde kusur ve noksanım ziyade ve hizmet-i Kuraniyeye karşı bihakkın say ü gayret ve çalışmakta kusur ve noksanım çok olmakla beraber, fakiri siz Üstadımla beraber bulundurup, hadim-i Kuran kardeşlerle birleştirip, hizmet-i Kuraniyeden—velev ki bir bahr-i ummandan bir katre olsun—fakire hisse verilse, kendimi mesut ve bahtiyar addederim. Hamd ü sena ve şükrüme hadd ü payan göremem. Bütün okuduğum arkadaş ve kardeşlerin hepsi hep takdir ve tahsin ve tasdik ediyorlar ve kanaat-i kamilede bulunuyorlar. Hizmet-i Kurana şevk ve gayretleri tezayüd ediyor ve bu kafilede ve bu dairedekilere gıpta ediyorlar. Cenab-ı Halık ümmet-i Muhammedin kalblerine ilham versin, ruhlarını nurlandırsın, saadet-i dareyn ihsan buyursun.
Kardeşiniz, fakir ve muhtaç
Asım
– 199 –
Vezirzade Mustafanın fıkrasıdır.
Üstadım,
Beş vakit namazdan sonra, hakk-ı fazılanelerinize duacıyım ve duanızı rica ediyorum. Mesleğinize ve neşrettiğiniz Risale-i Nura karşı hissiyatımı, dilimle beyan edemiyorum. Ben ümmiyim, sair kardeşlerim gibi ifade-i meram edemem. Fakat felillahilhamd, kalb ve ruhum Risale-i Nurun tesiratıyla intibaha gelmişler.
Kalbimin intibahını rüyalarımla anlıyorum. Zaten bu gaflet ve zulmet zamanının yakaza alemini, ağır bir uyku alemi; ve uyku alemini ise, bir derece yakaza alemi görüyorum. Onun için siz Üstadıma karşı rüyalarımla size arz ediyorum.
İşte, bir rüyamın hülasası şudur ki: Bir camide sizinle beraber bulunuyoruz. Avlusunda bazı talebe arkadaşlarımla temizlik yapıyoruz. Bir otomobil zuhur ve noksanım çok olmakla beraber, fakiri siz Üstadımla beraber bulundurup, hadim-i Kuran kardeşlerle birleştirip, hizmet-i Kuraniyeden—velev ki bir bahr-i ummandan bir katre olsun—fakire hisse verilse, kendimi mesut ve bahtiyar addederim. Hamd ü sena ve şükrüme hadd ü payan göremem. Bütün okuduğum arkadaş ve kardeşlerin hepsi hep takdir ve tahsin ve tasdik ediyorlar ve kanaat-i kamilede bulunuyorlar. Hizmet-i Kurana şevk ve gayretleri tezayüd ediyor ve bu kafilede ve bu dairedekilere gıpta ediyorlar. Cenab-ı Halık ümmet-i Muhammedin kalblerine ilham versin, ruhlarını nurlandırsın, saadet-i dareyn ihsan buyursun.
Kardeşiniz, fakir ve muhtaç
Asım
– 199 –
Vezirzade Mustafanın fıkrasıdır.
Üstadım,
Beş vakit namazdan sonra, hakk-ı fazılanelerinize duacıyım ve duanızı rica ediyorum. Mesleğinize ve neşrettiğiniz Risale-i Nura karşı hissiyatımı, dilimle beyan edemiyorum. Ben ümmiyim, sair kardeşlerim gibi ifade-i meram edemem. Fakat felillahilhamd, kalb ve ruhum Risale-i Nurun tesiratıyla intibaha gelmişler.
Kalbimin intibahını rüyalarımla anlıyorum. Zaten bu gaflet ve zulmet zamanının yakaza alemini, ağır bir uyku alemi; ve uyku alemini ise, bir derece yakaza alemi görüyorum. Onun için siz Üstadıma karşı rüyalarımla size arz ediyorum.
İşte, bir rüyamın hülasası şudur ki: Bir camide sizinle beraber bulunuyoruz. Avlusunda bazı talebe arkadaşlarımla temizlik yapıyoruz. Bir otomobil zuhur etti. Mescidin yakınında duruyor. İçinde Resulallah (a.s.m.) bulunuyor. Sonra bir dere açıldı, fasıla verdi. Tabirini siz Üstadıma havale ediyorum. Yalnız ben bundan hissediyorum ki, Resulallahın (a.s.m.) sünnet-i seniyesini ihyaya çalışan ve neşreden Risale-i Nur, Resulallahın (a.s.m.) takdir ve tahsinine mazhar olmuş ki, imdad-ı ruhaniyle camimiz olan bu vilayete manevi teşrif etti. Fakat ehl-i dalalet, desiseleriyle sünnet-i seniye hizmetkarlarını müşevveş ediyorlar. Üstadlarıyla görüşmemek için maniler teşkil ediyorlar.
İkinci rüyamın hülasası şudur ki: Bir mezaristanın nihayetlerinde kesretli harmancıların buğday savurduğunu ve ileride iki kapılı muhkem bir kala gibi yapılmış bir saray içinde Gavs-ı Geylani oturmuş, gayet kalabalık insanlar varmış, gördüm. Ziyaret ettim. Tabirini siz Üstadıma havale edip, fakat bundan hissediyorum ki, mezaristan geçmiş zamandır. O harmanlardaki kesretli buğdayları savuran, bu zamandaki Risale-i Nurun naşirleri ve talebeleridir ki, ruhların manevi rızkını yetiştiriyorlar. Hakikat tanelerini evham ve hayalat samanlarından tasfiye ediyorlar. Bu talebelerin Üstadının en mühim bir üstadı olan Gavs-ı Geylani, muhkem kala gibi bir sarayda oturduğunu ve onlara üstadlık ettiğini ve o etrafındaki kalabalık da ve kendi fazla meşguliyeti, keramet-i Gavsiyyesiyle izhar ettiği gibi, Risale-i Nur talebelerine karşı himmet ve duasıyla fazla meşgul olduğunu fehmediyorum.
Ümmi talebeniz
Mustafa
– 200 –
Hafız Alinin fıkrasıdır.
Muhterem Üstadım,
Birinci, İkinci Sözler çok ellerde dolaştıkları için, okunmaz bir halde idiler. Keza, istinsah ettim. Kalbime geldi ki, “Acaba şu İslam ve iman hücceti olan Sözlerde bir sırr-ı tevafuk var mı?” diye baktım, gördüm, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى dedim. Anladım ki, risalelerde umumiyetle bir kütle-i icaz ve Şems-i Sermedinin sönmez bir ziya-yı hakikati görünüyor. Nasıl ki, Kuran-ı Hakim bütün dünyaya, ins ve cinne bin küsur seneden beri nida edip, düşmanlarını iskat ve dostlarını müferrah edip, hükmü kıyamete kadar bakidir. Öyle de, Kuran-ı Hakimin hakiki müfessiri olan Risale-i Nur ve eczaları, bu zulümatlı perdelerin altından kendilerini gösterip neşr-i envar ettikleri gibi, inşaallah, bir zaman olacak, zulümat perdelerini yırtarak, bütün dünyaya hitap edip, Kuran-ı Mucizül-Beyanın mucize-i bahiresini ispat edecektir. Cenab-ı Hak ila yevmil-kıyam neşr-i envara hizmet eden hadimlerinin teksirini ihsan buyursun.
Hafız Ali
– 201 –
Hafız Alinin fıkrasıdır.
Üstad-ı alişanım Efendim Hazretleri,
On bir nükteyi havi Mirkatüs-Sünneyi istinsaha muvaffak oldum. Bu ziyadar lema şu zamanda şirkle imanın ve kötüyle iyinin temyiz ve tefriki için öyle bir gevher (cevher) mihenk ki, memduhu gibi gözler hakikatini görmekte ve akıl hakikatine ermekte hayran ve acizdirler. Zaten şu zamanın pek şiddetli zulümatını yırtacak, zıddının pek fevkinde bir nur-u layezali, Cenab-ı Hakkın rahmetinden ümit edilirdi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى O nur, bilfiil risale-i Nurda nebean ettiği, her aklı başında olanlarca görülüyor. Değil böyle en büyük bir hakikati izah ve tefsir eden bir risale, hatta bir ferdi ikaz için yazılan bir mektubun bile, her meşrebe bakar bir gözü, herkese yarar bir sözü bulunuyor.
Ey aziz Üstad, bizler nasıl şükretmeyelim, nasıl minnettar olmayalım ki, Cenab-ı Hak, şiddetli muhtaç olduğumuz dünyanın o koca güneşi gibi, Kuran güneşinin hakiki bir müfessirine bizleri kavuşturdu. Nasıl salat ü selam olmasın ki, ol sipeh-salar-ı enbiya olan Şah-ı Levlake ki, bizlerin görmez gözlerimizi nuruyla şuledar edip, tarik-i müstakime sevk eyledi. Nasıl duagu olmayalım, ol Dellal-ı Kurana ki, isyanımıza bakıp, bizleri halka-i irşadından hariç ve hal-i aslimizde bırakmadı ve inşaallah iki cihanda da bırakmayacaktır.
Sevgili Üstad, her iki parçayı istinsah ederken kalbime geldi ki, asıllarını taklit etmeyeyim. Zira, üzerlerinde zahir olan ezhar-ı tevafuku, cilve-i bedayi başka tarzda kendini nasıl gösterecek dedim. Ve takdim-i acizanem olan iki nüshadaki sanat-ı bedia, akıl ve istidad-ı beşerden pek uzak bir tarzda, guya tezgahında ölçülerek, biçilerek, her harfi bir vezn-i kasdi ile zuhur ettiğini gösteriyor. Ve şu zamanın akıldan uzak eblehlerine manen diyorlar ki, “Bizim halen üzerimizde tecelli eden cilve-i cemali, aklınızla ölçemezsiniz. Yalnız gözleriniz varsa görebilirsiniz.”
Evet, baharda zeminin yüzünde sanat-ı Rabbaniyeyle her tarafta sündüs-misal çiçeklerin açılmaları; cüzi şuuru olan kimse, bir Kadir-i Mutlak olan Zat-ı Zülcelalden başkasına veremez. Öyle de, risaleler umumiyetle Kuran ömrünün asırlar senelerinden on dördüncü asır nevruz-u sultani misillu bir baharı taşıyorlar. Arı kadar aklı olan, bu baharda bu çiçeklerden istifade etmezse ne denir? Ve koca baharı görmeyen ehl-i basirete ne denir? Ve görüp de kendini kışta zemherire atana ne denir? Heyhat… kendine zişuur ve ehl-i fikir ve ehl-i basiret süsü verenlere!
Var ol, ey sevgili Üstad! Sen bu Kurani elmaslarla, o koca baharın mübeşşirisin. “Cenab-ı Hak, maksut ve muradınıza nail buyursun. amin” duasıyla dest ü damen-i muallalarını öperim, Efendim Hazretleri.
Fakir talebeniz
Ali
– 202 –
Salifüz-zikr eserler hakkında bir arizacık da bu fakir ve aciz talebeniz takdim-i huzur-u fazılaneleri niyetinde isem de, esasen emel ve gayelerimiz bir olduğu için, Hafız Ali Efendi kardeşimin şu mektubunun mealini tekrarla iktifa eylediğimi arz ve hak-i pa-yi ekremilerini öperim, efendim.
Pür-kusur talebeniz
Hulusi-i Sani
– 203 –
Hulusi Beyin fıkrasıdır.
Aziz ve muhterem Üstadım,
Nurların intişarında berk gibi bir sürat lazım gelirken cüzi bir betaetten her zaman esefle bahsettiğim, malum-u alileridir. Yakın vakitte bazı müştaklar daha söz dairesine iltihak ettiler. Kalbime gelen bir ihtarla keyfiyet-i intişarı düşündüm ve şu hakikatleri hissettim, hatta kani oldum:
Mübarek Sözler ve Mektuplar tamamen olmasa bile bu muhitte de hem de yazılmadan hayli intişar etmişler. Civar diğer vilayet kazalarında, bu asarı görmek ve işitmek isteyenler çok varmış. Fesübhanallah, bu kadar cüzi ve nakıs hizmetten bu derece faide elde edilmesi de gösteriyor ki, bu Sözler ve Mektuplar hakikaten “Nur” isminin tecellileridir ki, suhuletle intişar ediyorlar. Bu hal karşısında hayretle tefekkürde iken, Bismillah ismini alan Birinci Söz, hatırıma getirildi. Ve şöyle düşünmeye başladım. Dünyaya arkasını çeviren Üstad, Gavsın teşvikiyle belki delaletiyle Kuranın gayr-ı mekşuf bir hazinesinden Bismillah ile giriyor, Kurani tarlaya Bismillah diyerek Sözler tohumunu ekiyor, Furkani bahçeye Bismillah diyerek nurlu Mektuplar çekirdeğini dikiyor. Emr-i İlahiye imtisalen ekilen tohum ve dikilen çekirdeklerin inkişaf ve intişarları şüphesiz harika-asa olur.
Birinci Sözdeki temsilde seyahat eden mütevazi zat, tamamen Üstadımızdır. Nebat, ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök, damarları nasıl Bismillah tesiriyle, yer altında sert taşı toprağı delip, geçiyorsa, aynen onun gibi, Bismillah ile mevki-i intişara vaz olunan Sözler de, harika bir tarzda arza yayılıyor. Ve en münevver ve mükemmel meyve olan beşerin müminlerinin kalblerine nüfuz ediyorlar. Bu bidatların kesreti ve muharriplerin bolluğu devrinde Bismillah ile gars olunan Nur fidanının yaprakları olan, diğer Sözler ve Mektuplarla, bu kudsi fidanın dal ve budakları olan Hizbül-Kuran ve bu hizbin esası ve seyyidi olan muhterem Üstad da bir hıfz-ı gaybiye mazhar bulunuyorlar.
Şems-i Risaletten gelen Kurani Nurların evvelen Üstada ve buradan da biz biçarelere, bizlerden de diğer müştaklara, ilh. intikal etmekte olduğunu tasavvur ettim. “Elhamdü lillah” dedim. Mühim bir rüyamda arz ettiğim vecihle, Sözlerinizin müminlere intişarına küçük cemaatiniz inayet-i İlahiye ile ahize, vasıta olmuşlar. كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللهِ sırrına mazhariyetle manevi galebeyi temin, merkezdeki mürşidlerine müteveccih ve murakıp küçük bir halka-i tevhidi teşkil edenler gibi, bu küçük cemaatinizin herbiri arkasında, bir nisbet-i mütezayide-i muntazama ile artan, mahrut şeklinde zümre-i muvahhidini görür gibi oldum. Allahu ekber dedim. Bu kudsi tasavvuru, kardeşlerimize aşağıdaki levhayla daha ziyade izaha çalışacağım. Bu nurlu tefekkür, bana büyük bir ümit bahşetti. Muallim Cudinin kasidesindeki şu mısraı da derhatır ettirdi.
Cem etti kabail ve şuubu
Mevlaya muhabbeti müsellem
Bir kıbleye bağlandı kulubu
.
İşte, ittiba-ı sünnete pek büyük ehemmiyet veren muhterem Üstadımız da, bu asırda اَلْعُلَمَۤاءُ وَرَثَةُ اْلاَنْبِيَۤاءِ sırrınca, içlerine saçılan nifak tohumu yüzünden, hergün biraz daha tevhidi bırakanları, bir kıbleye bağlamak için, Sözler ve Mektubat namındaki Nurlu eserlerle ehl-i imanı irşada çalışıyor. Küffara, hatta cin ve şeytanlara dahi, mebde-i nüzulündeki gibi, nusus-u Kuraniyeyi ilan ediyor. Mahfi icazı izhar ediyor.
Vahdetül-vücuda dair olan risaleyi mühim zatlara okuduktan sonra, bir sevk-i maneviyle, ihtiyarsız, bir yere daha gittim. Orada vahdetül-vücud meşrep sahibi alim bir zatı hazır buldum.Vahdetül-vücud hakkındaki mektubu okudum. Daha doğrusu, ihtiyarsız olarak okudum. Müstemi olan o mühim alim, bidayette cüzi itiraz parmağını uzatmak istedi. Sonuna kadar dinlemesini ihtar ettim. Tamamen okuduktan sonra, o zat hayretinden Sözlerin büyüklüğünü ve “Bu zamanda böyle büyük kelamı acaba kim yazabilir?” diye merakı ve suali üzerine, Kuranın feyzine mazhar olan Üstadımızı haber verince, o zat tamamıyla arz-ı teslimiyet eyledi.
İşte, ihtiyarım olmayarak bu acip tesadüf ve teslimiyette kader-i İlahinin bu cilvesi, davamıza sadık bir burhan ve tesadüf oyuncağı olmadığımıza büyük bir delildir.
اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
Hulusi
– 204 –
Bu gelecek iki fıkra, İkinci Sabri olan Hafız Ali Efendinindir.
Bu defa istinsahına muvaffak olduğum Yirmi Dokuzuncu Sözü istinsahım esnasında İkinci Esasın “Medarlar” namıyla, “biner mumluk elektrik lambaları” hizasına geldiğimde, şöyle bir fikir kalbime geldi. Kalemi bırakarak düşündüm ve düşündüğümü aynen yazıyorum:
Üstadım, beka-yı ruh ve haşir hakkında, Cenab-ı Hak tarafından bize o hakaike giden yolu göstermiş. Gösterilen hakikatin yolunda hevesat-ı nefsaniyeye hoş gelmeyen şeyler vardı ki, bize uzun ve karanlık…
İşte, şimdi seraser nur olan Sözler ve o Nur fabrikasının elektrik lambaları ve kuvve-i cazibeleri, o yolu pek parlak gösterdiği gibi, pek yakından cezb edip hemen yakın ve yakından daha yakın olduğunu göstermekle beraber, havf yerine emniyet, zakkum yerine asel bahşediyorlar. Ve fevkalgaye hikmetlerini beyanda aczimi itirafla, lisanımın döndüğü kadar derim:
يَا رَبِّى بِحَقِّ اِسْمِكَ الْعَظِيمِ وَبِحَقِّ الْقُرْاٰنِ الْحَكِيمِ وَبِحَقِّ حَبِيبِكَ اْلاَكْرَمِ
Derya-yı Nurun başkumandanı olan Üstadımı razı olduğun amel üzerine sabit ve razı olacağı amelini teshil ve müyesser kıl. amin.
Ali
– 205 –
Seraser nur olan umum Sözlerin hakikatini beyandaki ali, gali, el yetişmez makam-ı mana-yı mefhumunu, değil şimdi zamanın zındıkları, ta eski inatçı ve bunlara müşabeheti olan Firavunlar, Nemrutlar anlasalardı iman ederlerdi, dedim ve size çok dua ettim.
Ali
– 206 –
Hulusi Beyin fıkrası.
Yirmi Beşinci Söz, icaz-ı Kuranı çok parlak bir tarzda ispat eden, ehl-i Kurana mesned, melce ve mahzen-i esrar; ve güruh-u isyan ve tuğyan ve küfrana bütün levazımat-ı harbiyeyi cami, mühlik bir silahhane; yıkılmaz, aşılmaz, geçilmez bir sur; burç ve barusu muhkem, mahuf ve müthiş bir kala-i polat ve bedendir.
Hakikat böyle olmakla beraber, Kurani sura dayanan Kurani kalaya iltica eden çok acip ve harika Kurani esrarın tetkikine koyulan, Kuranı kendilerine delil-i şefi, imam, refik, muhafız bilen hadimül-Kuran namına esrar-ı Kurana inayet-i Hakla muttali, hakaik-i Kurana lütf-u Hakla aşina, rumuzat-ı Kurana avn-i Hakla vakıf, müdakkik, muarrif, mübeşşir Üstadımdan şunu öğrenmek istiyor ve bunu kalben cidden çok arzu ediyorum…
Hulusi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
– 207 –
Aziz kardeşim Mustafa Efendi,
Bazı emarelerle ve bazı zevatın hüsn-ü şehadetiyle bana kanaat gelmiştir ki, zatınız dahi Müezzinzade Bekir Efendi gibi bana ciddi bir talebe ve samimi bir ahiret kardeşi olabilirsiniz. Hem senin merhum pederin Hacı Said Efendi, silsile-i duamda çoktan beri dahildir.
Bu defaki gayet kıymettar hediyen olan zemzem suyu ve Medine-i Münevvere hurmasına mukabil, gayet kıymettar ve ehl-i iman mabeyninde nihayet derecede muteber ve ehl-i dalalet başında saika gibi tesir gösteren, Otuz Birinci Söz olan mirac ve şakk-ı kamere dair risaleyi ve vahdaniyet ve marifetullah ve muhabbetullaha dair ve ehl-i tahkik meyanında emsalsiz ve pek meşhur ve nurani üç mevkıflı olan Otuz İkinci Sözü takdim ediyorum. Eğer zatınız hattı güzel bir zatı bulup size, (kendinize) istinsah etsen çok iyi olur. Fakat tashihine dikkat edilsin. Bir iki defa, kardeşim Seyyid Şefikin muavenetiyle mukabele edilsin. Sonra Bekir Efendi alsın, kendine ve kayınpederine yazdırsın. Eğer zatınız öyle iyi bir katip bulamadınız ise; aslı sana kalmak ve birkaç defa Bekir Efendiyle beraber okumak şartıyla Bekir Efendiye veya Mehmed Efendi veya Hafız Hidayet Efendi gibi kıymetini takdir eden ve münasip gördüğün zatlara ver, kendilerine yazdırsınlar.
Haber almışım ki, Arabi olarak eski hurufla Matbaa-i Evkafta tab edilmek izni varmış. Eğer Cenab-ı Hakkın rahmetiyle, Türkçe olarak eski hurufa müsaade-i resmi olduğu dakikada ve Bekir Efendi şu iki risaleyi Seyyid Şefikin taht-ı nezaretinde tashihine gayet dikkat etmek şartıyla çabuk tab ediniz. Tab masrafını da kesenizden sarf etmeye mecbur değilsiniz. Çünkü, Haşir Sözüne seksen banknotu sarf ettik; üç yüz banknotu kazandık. Demek bunlar satılmayacak mallar değildir. Müslüman ruhları bunlara gıda gibi muhtaçtırlar. Yalnız iki yüze yakın aboneler bulunsa, birisi tab edilse hem fiyatını çıkarabilir, hem başka risalelerin de tabına medar olabilir. Halklardan sadaka kabul etmediğim gibi, kitaplarıma da sadakalarla tabını kabul etmem. Yalnız gayretinizi ve himmetinizi, Onuncu Söz gibi, yalnız yanlışsız ve güzelce tabına ve matbaadaki tashihatına sarf ediniz. Ve birinci olarak tab ettirdiğiniz risalenin mesarif-i tabiyesi ne kadar ise bana bildiriniz. Ben borç eder, para gönderirim.
Eğer tabına muvaffak oldunuz ise; zatınız, pederiniz gibi çok sevdiğiniz Medine-i Münevvere ve Mekke-i Mükerreme ahalisine bir miktar nüsha gönderseniz çok iyi olur. Belki eski hediyelerinizden daha hayırlı hediye hükmüne geçecektir, inşaallah.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursi
– 208 –
Hulusi Beye hitaptır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz kardeşim,
Sizler sabah ve akşam duamda dahilsiniz. Siz dahi beni duanızda dahil ediniz. Şu alemde müminin mümine karşı en büyük yardımı dua iledir. Eğer bir adam, dostundan emin ise ki gurura girmez; onu şükre sevketmek için, tahdis-i nimet nevinden ona ait bir kısım ihsanat-ı Rabbaniyeyi bahsetse beis yoktur zannederim.
İşte, seni gurursuz bildiğim için bu sırrı sana açıyorum. Şöyle ki:
Ben Sözleri yazarken ihtiyarsız olarak ekser temsilatı, şuunat-ı askeriye nevinde zuhur ediyordu. Ben hayret ediyordum, neden böyle yazıyorum? Sebebini bulamıyorum. Sonra hatırıma geldi ki, belki istikbalde şu Sözleri hakkıyla anlayacak, kabul edip hırz-ı can edecek en mühim talebeleri askeriyeden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbur oluyorum, düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum.
İşte mağrur olma, şükret; sen o askerlerden bahtiyar birisisin ki, evvel yetiştin. Yirmi dört adet Sözleri meşagil-i dünyeviye içinde yazmaklığın, benim bu hüsn-ü zannımı teyid etti. Fakat baki kalan Sözler çok mühimdirler. Hususan icaz-ı Kuran ve Kader Sözleri… İnşaallah ötekileri sana yazdıran, bunları dahi yazdıracak. Şimdiye kadar yazdığın Sözleri bir vakit gönder, güzelce tashih edip göndereceğim.
Merhum Muallim Cudinin kasidesi mübarektir. Cenab-ı Hak o zatı şefaat-i Kurana mazhar etsin. Görmemiştim, görmesinden memnun oldum, Allah senden razı olsun. Yazdığın salavat-ı şerife ise, onun hususunda birşeye rastgelmedim. Fakat ondaki letafet ve nuraniyet gösteriyor ki, onun hakkında zikredilen sevaba ve fazilete layıktır.
İşittim ki, Onuncu Sözden sen kendi nüshanı pederinize göndermişsiniz. Ben ona mukabil bir nüshayı kardeşime hediye ediyorum. O nüshada, fehmi teshil edecek çok yerlerinde çizgi çekilmiş. Onu Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, Hüseyin Efendiye veriniz ve daha sair bildiğinize gösteriniz—ta onlar nüshalarını onun gibi yapsınlar.
Kardeşim, şu gurbet, esaret, yalnızlık vahşetinde Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, sen ve Hüseyin Efendi gibi nurlu dostlarla ünsiyet edip teselli buluyorum. Cenab-ı Hak beni de, sizi de tarik-i Haktan şaşırtmasın. amin.
Şeyh Mustafa, Hakkı, Hüseyin ve Edhem Efendilere selamla dua ederim.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
ahiret kardeşiniz
Said Nursi
– 209 –
Hulusi Beye hitaptır.
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ زَمَانِكَ الْمَصْرُوفِ لِكِتَابَةِ اَجْزَۤاءِ رِسَالَةِ النُّور
Gayyur, ciddi, halis ve muhlis ahiret kardeşim,
Evvelen: Size Otuz İkinci Sözün İkinci Mevkıfını gönderdim. Dikkatle okuyunuz ve güzelce yazınız. Hatalar varsa da tashih ediniz. Acele ve hazin bir kalble yazıldığı için, içinde müşevveşiyet bulunacaktır.
Saniyen: Muvakkat bir fütur, bir tembellik sizde arız olduğunu yazıyorsunuz. Baharda kanın galeyanından gelen ve gecelerin kısalmasındaki uykusuzluğundan neşet eden ve müstemilerin kalbleri işlere teveccüh etmelerinden tevellüd eden rehavet ve füturdan başka, meyanımızdaki münasebet-i ruhiyenin rabıtasıyla, musibetin eseri olarak bendeki sarsıntının size inikası ve sirayet etmesi mümkündür.
Merhum Abdurrahmanın vefatı zamanında, bilmediğim halde, o münasebet-i ruhiye cihetiyle fazla bir sarsıntıyı Ramazan-ı Şerifte hissettim. Şimdi anladım ki, şuuri ve ihtiyari olmayan çok inikasat vardır.
Fakat, kardeşim, sen şimdi iki vazifeyi görmekle mükellefsin: Biri, kardeşim Hulusi Beyin vazifesi; biri de, evlad-ı maneviyem ve biraderzadem ve bir deha-i nurani sahibi olmak pek muhtemel olan Abdurrahmanın vazifesi de size ilave edildi. O benim hakiki bir varisim idi. Yazdıklarımı ve malımı kendi malı telakki ederdi, öyle de sahip oluyordu. Sen de bundan sonra yazı ve sözleri, senin hocanın yazısı diye tutma; kendi malın ve senin sözlerindir bil, öyle sahip ol. Hakkı Efendiye söyle ki, o da kardeşim Abdülmecid yerinde kendini anlasın ve onun vazifesiyle mükellef olduğunu bilsin.
Salisen: Otuz Üçüncü Sözden başka Söz yazılmak ihtiyacı kalmadı. Hem şeran çok mübarek bu otuz üç adetten, bazı esbaba binaen vazgeçmeyeceğim. Hem de hakaik-i esasiye-i Kuraniye ve imaniyenin elzem ve lazım olan kısımları hemen ekseriyet-i mutlaka itibarıyla yazılmıştır.
Ümit ediyorum ki, Cenab-ı Hak kabul etse, tevfik verse, yazılanlar dalalet bulutlarını dağıtmaya kafidirler. Her derdin devası içinde var demeyeceğim; fakat mühlik dertlerin ağleb devası, yazılanlarda vardır. Siz onların mütalaasını, kıymettar bir ibadet olan tefekkür nevinde telakki ediniz. Ve onlardaki ilmi, envar-ı imandan ve marifetullahtan tasavvur ediniz ki usanç vermesin. Hem sizde ve müstemiinde iştiyak olduğu zaman okuyunuz. Baki selam ve dua.
Kardeşiniz
Said
Otuz Üçüncünün Birinci Makamına dair sen fikrini yazdın. Beğendiğini gösteriyorsun. Hakkı Efendiyle Müftü Efendi ve sair ihvanların da nasıl bulduklarını anla, bana yaz. Umum kardeşlerime selam ve dua ediyorum ve onların duasını istiyorum.
Hulusi Bey kardeşim, o senin selefine mektubunu oku, ona acı ve ona dua et.
– 210 –
Hulusi Beye hitaben yazılmış bir mektuptur.
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حِسَابِ اَبْجَدِ اَعْدَادِ حُرُوفِ مَا قَرَأْتَهُ مِنْ اَجْزَۤاءِ رِسَالَةِ النُّور
Sevgili kardeşim,
Seni teşvik için değil, çünkü teşvike muhtaç değilsin. Hem medar-ı fahr olmak için değil; çünkü fahr ise ucb ve riyaya medardır. Belki sana medar-ı şükür olmak için diyorum ki:
Sen ve Hakkı Efendi benim için yüz ciddi talebe hükmüne geçtiniz. Hatta diyebilirim ki, kader-i İlahi beni bu yerlere göndermesi, sizleri şu vazife-i kudsiyede uyandırmak içinmiş. Şimdi şu zamanda iman-ı tahkikinin dersini vermek pek büyük bir fazilettir ve kudsi bir vazifedir. İman-ı tahkikiyi taşıyan bir mümin, çok müminlere bir nokta-i istinad olur ki, şuursuz olarak avam-ı müminin o iman-ı tahkiki sahibinin kuvvet-i imanına istinad ederek kuvve-i maneviyeleri kırılmaz; dalaletlere karşı dayanırlar.
İşte şöyle bir derste bulunduğunuz için Cenab-ı Hakka yüz binler şükretmelisiniz. Ben de Cenab-ı Hakka yüz binler şükür ediyorum ki, o kuvvetli omuzlarınız yüküm altına girdiği için zaif omuzum ağırlıktan kurtulup ruhum rahat etti. İstirahat bulan ruhum size takdirkarane ve minnettarane bakıyor. Ve mesuliyetten kurtulan kalbim de muvaffakiyetinize dua ediyor. Ve icra-yı vazife için çok düşünmekten kurtulan aklım da sizi tebrik ediyor. Ben şu vazife-i kudsiyede bilmeyerek istihdam olunurdum; siz bilerek hizmet ediyorsunuz, bahtiyarsınız. İnşaallah, niyet-i haliseniz, benim müşevveş niyetimi dahi tashih edecektir. Şimdi başka birkaç noktayı size beyan ediyorum.
Evvelen: Yazdığım bazı şeylere dair fikrinizi soruyordum. Maksadım, “Gördüğüm hakikat acaba hakikat midir?” diye sormuyorum. Belki, “Hakikate açılan yol, acaba umuma yol olabilir mi?” diye soruyorum. Çünkü umumun telakkisini sizin kadar bilmiyorum.
Saniyen: Misafir müftüye ve Şeyh Mustafaya, size gönderilen mektubun birer suretini verdiğin için iyi ettiniz. Hatta bana da bir suret gönderiniz. Hem biraderzadem olan o müftünün oğluna deyiniz ki, benim tarafımdan ahiret kardeşim ve Kuran hizmetinde arkadaşım ve meşreben celalli olan pederine yazsın: Selam, duamla beraber ondan istiyorum ki, beraber götürdüğü envar-ı Kuraniyenin suhulet-i intişarları için irşad ve nasihatinde فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا ayetindeki lutf-u irşadı kendine rehber etsin…
Rabian: Sorduğun suallere dair yanımda kitap bulunmadığı için, Hanefi ulemasının kavillerini ve ehadisin rivayetlerini şimdilik bilmiyorum. Fakat bence, böyle efdaliyet meselesinde, kabul-i ammeyi ihsas eden adet-i cemaat medar-ı tercihtir. adet-i İslamiye nasıl gelmiş, o daha efdaldir.
Birinci sualiniz: Eğer Kuran okunurken, namazın, tesbihatın tetimmesi ise, kıbleye karşı duranlar, vaziyetlerini bozmamak evladır. Yalnız müezzinin önündeki adam arkasını çevirsin, yahut çekilsin. Eğer Kuran müstakil olarak okunursa, okuyana karşı teveccüh etmek evladır. Hem cihat-ı sitte ile mukayyed olmayan ruh kulağıyla dinleyen adam kıbleye karşı teveccüh etse; ve cismani kulağıyla dinleyen adam, okuyana karşı teveccüh etse, evladır.
İkinci sualiniz: Cemaatin iştiyakına ve okuyanın niyetine göre efdaliyet tahavvül eder.
Üçüncü sualiniz: Üç İhlas, bir Fatiha, muhtasar bir hatim hükmünde olduğundan ona vakit tahdit edilmez. Her vakitte gayet müstahsendir.
Dördüncü sualiniz:
اَللّٰهُمَّ اَنْتَ السَّلاَمُ وَمِنْكَ السَّلاَمُ تَبَارَكْتَ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلاِكْرَامِ
kelamını değil yalnız müezzin, her bir musalli her bir namazın selamından sonra söylemesi Şafiice sünnettir. Hanefice dahi, müezzin için her namazda sünnet olması gerektir.
Umum ihvanlara selam ve bayramlarınızı tebrik ediyorum.
ahiret kardeşiniz
Said Nursi
– 211 –
Hulusi Beye yazılan bir mektuptur.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
وَعَلَيْكُمُ السَّلاَمُ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ضَرْبِ ذَرَّاتِ وُجُودِكُمْ فِى عَاشِرَاتِ دَقَۤائِقِ عُمْرِكُمْ
Aziz kardeşim, hamiyetli arkadaşım, gayretli talebem, sevgili biraderzadem,
Senin güzel mektubun bana şifalı oldu. Ben ziyade rahatsızken onu okudum, bana bir sürur verdi, o sürur dahi o hastalığa bir hiffet verdi. Şu hastalığın sırrı, insanlardan istiğnaya dair sana yazdığım mektubun kerametidir. Çünkü, o mektubu bir gün iki-üç zata, onların hediyelerinin adem-i kabulüne medar olmak için okudum. Aynı günde o zatın hanesine gittim. Az bir yemek getirdi, arkadaşlarımın hatırları için bir parça yedim. Hiç hatırıma gelmedi ki, o günde o hakikatli mektubu o yemek sahibine okudum, şimdi muhalefet ediyorum. Yemekten sonra hatırıma geldi. Fakat “Hediye kabul edemiyorum, belki yemek yenilir” tahmin ettim. Fakat يَقُولُونَ مَا لاَ يَفْعَلُونَ altına girdiğimden, öyle bir şiddetli tokat yedim ki, bu dört senede böyle hastalık görmemiştim. Fakat Cenab-ı Hakka şükrettim ki, bir-iki senedir bazı emareler ve hadiselerle zannettiğim bir hakikat, bu tokatla gayet katiyetle göründü.
Şeyh Mustafaya benim tarafımdan geçmiş olsun de ve şu hikayeyi ona söyle:
Eskide iki ciddi ahiret kardeşleri varmış. Biri hasta düşer; ötekisi ziyaretine gitti. Dua eder, hasta iyi olmaz. “Öyleyse sen kalk, ben yatacağım” demiş. Hasta kalkmış, onun yerine hasta olarak yatmış. Her neyse… Demek Şeyh Mustafa ile kardeşliğimiz ciddileşmiş ki, ben hastalığına dua ettim, kabul olmadı. Fakat birkaç gün devamı mukadder olan hastalığının bir parçası bana verildi. İnşaallah ona bir parça hiffet gelmiştir.
Sözler hakkında hüsn-ü şehadetiniz, bana büyük bir teselli verdi. Vazifemin bitmediğine dair burhanlarınız gayet kuvvetlidirler; lakin ben gayet kuvvetsizim. Fakat Cenab-ı Hakka tevekkül edip, o burhanlara serfüru ediyorum.
Cemaate Sözleri okumak zamanında, sendeki hissiyat-ı aliye ve fazla inkişaf ve fedakarane hamiyet-i diniye galeyanının sırrı şudur ki:
Velayet-i kübra olan veraset-i Nübüvvetteki makam-ı tebliğin envarı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellal-ı Kuran Saidin vekili, belki manen aynı hükmüne geçtiğin içindir.
Gurbet mektubuyla kamer ve zemin ve seyyarata dair mektubuma cevap verilmemesinin sebebi şu olmak gerektir ki: Gurbet Mektubu, bütün dünyayı unutmak hissiyle yazılmıştır. Sen dünyayı unutmak değil, belki vazife itibarıyla en sathi maddiyatla zihnin meşbu olduğu bir zamanda, herhalde o gurbetteki zevki bulamadın. Ve o Mektubun tam derecesini, muvakkaten perde çekilmiş olan parlak zekavetin kavrayamadı ki, cevap yazamadı.
Öteki Mektup, çok yüksek ve çok geniş hakaika işaret ettiği ve hadsiz alem-i ulvinin ve nihayetsiz alem-i manevinin bir nevi haritasına işaret ettiği için, safi, meşgalesiz, arzi ve arzlılardan sıyrılıp yukarıya çıkan bir akıl lazımdı. Halbuki, benim gayretli kardeşim, o vakit zeminin haritasını alacak bir vazifeyle meşgul olduğundandır ki, o ulvi ve pek keskin zekavetin, o Mektuba karşı sükutu iltizam etmeye mecbur olmuş.
Said Nursi
– 212 –
بِاسْمِهِ ﴿ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ ﴾ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Aziz, sıddık, vefadar, hakikatli, fedakar kardeşlerim Nuh Bey, Molla Abdülmecid, Molla Hamid,
Çok mübarek hediyenizi açtık, gördük ki, Van hediyesi değil, belki Medine-i Münevvere ve Ravza-i Şerifenin mübarek kerametli hediyesidir. Hem fiyatı, üstünde yazıldığı gibi yirmi beş lira değil, yirmi beş bin liradan fazla manen kıymetlidir. O mübarek hediyeyi Medine-i Münevvere namına, bu havalideki Kuran-ı Hakimin hizmetinde halis hizmetkarlarına ve benim arkadaşlarıma tevzi etmek için, aler-res-i velayn kabul ettik. Fakat bu manevi hediyenin ehemmiyetli bir sırrı bulunduğu bana ihtar edildi. Yani Cenab-ı Hakka yüz bin şükür ediyorum ki, Kurana ve zat-ı Risalete hizmetimizin bir alamet-i makbuliyeti nevinden olarak, bir iltifat-ı Nebeviyi hissettim. O sırrı size açmak münasip görüldü. Şöyle ki:
Şimdi bu mektubu yazan katiple kardeşi Mesud beraber bir gün, üç aydan beri bahsi geçmediği Ahmed Ağanın bahsi geçti. Beraberimde katip Tevfikle Mesuda dedim: “Bütün kitapları Diyarbakırdaki Ahmed Ağaya göndereceğiz. Ta ya Şam-ı Şerif tarafına, ya Vandaki sıddıklara ulaştırsın.” Bu sözümüz ve meşveretten dört saat sonra, aynen o Ahmed Ağa habersiz çıktı geldi.
Aynı günde siyah bir mürekkebimiz vardı. “Keşke güzel bir kırmızı mürekkebimiz olsaydı” dedik. Biraz o mürekkepten taş üzerine döktük; siyah ve mor idi. Sonra yazmaya başladık. Tam istediğimiz tarzda kırmızı oldu. Bu hale yedi-sekiz kişi pek çok hayret ettik. Bu işi de bir fal-i hayr addettik. “Fesübhanallah,” dedik, “bunda bir sır var.” Sonra birden bire hatırıma geldi: Şam-ı Şerifte eniştem Molla Said var; bir kısım kitapları Ahmed Ağaya verip göndereceğim” dedikten sonra, tam bir sıddık olan Nuh Bey hatırıma geldi. Evvel başka memleket niyetiyle, sonra İstanbuldaki kardeşlerin istemesiyle, siyah taliimiz suretini değiştirip parlayacaktır, diye mana verdik. Sonra Mısıra niyet edip yazdırdığım kitapları, en layık Vanı ve en sadıkı Nuhu gördüm, ona göndereceğim diye, Ahmed Ağa gittikten sonra, onun arkasından Burdura kadar gönderdim.
Sonra bu işte öyle bir muvaffakiyet ve teshilat göründü ki, şüphe bırakmadı ki, burada bir sır var. Nazar-ı dikkati celb etti. Dikkat ettik ki, evvelki mektupta size yazdığımız gibi, İstanbulda oturan bir adam, üç defa buraya misafireten gelerek, onun eliyle Nuh Beyin üç defa mektup telgrafı elime geçiyor. Ve en sevdiğim Hulusi Bey ve Molla Abdülmecid ve Molla Hamid ve Hoca Abdülmecid Efendilerin selamları ve isimlerini bir mektupta, yine o Mehmed Efendi geçen sene bana o getirdi. Dedim: Bu bir işaret-i inayettir; bu tesadüfi değil.
Sonra Nuhun hediyesi, yirmi beş liralık kıymetinde bir teneke, bizim namımıza geldiğini işittik. Arkadaşlarla beraber hesap ettik ki, biz burada hangi tarihte kitap hediyelerini Nuh için hazırlıyorduk aynı tarihte, Nuh, habersiz olarak, kırk gün mesafede, bize o nisbette ve mana cihetiyle onun gibi mübarek hediyeyi hazırlıyordu. Bu tevafuk katiyen tesadüf değil. Hatta bir kısım dostlar dediler ki, bu Nuh Beyin kerametidir. “Acaba Nuh Beyin kerameti var mı ki, biliyormuş gibi mukabilini gönderiyor?” dediler. Dedim ki, “İhlasın ve sadakatin dahi velayet gibi kerameti var. Belki, bazan daha fevkindedir.”
Hediyenin vürudundan sonra, bir ay kadar kaza merkezinde bıraktık, almadık. Sonra Nuhun mektubunu aldıktan sonra getirterek açtık, hayrette kaldık. Tasavvurumuzun bütün bütün fevkinde çıktı. Bu teberrüke karşı istiğna değil, belki bir iltifat-ı Ravza-i Mutahhara olduğundan, ona karşı dilencilikle iftihar ediyorum. كُلُّ شَىْءٍ مِنَ الْحَبِيبِ حَبِيبٌ sırrınca, “Habibin diyarından gelen herşey mahbubdur.” Ve onun içinde bir, bilhassa Ravza-i Mutahharanın levha-i müzeyyene ve münevveresi vardı. Bir kısım sanat-ı İlahiyenin bir nevi küçük müzehanesi şekline getirdiğim hücremin duvarına, o levha-i mübarekeyi dahi talik ettim ve karşısında oturdum; derince, müştakane temaşaya başladım. Birden, o levhada bana ihtar eder gibi kalbime geldi: Bizler senin risalelerinin manidar işaretleriyiz. Fesübhanallah dedim, bu hediye içinde sırlar var.
Tetkike başladım. Baktım ki, gönderdiğim risaleler kaç parçadır; herbir parçaya mukabil bir nevi hediye var. Yirmi bir parça, hem risalelerden hem teberrükten saydım. Bu çeşit teberrükü, şimdiye kadar işitmemiştim. Hiçbir hacı böyle bir zamanda, böyle merak edip, her neviden bir kısım alsın hem benim hesabıma Medine-i Münevverenin mübarek eşyasını bana ayırıp göndersin… Bu demek Nuh muh işi değil. Ravza-i Mutahhara sahibinin bu teberrük içinde bir iltifatı vardır.
Madem kitapların parçaları ve hediyelerin nevileri birbirine tevafuk ediyor. Öyleyse her bir nevi, bir nevi kitaba işareti var, münasebeti var. Şu gözümün önündeki levha ise, Mucizat-ı Ahmediye namında aslı beş parçadan ibaret On Dokuzuncu Mektuba muvafakat münasebeti var. Çünkü, şu levha o Ravza-i Mutahharanın ve Hücre-i Saadetin suretini gösterdiği gibi, Mucizat-ı Ahmediye risalesi dahi, Asr-ı Saadetin manevi suretini almıştır. Şu beş minare, o beş parçaya işaret ediyor. Şu kubbe Mirac Risalesine bakıyor.
Öyleyse, sair nevilerin dahi, risalelerin nevilerine işaret eder diye, dikkat ettim ki, yedi nevi hurma gönderilmiş. Bir parçası büyükçe, otuz üç tane kadar. Fesübhanallah, dedim, yedi nevi göndermekte ne mana var? Birden kalbime geldi ki: İman-ı billaha dair yedi nevi ile aynı hakikat yazılmış, Vana gönderilmiş. Dikkat ettim: Evet, mevzu vahdaniyet-i İlahiye olduğu halde, Yirminci Mektupla sureti küçük, manası pek büyük zeyliyle ve Yirmi İkinci Söz herbiri birer risale, Birinci Makam, İkinci Makamı ve Otuz İkinci Söz Üçüncü Mevkıfı ile evvelki iki mevkıf herbiri birer risale hükmünde ve Otuz Üçüncü Mektup, Otuz Üç Pencere ile yedi risaledir. O da aynen yedi nevi envar-ı marifetullahtan bir şems-i hakikatin ziyasındaki elvan-ı seba gibi bir mahiyet gösterdiğinden, Medine-i Münevverenin hediyesi içinde hakikat-i hurmadan yedi nevi Nuh Beyin eline verilip buraya kadar gönderilmesi, o yedi nura tevafukla bir makbuliyet işareti veriyor dedik, Allaha şükrettik.
Hem o neviden birisi otuz üç tane olması, o risalelerin birisi otuz üç pencere olması ve hediye içindeki tesbih üç defa otuz üç olması, Otuz Üçüncü Sözün Otuz Üçüncü Mektubunda otuz üç penceresine muvafakati, Nuhu ihtiyarsız, sırf bir vasıta-i zahiri olarak bize gösterdi. Nuha değil, belki Ravza-i Mutahharaya karşı minnettarane, müteşekkirane baktık.
Sonra, o mübarek ma-i zemzem, büyükçe bir şişe ve parlak nurani bir surette içinde çıkması… Dedik ki: Madem o levha-i mübareke Mucizat-ı Ahmediyeye, o yedi nevi hurma marifetullaha ve resail-i tevhide işaret var. Elbette bu ma-i zemzem dahi, ab-ı hayatın ma-i zemzemesini kainata dağıtan Kuran-ı Mübinin menbaı ve birinci mahall-i nüzulü bir-i zemzeme civarı olduğundan Yirmi Beşinci Söz olan icaz-ı Kurana işaret vardır. Ve alamet-i makbuliyet olarak telakki ediyoruz.
Said Nursi
– 213 –
Hulusi Beye yazılmıştır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Sual: İmam-ı Gazalinin “Neşe-i uhra, neşe-i ulaya bütün bütün muhaliftir” demesinin sebebi?
Elcevap: Hüccetül-İslam İmam-ı Gazalinin “Neşe-i uhra, neşe-i ulaya bütün bütün muhaliftir” demesi, mahiyet ve cinsiyet itibarıyla değildir. Çünkü, يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ ve هُوَ الَّذِى يَبْدَؤُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ gibi çok ayetlerin sarahatine muhalif olur. O muhalefet, keyfiyet ve suret itibarıyladır. Hem de umur-u uhreviyenin mertebece fevkalade yüksek olmasına işarettir. Hem de Gazalinin haşr-i cismaniyle beraber haşr-i ruhaninin dahi vuku bulmasına, bazı ehl-i batına taklit ve mümaşat cihetiyle bir işaretidir.
Sual: Sad-ı Taftazani biri hayvani, diğeri insani olmak üzere ruhu ikiye taksim ettikten sonra, “Mevte maruz kalan, yalnız ruh-u hayvanidir. Ruh-u insani ise mahluk değildir ve onunla Allah beyninde nispet ve sebep yoktur. Cesetle kaim olmayıp müstakill-i bizzattır” demesinin sebebi ve izahı?
Elcevap: Sad-ı Taftazani٫nin اَلرُّوحُ اْلاِنْسَانِيَّةُ لَيْسَتْ مَخْلُوقَةً demesi; قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى sırrıyla—beka-yı ruh bahsinde beyan edildiği gibi—ruhun mahiyeti, zihayat bir kanun-u emir, zişuur bir ayine-i ism-i Hayy, zicevher bir cilve-i hayat-ı sermedi olduğundan meculdür. Bu cihetle, mahluktur denilemez. Fakat Sad, Makasıd ve Şerhul-Makasıdda, bütün muhakkıkin-i İslamın icmaına ve ayat ve ehadisin nususuna muvafık olarak, “O kanun-u emir, vücud-ı harici giydirilmiş, sair mahlukat gibi mahluk ve hadistir” demiştir. Sadın ezeliyet-i ruha kail olmadığına bütün asarı şahittir.
لَيْسَتْ بَيْنَهَا وَبَيْنَ اللهِ نِسْبَة demesi, hulul gibi batıl bir mezhebin reddine işarettir. Hayvanatın ruhları dahi bakidir; kıyamette yalnız cesetleri fena bulur. Mevt ise fena değil, belki alakanın kesilmesidir. وَلاَ سَبَبَ demesi, esbab-ı zahiriyenin tavassutu ve Azrail ın kabz-ı ervah hususundaki münacatı bahsinde denildiği gibi, ruhun doğrudan doğruya perdesiz, vasıtasız icad edilmesine işarettir. اِسْتَقَلَّتْ بِذَاتِهَا demesi, beka-yı ruh ispatında denildiği gibi, “Ceset ruha dayanır, ayakta kalır. Ruh ise bizatihi kaimdir. Ceset harap olursa daha ziyade serbest olur, melek gibi göğe uçar” demektir ve batıl bir mezhebin reddine işarettir.
(Hususi kısmı)
Haşre dair, Sure-i Rumda.. وَمِنْ اٰيَاتِهِ… وَمِنْ اٰيَاتِهِ… وَمِنْ اٰيَاتِهِ … haşrin, ayrı ayrı çok kuvvetli burhanlarını mucizane beyan eden o ayetlerin ilhamı ile, o ayetlere bir tefsir yazmak niyetinde olduğum vakitte, bu suallerin sorulması, latif bir tevafuktur.
وَاَزْوَاجَهُمْ وَاَوْلاَدَهُمْ fıkrasını dua ve münacatımda ilave ettiğim dakikada hatırıma geldiniz. Bu nevi duada dahi birinciliği kazandınız. Kalben, kalemen, bilfiil alakadar olmak şartıyla, yirmi dört saatte yüz defa, tasavvurca beş yüz defa, manevi kazanç ve duamda hissedar olmaya müstehak olmanızı arzu ettiğim bir vakitte bu sualleriniz, beni sizin hesabınıza çok mesrur etti ve bir beşaret oldu.
Said Nursi
– 214 –
Hulusi Beye hitaptır.
بِاسْمِ مَنْ ﴿ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ ﴾ وَعَلَيْكُمُ السَّلاَمُ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ عُمْرِكُمْ عَمَّرَكُمُ اللهُ بِالسَّلاَمَةِ وَالْعَافِيَةِ
Aziz kardeşim,
Evvela: Mektubun bana tesir etti. Fakat hakikati düşündüm, o teessür gitti. İşte hakikat şudur ki:
Mabeynimizdeki münasebet ve uhuvvet inşaallah halis ve lillah için olduğundan, zaman ve mekanla mukayyed olmaz. Bir şehir, bir vilayet, bir memleket, belki küre-i arz, belki dünya, belki alem-i vücut, iki hakiki dost için bir meclis hükmündedir. Böyle dostluk ve kardeşliğin firakı yok, hep visaldir. Fani, mecazi, dünyevi dostluklar sahipleri, firakı düşünsün, bize ne?
Mezhebimizde (mesleğimizde) firak yok. Sen nerede bulunsan, şu kardeşinle ellerinizdeki Sözler vasıtasıyla sohbet edebilirsin. Ben de istediğim zaman, seni yanımda dergah-ı İlahiye beraber el açıp niyaz etmek suretinde görebilirim. Eğer kader sizi başka bir yere gönderirse, اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللهُ hükmünce, kemal-i rızayla teslim ol. Hem senin gibi, inşaallah kalbi selim, aklı müstakim, hakiki iman dersini veren zatlara başka yerler daha ziyade muhtaçtır. Orada (Eğirdirde) lillahilhamd imana çok hizmet ettin. Eğirdirden ziyade başka yerler belki daha muhtaçtır.
Saniyen: Sorduğun birinci suale senin kalbini tevkil ediyorum. Nasıl fetva verirse, ben de öyle razıyım. Meratib-i dünya, nokta-i nazarımda pek ehemmiyetsiz olmakla beraber, senin gibi mertebesini hizmet-i Kurana medar edenler için, minnet altına ve zillete girmemek şartıyla hoş görüyorum. İkinci sualin ise, peder ve validenin arzuları pek mühimdir. Kuran-ı Hakim bir ayet-i kerimede, beş tarzda onlara karşı şefkat ve hürmeti emreder. Eğer suhuletle arzuları yerine gelmek kabilse yaparsınız.
Salisen: Aziz kardeşlerim, bahar ve yazın meşgaleleri, hem gecelerin kısalması, hem şuhur-u selasenin gitmesi ekser kardeşlerimin bir derece hisse alması ve daha sair bazı esbabın bulunması, elbette bir derece neşeli kış dersine fütur verir. Fakat onlardan gelen fütur, size fütur vermesin. Çünkü o dersler, ulum-u imaniyeden olduğu için, bir insan yalnız kendi nefsine dinlettirse yeter. Bahusus, siz daima bir-iki hakiki kardeşi de bulursunuz.
Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar değil. Cenab-ı Hakkın zişuur çok mahlukatı vardır ki, hakaik-i imaniyenin istimaından çok zevk alırlar. Sizin o kısım arkadaşınız ve müstemileriniz çoktur.
Hem mütefekkirane o çeşit sohbet-i imaniye, zemin yüzünün bir manevi ziyneti ve medar-ı şerefi olduğuna işareten biri demiş:
آسْمَانْ رَشْكْ بُرَدْ بَهَرْ زَمِينْ كِه دَارَدْ
يَكْ دُوكَسْ يَكْ دُو نَفَسْ بَهْرِ خُدَا بَرْ نُشِينَنْدْ
Yani, semavat zemine gıpta eder ki, zeminde halisen lillah sohbet ve zikir ve tefekkür için, bir-iki adam, bir-iki nefes, yani bir-iki dakika beraber otururlar, kendi Sani-i Zülcelalinin çok güzel asar-ı rahmetini ve çok hikmetli ve süslü asar-ı sanatını birbirine göstererek Sanilerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler.
Hem de ilim iki kısımdır: Bir nevi ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kafi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi, her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım, yeter diyemez. İşte ulum-u imaniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibarıyla inşaallah o cümledendir.
Bütün kardeşlerimize birer birer selam ediyorum. Zannederim mufarakat ihtimalinden, ikimizden ziyade Hakkı Efendi kardeşimiz, daha ziyade sevap kazanmak emaresi olarak, daha ziyade müteessirdir. Fakat Cenab-ı Hak hakkımızda çok emarelerle inayet ve rahmetini gösterdiğinden, suri iftirakımız vuku bulsa, bir eser-i inayet ve rahmet olduğunu telakki etmeliyiz.
Rabian: Sizin gibi hakikate yetişmiş ve hakikatteki hakiki teselli ve esaslı sevinci bulmuş zatlara, envar-ı imaniyenin ve esrar-ı Kuraniyenin neşirlerine karşı—ehl-i dalaletin ve şeytanların desaisle tehacümünden neşet eden müşkülat ve gam ve kedere karşı sabır ve metanet et ve hüzün ve merak etme—demeye ihtiyaç hissetmem.
Hem her vakit beklediğim, ehl-i zındıkanın bana hücumu gayretli talebem, cesaretli biraderzadem olan uhrevi kardeşimden başlaması muhtemel olmakla beraber, hıfz-ı Kurani her müşkülata galip ve lezzet-i hizmet-i imaniye her kederi unutturur itikadında olduğumdan, seni teşci ve teşvike lüzum görmem.
Rakımül-Huruf Hafız Halid sana selam eder, duanı ister.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Ahiret kardeşiniz
Said Nursi
– 215 –
Üçüncü Mektubun baş kısmı.
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ بِكَلِمَاتِ النُّجُومِ وَالشُّمُوسِ وَاْلاَقْمَارِ وَالسَّيَّارَاتِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰۤى اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ النُّجُومِ فِى السَّمٰوَاتِ
Aziz kardeşim ve sevgili arkadaşım,
Şimdi yüz tabakalık fıtri bir sarayın, en yukarı menzilinde bulunuyorum. Sen de manen burada hazır ol. Bir parça sohbet edip konuşacağız. İşte kardeşim,
Evvela: Evvelki mektubumda, bütün Sözlere dair sual etmiştim ki: İçlerinde cerh edilecek hakikatler var mı? Veyahut avama izharı muzır şeyler bulunuyor mu? Yoksa yalnız Otuz İkinci Sözün Üçüncü Maksadı için değildi.
Saniyen: Sana Nokta risalesini gönderiyorum. Aciptir ki, Eski Saidin kuvvet-i ilmiyle, nazar-ı aklıyla anladığı ve gördüğü hakikatleri, senin kardeşin şuhud-u kalbiyle, nur-u vicdanla gördüğüne tevafuk ediyor. Yalnız bazı cihetlerde noksan kalmıştır ki, Yirmi Dokuzuncu Sözde tekmil edilmiş. Hususan ahirdeki remizli nükte ve o remizli nüktenin sırrı beyanında, çok hakikatler Noktada yoktur, Yirmi Dokuzuncu Sözde vardır. Fakat birbirinden çok uzak bu iki Saidin aklı, kalbi, bu derece ittifakı aciptir.
Salisen: Şeyh Mustafaya selamımı tebliğle beraber de ki: Yazdığın Kader Sözü beni çok memnun etti. Duayla kardeşlik hakkını eda ettiğin gibi, bunun yazmasıyla talebelik hukukunu dahi kaza ettin. Allah senden razı olsun. Yazdığını Abdülmecide gönderiyorum. O yüzlerce adama okutturacak; herbirisinden sevap sana gelecek.
Rabian: Kardeşimiz Abdülmecide bir mektupla bazı Sözleri gönderiyorum. Sen gayet emniyetli bir tarzda postaya ver. Adres: “Ergani-i Osmaniyede esnaftan Vanlı Şehabeddin Efendi vasıtasıyla Vanlı Abdülmecid Efendiye.” Bu adresi yeni hurufla mektuba ve emanete yazınız.
جُو لاَاِلٰهَ اِلاَّ اللهُ بَرَابَرْ مِيزَنَنْد هَرْشَىْ دَمَادَمْ جُويَدَنَدْ يَاحَقْ سَرَاسَرْ كُو يَدَنْد يَاحَىْ
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 216 –
Mektubatta On Sekizinci Mektupun başı ve İkinci Mesele-i Mühimmedeki sualinin cevabına bir zeyildir.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
remizli nükte ve o remizli nüktenin sırrı beyanında, çok hakikatler Noktada yoktur, Yirmi Dokuzuncu Sözde vardır. Fakat birbirinden çok uzak bu iki Saidin aklı, kalbi, bu derece ittifakı aciptir.
Salisen: Şeyh Mustafaya selamımı tebliğle beraber de ki: Yazdığın Kader Sözü beni çok memnun etti. Duayla kardeşlik hakkını eda ettiğin gibi, bunun yazmasıyla talebelik hukukunu dahi kaza ettin. Allah senden razı olsun. Yazdığını Abdülmecide gönderiyorum. O yüzlerce adama okutturacak; herbirisinden sevap sana gelecek.
Rabian: Kardeşimiz Abdülmecide bir mektupla bazı Sözleri gönderiyorum. Sen gayet emniyetli bir tarzda postaya ver. Adres: “Ergani-i Osmaniyede esnaftan Vanlı Şehabeddin Efendi vasıtasıyla Vanlı Abdülmecid Efendiye.” Bu adresi yeni hurufla mektuba ve emanete yazınız.
جُو لاَاِلٰهَ اِلاَّ اللهُ بَرَابَرْ مِيزَنَنْد هَرْشَىْ دَمَادَمْ جُويَدَنَدْ يَاحَقْ سَرَاسَرْ كُو يَدَنْد يَاحَىْ
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 216 –
Mektubatta On Sekizinci Mektupun başı ve İkinci Mesele-i Mühimmedeki sualinin cevabına bir zeyildir.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, muhlis kardeşim Hulusi Bey,
Suallerinize dair bir cevap yazmıştım. Kardeşimiz Hüsrev bir izah istedi. O zat ruhen size benzediği için, onun istizahına sen de iştirak ettiğini tahayyül ettim. Bu zeyli yazdım, size gönderdim.
Hem Keramet-i Gavsiyenin birinci satırına dair bir parça gönderildi, onun ahirine yazarsınız. Hem Keramet-i Gavsiye ile münasebettar bir nükte-i Kuraniyeyi gönderdik. Meşrebimize muhalif olan bu izhar-ı esrara beni sevk eden manevi ihtarla kardeşlerimizin saye ziyade şevk ve gayrete gelmelerine bir vesile olmasıdır.
Hakikaten bir vakit fütur, geldi. Tevafuk çıktı, şevki tazelendirdi. Bir zaman yine fütur, baş gösterdi. Keramet-i Gavsiye çıktı, gayreti çok ziyadeleştirdi. Ben bu haletten anladım ki, izharından hizmetimize zararı yok; olsa olsa nefsime zarardır. Zaten nefsim hizmete feda olmaya hazırdır. Başta muhterem pederiniz, Fethi Bey, Hoca Abdurrahman, Kemaleddin, Ömer Efendi olarak risalelerle alakadar olan zatlara selam ve dua ediyorum ve dualarını istiyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said
– 217 –
Hulusinin ikinci sualinin cevabına bir zeyildir.
Sual: Muhyiddin-i Arabi, vahdetül-vücud meselesini en yüksek bir mertebe telakki ettiği gibi, ehl-i aşk bir kısım evliya-i azime dahi ona ittiba etmişler. Bu meselenin en yüksek mertebe olmadığını, hem hakiki olmadığını, belki bir derecede ehl-i sekir ve istiğrakın ve ashab-ı şevk ve aşkın meşrebi olduğunu diyorsun. Öyle ise, muhtasaran sırr-ı veraset-i Nübüvvetle ve Kuranın sarahatiyle gösterilen Tevhidin yüksek mertebesi hangisidir? Göster.
Elcevap: Benim gibi hiç ender hiç, aciz bir biçarenin kısa fikriyle bu yüksek mertebeleri muhakeme etmek, yüz derece haddimin fevkindedir. Yalnız, Kuran-ı Hakimin feyzinden gelen gayet muhtasar bir iki nükteyi söyleyeceğim; belki bu meselede faidesi olacak.
BİRİNCİ NÜKTE: Vahdetül-vücudun meşrebine ve saplanmasına çok esbab var. Onlardan bir ikisi kısaca beyan edilecek.
Birinci sebep: Mertebe-i Rububiyetin hallakıyetini azami derecede zihinlerine sığıştıramadıklarından ve sırr-ı Ehadiyet ile herşeyi bizzat kabza-i Rububiyetinde tuttuğunu ve herşey kudret ve ihtiyar ve iradesiyle vücud bulduğunu kalblerine tam yerleştiremediklerinden, “Herşey Odur” veyahut “yoktur” veya “hayaldir” veya “tezahüriyetidir” veya “cilveleridir” demeye kendilerini mecbur bilmişler.
İkinci sebep: Firakı hiç istemeyen ve firaktan şiddetle kaçan ve ayrılıktan titreyen ve budiyetten Cehennem gibi korkan ve zevalden gayet derece nefret eden ve visali, ruhu ve canı gibi seven ve kurbiyeti Cennet gibi hadsiz bir iştiyakla arzulayan aşk sıfatı, herşeydeki akrebiyet-i İlahiyenin bir cilvesine
yapışmakla, firak ve budiyeti hiçe sayıp, lika ve visali daimi zannederek “La mevcude illa Hu” diye, aşkın sekriyle ve o şevk-i bekà ve lika ve visalin muktezasıyla, gayet zevkli bir meşreb-i hali vahdetül-vücudda bulunduğunu tasavvur ederek, müthiş firaklardan kurtulmak için, o vahdetül-vücud meselesini melce ittihaz etmişler.
Demek birinci sebebin menşei, aklın gayet geniş ve gayet yüksek olan bazı hakàik-ı imaniyeye yetişmediğinden ve ihata edemediğinden ve aklın iman noktasında tamamıyla inkişaf etmediğindendir. İkinci sebebin menşei, kalbin aşk noktasında fevkalade inkişafından ve harikulade inbisatından ve genişliğinden ileri gelmiştir.
Amma sarahat-i Kuraniye ile veraset-i Nübüvvetin evliya-i azimesi ve ehl-i sahv olan asfiyanın gördükleri mertebe-i uzma-yı Tevhid ise, hem çok yüksektir, hem rububiyet ve hallakıyet-i İlahiyenin mertebe-i uzmasını, hem bütün esma-i İlahiyenin hakiki olduklarını ifade ediyor. Ve esasatını muhafaza edip, ahkam-ı Rububiyetin muvazenesini bozmuyor. Çünkü derler ki:
Cenab-ı Hakkın ehadiyet-i zatiyesiyle ve mekandan münezzehiyetiyle beraber, herşey bütün şuunatıyla, doğrudan doğruya ilmiyle ihata ve teşhis edilmiş ve iradesiyle tercih ve tahsis edilmiş ve kudretiyle ispat ve icad edilmiştir. Bütün kainatı birtek mevcud gibi icad ve tedbir ediyor. Bir çiçeği kolaylıkla halk ettiği gibi, koca baharı dahi o suhuletle halk eder. Birşey birşeye mani olmaz. Teveccühünde tecezzi yoktur. Aynı anda, her yerde, kudret ve ilmiyle tasarruf noktasında bulunuyor. Tasarrufunda tevzi ve inkısam yoktur. On Altıncı Söz ve Otuz İkinci Sözün İkinci Mevkıfının İkinci Maksadında bu sır tamamıyla izah ve ispat edilmiştir.
“La müşahhate fit-temsil” kaidesiyle temsildeki kusura bakılmadığından, gayet kusurlu bir temsil söyleyeceğim—ta iki meşrebin bir derece farkı anlaşılsın.
Mesela, harika ve emsalsiz, gayet büyük ve gayet ziynetli, şark ve garba bir anda uçacak ve şimalden cenuba ulaşan kanatlarını kapayıp açacak, yüz binler nakışlarla tezyin edilmiş ve kanadının herbir tüyünde gayet dahiyane sanatlar derc edilmiş bir tavus kuşu farz ediyoruz. Şimdi seyirci iki adam var. Akıl ve kalb kanatlarıyla bu kuşun yüksek mertebelerine ve harika ziynetlerine uçmak istiyorlar.
Birisi, bu tavus kuşunun vaziyetine ve heykeline ve harikulade herbir tüyündeki kudret nakışlarına bakar ve gayet aşk ve şevk ile sever. Dakik tefekkürü kısmen bırakır ve aşka yapışır. Fakat görür ki, hergün o sevimli nakışlar tahavvül ve tebeddül eder. Sevdiği ve perestiş ettiği o mahbublar kaybolur, zeval buluyor. O adam kendine teselli vermek ve aklına sığıştıramadığı vahdet-i hakiki ile rububiyet-i mutlaka ve ehadiyet-i zati ile hallakıyet-i külliyeye malik bir nakkaşın bir nakş-ı sanatıdır demek lazım gelirken, o itikad yerine, “Bu tavus kuşundaki ruh o kadar alidir ki, onun sanii onun içindedir veya o olmuş. Hem o ruh, vücuduyla müttehid, vücudu ise suret-i zahiriye ile mümteziç olduğundan, o ruhun kemali ve o vücudun yüksekliği, bu cilveleri böyle gösterir, her dakika başka bir nakşı ve ayrı bir hüsnü izhar eder. Hakiki ihtiyar ile bir icad değil, belki bir cilvedir, bir tezahürdür” der.
Diğer adam der ki: “Bu mizanlı ve nizamlı, gayet sanatkarane nakışlar, kati bir surette, bir irade ve ihtiyar ve kasd ve meşieti iktiza eder. İradesiz bir cilve, ihtiyarsız bir tezahür olamaz. Evet, tavusun mahiyeti güzel ve yüksektir; fakat onun mahiyeti fail olamaz. Belki münfaildir; faili ile hiçbir cihette ittihad edemez. Ruhu güzel ve alidir, fakat mucid ve mutasarrıf değil, belki ancak mazhar ve medardır. Çünkü herbir tüyünde, bilbedahe, nihayetsiz bir hikmetle bir sanat ve nihayetsiz bir kudretle bir nakş-ı ziynet görünüyor. Bu ise iradesiz, ihtiyarsız olamaz. Bu kemal-i kudret içinde kemal-i hikmeti ve kemal-i ihtiyar içinde kemal-i rububiyeti ve merhameti gösteren sanatlar, cilve milve işi değil. Bu yaldızlı defteri yazan katip onun içinde olamaz, onunla ittihad edemez. Belki, yalnız o defter, o katibin yazı kaleminin ucuyla teması var. Öyle ise, o kainat denilen misali tavusun harikulade ziynetleri, o tavus Halıkının yaldızlı bir mektubudur.”
İşte şimdi o kainat tavusuna bak, o mektubu oku, Katibine “Maşaallah, Tebarekallah, Sübhanallah” de. Mektubu katip zanneden veya katibi mektup içinde tahayyül eden veya mektubu hayal tevehhüm eden, elbette aşk perdesinde aklını saklamış, hakikatin hakiki suretini görmemiş.
Vahdetül-vücudun meşrebine sebebiyet veren aşkın envaından en mühim ciheti, aşk-ı dünyadır. Mecazi olan aşk-ı dünya, aşk-ı hakikiye inkılab ettiği zaman, vahdetül-vücuda inkılab eder. Nasıl ki insandan şahsi bir mahbubu muhabbet-i mecazi ile seven, sonra zeval ve fenasını kalbine yerleştiremeyen bir aşık, mahbubuna aşk-ı hakiki ile bir bekà kazandırmak için “Mabud ve Mahbub-u Hakikinin bir ayine-i cemalidir” diye kendini teselli eder, bir hakikate yapışır. Öyle de, koca dünyayı ve kainatı heyet-i mecmuasıyla mahbub ittihaz eden, sonra o muhabbet-i acibe daimi zeval ve firak kamçılarıyla muhabbet-i hakikiye inkılab ettiği vakit, o çok büyük mahbubunu zeval ve firaktan kurtarmak için vahdetül-vücud meşrebine iltica eder. Eğer gayet yüksek ve kuvvetli iman sahibi ise, Muhyiddin-i Arabın emsali gibi zatlara zevkli, nurani, makbul bir mertebe olur. Yoksa, vartalara, maddiyata girmek, esbapta boğulmak ihtimali var. Vahdetüş-şuhud ise, o zararsızdır, ehl-i sahvın da yüksek bir meşrebidir.
اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَۤا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Kardeşiniz
Said Nursi
– 218 –
Yirmi İkinci Mektubun Hatimesindeki bahse bir zeyldir.
اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا
Gıybet şu ayetin kati hükmüyle nazar-ı Kuranda gayet menfur ve ehl-i gıybet, gayet fena ve alçaktırlar. Gıybetin en fena ve en şenii ve en zalimane kısmı, kazf-i muhsanat nevidir. Yani, gözüyle görmüş dört şahidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya kadın hakkında zina isnat etmek, en şeni bir günah-ı kebair ve en zalimane bir cinayettir, hayat-ı içtimaiye-i ehl-i imanı zehirlendirir bir hıyanettir, mesut bir ailenin hayatını mahveden bir gadirdir. Evet, Sure-i Nur bu hakikati o kadar şiddetle göstermiş ki, vicdan sahibini titretiyor ve tüylerini ürperttiriyor.
وَلَوْلاَ اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَنَۤا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَا سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ
şiddetle ferman ediyor ve diyor ki: Gözüyle görmüş dört şahidi gösteremeyen, merdudüş-şehadettir; ebedi şehadetlerini kabul etmeyiniz. Çünkü yalancıdırlar. Acaba böyle kazfe cesaret eden hangi adam var ki, gözüyle görmüş dört şahidi gösterebilir? Kuran-ı Hakim bu şartı koşturmakla, “Böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız demektir.” يُحِبُّونَ اَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ tehdidiyle, öyleleri münafık gibi ehl-i imanın hayat-ı içtimaiyelerini böyle işaalarla ifsad ediyorlar, ifade ediyor. Ve bilhassa böyle gıybet ehl-i namus ve ehl-i haysiyet hakkında olsa ve bilhassa ehl-i ilim hakkında olsa ve bilhassa akıldan hariç bir tarzda olsa… Mesela, namuslu bir zat, kendi gayet yakışıklı, bir cihetle mükemmel ve ailesine kemal-i itimadı olduğu halde, hiçbir cihetle ona mukabil gelemeyen ve onun hizmetkarı hükmünde ve ona nispeten çirkince bir insan ve dünyada onların içtimaını hiçbir fıtrat ve vicdan kabul etmediği bir surette, o biçare ailesini o suretle gıybet etmek, bu nevi gıybetin en şeniidir. Böyle eşne gıybetin sebebi, olsa olsa, insanın dest-i ihtiyarında olmayan bir muhabbet vasıtasıyla, yine kadınların kıskançlığından ve habbeyi kubbe görüp ve kendi iffetini göstermekle başkasını ittiham etmek nevinden bu nevi şayialar meydan alıyorlar. Bu işaadan tevbe etsinler; yoksa kahr-ı İlahi gelmesi kaviyen memuldür. Öyle iftira edenler, böyle iftiraya maruz kalacakları, ceza-yı amelleri olmak ihtimalini düşünsünler!
Said Nursi
– 219 –
Yirmi Altıncı Mektubun İkinci Mebhasının ahiridir.
(Benimle görüşen veya görüşmek arzu eden dostlara bir düsturdur ki, uzakta bulunan bir kısım kardeşlere yazılmıştır.)
Benimle görüşmek arzunuzu hissettim. Kardeşlerim, benimle görüşmek iki cihetle olur: Ya dünya cihetiyle, yani hayat-ı içtimaiye-i insaniye itibariyledir. Şu cihetteki kapıyı kapamışım. Veya hayat-ı uhreviye ve hayat-ı maneviye cihetiyledir. O da iki vecihledir.
Biri: Şahsıma haddimden fazla hüsn-ü zan edip şahsımdan, bir istifade-i maneviyeyi niyet etmektir. Şu veçhi de kabul etmem. Çünkü, ben Kuran-ı Hakimin sırf bir hizmetkarıyım, o mukaddes dükkanın bir dellalıyım. Şahsi dükkanımdaki perişan, ehemmiyetsiz şeyleri satışa çıkarmayacağım ve çıkarmak istemiyorum. Çünkü, Kuran-ı Hakimin kudsi elmaslarının kıymetlerine şüphe iras etmemek için, perişan ve şahsi dükkanımda bulunan kırık cam parçalarını satsam, hakiki sarraf olmayan müşteriler, dellallık vaktinde elimde gördükleri elmaslara da şişe nazarıyla bakabilirler; zihinlerine bir iltibas, bir şüphe gelir. Onun için, şahsi dükkanımı katiyen kapamışım. Bana o mukaddes dükkanın hizmetkarlığı yeter. Müflis bir hizmetkar olsam, daha hoşuma gidiyor.
İkinci vecih şudur ki: Kuran hesabıyla ve dellallığı ve hadimliği noktasında benimle görüşmektir. Şu vecihte gelenleri aler-resi vel-ayn kabul ediyorum. Fakat bu görüşmek için şark ve garp mani olmaz. Belki yerin üstü ve altı dahi birdir. Sureten görüşmeye o kadar lüzum yok.
Şu münasebetin de ve manevi görüşmenin de üç meyvesi var:
Birincisi: Dellallık ettiğim mukaddes dükkanın mücevheratını benden almaktır. İşte o dükkandan şimdilik on iki küçük cevherleri size gönderdim.
İkinci meyvesi: Beş farz namazını kılan ve yedi kebairi terk eden zatları, şu manevi münasebet ve görüşmek neticesi olarak, ahiret kardeşliğine kabul ediyorum. Ben her sabah manevi kazancım ne ise, o ahiret kardeşlerimin sahife-i amaline geçmek için Cenab-ı Hakkın dergahına niyaz edip hediye ediyorum. Onlar dahi beni manevi hayratlarına ve dualarına hissedar etmelidirler-ta hisselerini kazancımızdan alsınlar.
Üçüncü meyvesi: Onları yanımda ya hakikaten veya hayalen hazır edip beraber dergah-ı İlahiye el açıp dua ederek ve Kuranın hizmetine dair el ele, kalb kalbe verip gayet ciddi bir surette rapt-ı kalb etmektir. İşte, kardeşlerim, size şu üç meyve şimdiden hasıldır.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursi
– 220 –
MESaL-İ MÜTEFERRİKA
BİRİNCİ MESELE
Sual: Salavatın bu kadar kesretle hikmeti ve salatla beraber selamı zikretmenin sırrı nedir?
Elcevap: Resulallah aleyhissalatü vesselama salavat getirmek, tek başıyla bir tarik-i hakikattır. Resulallah aleyhissalatü vesselam nihayet derecede rahmete mazhar olduğu halde, nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir. Çünkü, Resulallah aleyhissalatü vesselam bütün ümmetin dertleriyle alakadar ve saadetleriyle nasibedardır. Nihayetsiz istikbalde, ebedül-abadda, nihayetsiz ahvale maruz ümmetin, bütün saadetleriyle alakadarlığının ihtiyacındandır ki, nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir.
Hem Resulallah hem abd, hem resul olduğundan, ubudiyet cihetiyle salat ister, risalet cihetiyle selam ister ki: Ubudiyet halktan Hakka gider, mahbubiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu es-salat ifade eder. Risalet Haktan halka bir elçiliktir ki, selamet ve teslim ve memuriyetinin kabul ve vazifesinin icrasına muvaffakıyet ister ki, selam lafzı onu ifade ediyor.
Hem biz seyyidina lafzıyla tabir ettiğimizden, diyoruz ki: Ya Rab! Yanımızda elçiniz ve dergahınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki, bize sirayet etsin.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
İKİNCİ MESELE
Bir kardeşimizin uzun bir sualine kısa bir cevaptır.
Eğer desen: Nedir şu tabiat ki, ehl-i dalalet ve gaflet ona saplanmışlar; küfür ve küfrana girip, ahsen-i takvimden esfel-i safiline sukut etmişler?
Elcevap: Tabiat namı verdikleri şey, şeriat-ı fıtriye-i kübra-yı İlahiyedir ki, mevcudatta zuhur eden efal-i İlahiyenin tanzim ve nizamını gösteren adetullahın mecmu-u kavanininden ibarettir. Malumdur ki, kavanin umur-u itibariyedir; vücud-u ilmisi var, haricisi yok. Gaflet veya dalalet saikasiyle Katip ve Nakkaş-ı Ezeliyi tanımadıklarından, kitabı ve kitabeti katip ve nakşı nakkaş, kanunu kudret, mistarı masdar, nizamı nazzam, sanatı sani tevehhüm etmişler.
Nasıl ki, bir vahşi ve insanların içtimaiyatını görmemiş bir adam muhteşem bir kışlaya girse, bir ordunun nizamat-ı maneviyeyle muttarid hareketini temaşa etse, maddi iplerle bağlı tahayyül eder. Veyahut o vahşi, muazzam bir camie dahil olsa, görse ki, Müslümanların cemaat ve idlerde muntazam, mübarek vaziyetlerini görse, seyretse, maddi rabıtalarla bağlanmalarını tevehhüm eder.
Öyle de, vahşiden çok vahşi olan ehl-i dalaletin, cünud-u semavat ve arza malik olan Sultan-ı Ezel ve Ebedin muhteşem kışlası olan şu kainata ve Mabud-u Ezelinin mescid-i kebiri olan şu aleme girdikleri vakit, o Sultanın nizamatını tabiat namıyla yad etse ve nihayet hikmetlerle meşhun şeriat-ı kübrasını, kuvvet ve madde gibi sağır ve kör ve camid, karma karışık tezahürattan ibaret tahayyül etse, elbette ona insan demek değil, belki vahşi hayvan dahi denilmez. Çünkü, o tevehhüm ettiği tabiat için, geçen Sözlerde ve sair risalelerimde yüz yerde, dirilmeyecek bir surette o tabiat fikr-i küfrisi öldürüldüğü ve Yirmi İkinci Sözde gayet kati bir surette ispat edildiği gibi; her zerrede, her sebepte bütün mevcudatı halk edecek bir kudret, bir ilim vermek, belki Vacibül-Vücudun bütün sıfatını onda kabul etmek gibi nihayetsiz muhal ender muhal bir dalalet, belki dalaletin divaneliğinden gelen manasız hezeyanlardır.
Elhasıl: O Sözlerde gayet kati bir surette ispat edilmiş ki, tabiatperest adam bir ilah-ı vahidi kabul etmediği için, gayr-ı mütenahi ilahları kabul etmeye mecburdur. O ilahlar, herbirisi herşeye muktedir olmakla beraber, bütün ilahlara hem zıt, hem misil olarak şu kainatın intizamı içinde birleşsin. Halbuki, bir sineğin kanadından tut, ta manzume-i şemsiyeye kadar hiçbir yerde bir sinek kanadı kadar şerike yer yoktur ki, parmak karıştırsın.
لَوْكَانَ فِيهِمَۤا الِٰهَةٌ اِلاَّ اللهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
ferman-ı kati, şirk ve iştirakin esasatını kati bir burhanla keser.
ÜÇÜNCÜ MESELE
Küfür, manevi bir cehennemin çekirdeği olduğunu İkinci Sözde ve Sekizinci Sözde ve başka Sözlerde ispat edildiği gibi, maddi bir cehennem dahi onun meyvesidir. Cehenneme duhulüne sebep olduğu gibi, Cehennemin vücuduna dahi sebeptir. Zira küçük bir hakim, küçük bir izzet, küçük bir gayret, küçük bir celali bulunsa; bir edepsiz ona dese, “Beni tedip etmezsin ve edemezsin”; herhalde, o yerde hapishane yoksa da, onun için bir hapishane icad edecek, onu içine atacaktır. Halbuki, kafir, Cehennemi inkarla, nihayetsiz gayret ve izzet ve celal sahibi ve gayet büyük bir zatı tekzip ve taciz ediyor, yalancılıkla ve aczle ittiham ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, celaline serkeşane ilişiyor. Elbette, farz-ı muhal olarak, Cehennemin hiçbir sebeb-i vücudu bulunmazsa, o derece tekzip ve tacizi tazammun eden küfür için Cehennemi halk edecek, o kafiri içine atacaktır.
DÖRDÜNCÜ MESELE
Eğer desen: Ne için ehl-i küfür ve dalalet dünyada ehl-i hidayete galip oluyor?
Elcevap: Çünkü, küfrün divaneliğiyle ve dalaletin sarhoşluğuyla ve gafletin sersemliğiyle, ebedi elmasları satın almak için verilen letaif ve istidadat-ı insaniye sermayesini, fani şişelere, soğuk buzlara veriyor. Elbette ham cam ve camid cemed, elmas fiyatıyla alındığı için, en ala cam ve en ecla cemed alınır.
Bir vakit elmasçı zengin bir adam divane olur, çarşıya gider, beş paralık cam parçasına beş altın verir. O zengin divaneye, herkes en iyi camlarını alır ona verir. Hatta çocuklar da güzel buz parçalarını ona veriyor, birer altın alıyorlardı.
Hem bir vakit bir padişah sarhoş olur, çocukların içine girer, onları vükela ve ümera-yı askeriye zanneder. Şahane emir verir, çocukların hoşuna gider, iyi itaat ettiklerinden güzelce bir eğlence yapar.
İşte küfür bir divaneliktir, dalalet bir sarhoşluktur, gaflet bir sersemliktir ki, baki meta yerine fani metaı alır. İşte şu sırdandır ki, ehl-i dalaletin hissiyatları şiddetlidir. İnadı, hırsı, hasedi gibi herşeyi şediddir. Bir dakika meraka değmeyen birşeye bir sene inat eder.
Evet küfrün divaneliğiyle, dalaletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla, fıtraten ebedi ve ebed müşterisi olan bir latife-i insaniye sukut eder; ebedi şeyler yerine fani şeyler alır, yüksek fiyat verir. Fakat müminde dahi bir maraz-ı asabi bulunuyor veya maraz-ı kalbi var. O dahi, ehl-i dalalet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyade ehemmiyet verir. Lakin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ısrar etmez.
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَۤا اِنْ نَسِينَۤا اَوْ اَخْطَاْنَا
BEŞİNCİ MESELE
Mühim bir sırr-ı ayet:
Kuran-ı Mucizül-Beyan, mecmuu mucize olduğu gibi, her bir suresi dahi bir mucize, hatta pek çok ayetlerin herbirisi birer mucize veya bir lema-i icazı gösterir bir tarzdadır. Mesela, Sahabeden bahseden ahir-i Sure-i Feth olan ayeti, ki مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dan başlar, bütün huruf-ı hecaiyeyi tazammun etmekle beraber, Sahabenin tabakat-ı meşhuresinin—ki Ashab-ı Bedir, Şüheda-i Uhud, Ashab-ı Suffa, Ehl-i Biat-ı Rıdvan gibi şöhretgir-i alem tabakatın—esmasının adedine işaret ediyor. Ve şu ayetten evvelki هُوَ الَّذِۤى اَرْسَلَ رَسُولَهُ ayeti, altmış üç harf olduğundan, ömr-ü Nebeviyyeye işaret ettiği gibi, bahsettiğimiz ayetle beraber Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl-i Beyt-i Nebevinin adedini gösterir. İşte, ahirdeki ayetin adedi iki yüz altmıştır. Ashab-ı Bedir, şüheda-yı Uhudla beraber, Bedirle Uhud şühedasından bulunan bir tek sayılmak, hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartıyla, iki yüz altmıştır.
Aynı ayetteki hurufat gibi Ashab-ı Bedir, Ashab-ı Suffa ile söylediğimiz şartla beraber, iki yüz altmış dört eder. ayetten dört fazladır ki, Hulefa-yı Erbaa veya Hamse-i al-i Abadan dördüne işaret vardır. ayette herbir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashab-ı Bedir ve Uhud ve Suffanın esmasına ne derece muvafık adet göstermesine, gelecek hurufata dikkat et:
Hemze lafzi (9) gayr-ı melfuzu (15) muvafık geliyor.
ب (4) ت (8) ث (3) muvafık, ج (8) muvafık, ح (3) خ (10) د (6) ذ (3) muvafık. ر (16) muvafık, ز (6) muvafık, Uhud ve Suffadan س (7) muvafık, Suffadan ش (2)muvafık, Suffadan ص (2) muvafık, Bedirden ض (2) muvafık, Suffadan ط (1) ظ (3) Uhudda Abadile-i Seba, Hulefa-yı Selase ع (10) muvafık, Suffadan غ (6) ف (14) ق (1) muvafık, Bedirde ك (6) ل (34) م (24)muvafık, ن (16) muvafık, ه (16) و (15) ى (12) muvafık, لا (2) ا (18) muvafık…
İşte şu hurufatın yarısı Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhudda muvafık gelmesiyle gösteriyor ki, gayr-ı muvafık olanlar başka tabakatın adedine muvafıktır. Mesela, Ehl-i Biat-ı Rıdvan gibi tabakat-ı meşhureye…
Hem ca-yı dikkattir ki:
ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا
ayetinde şu ayet gibi, bütün huruf-u hecaiyeyi tazammun etmiş. Fakat bunun aksine olarak, o hurufatın tekraratı acip bir tarz-ı münasebettedir. Şu ayet ise birbirine bakıyor. Kardeş kardeşine muvafık gelmiyor. Demek şu ayetteki hurufatın vazifesi, ayetin manasını teyid ederek, bahsettiği Sahabelerin esmasına bakıyorlar. Evet, şu ayet-i kerime, cümleleriyle gösterdiği aynı hükmü, yine kelimeleriyle, hurufatıyla aynı manaya işaret eder. Mesela, şu ayetin hurufatları Ashaba baktıkları gibi, kayıtları da Ashabın sıfat-ı meşhuresine bakar. O sıfatı göstermekle o sıfat sahiplerine parmak basıyorlar.
Mesela: وَالَّذِينَ مَعَهُ daki maiyet-i hassa, sohbet-i mahsusayı zikretmekle Ebu Bekiris-Sıddıkın medar-ı fahri ve şöhreti olan maiyet-i hassa ile başına parmak basıyor. اَشِدَّۤاءُ عَلَى الْكُفَّارِ şiddet-i hamiyet-i İslamiyeyle küffara galebe-i katiyesiyle şöhretşiar olan Ömeri ayine gibi gösterir.
رُحَمَۤاءُ بَيْنَهُمْ şefkat-i rahimaneyle meşhur-u enam olan Osman-ı Zinnureyne parmak basıyor.
تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا kaydıyla, rüku ve secdede devam ve kesrette meşhur olan Aliyyil-Murtazaya işaret ediyor.
يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللهِ وَرِضْوَانًا cümlesiyle Ehl-i Biat-ı Rıdvana, سِيمَاهُمْ فِى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ Ashab-ı Suffaya, ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ fukaha ve ulema-i Sahabeye, وَمَثَلُهُمْ فِى اْلاِنْجِيلِ Ashab-ı Huneyn ve Fetih, Uhud ve Bedirdeki Sahabelerin namdar yiğitlerine işaret ettiği gibi, enbiyadan sonra beni adem içinde en yüksek, en namdar, en mümtaz olan Sahabelerin medar-ı rüçhaniyetleri, menşe-i imtiyazları ve maden-i meziyetleri olan secaya-yı samiye ve ahlak-ı aliye ve muamelat-ı galiyeye o mezkur kayıtlar ve sıfatlarla işaret ediyor. O kayıtlarla diyor ki:
Sahabelerin halka karşı vaziyetleri: Düşmanlarına şediddirler ve dostlarına ve müminlere rahimdirler. Cenab-ı Hakka karşı rüku ve secdede kemal-i itaattadırlar. Her işlerinde Cenab-ı Hakkın rıza ve fazlını kastederek kemal-i ihlastadırlar. Hem Sahabelerin ilimde ve amelde ve siyasette ve askerlikte gösterdikleri fevkalade metanet ve terakki ve sebat ve tefevvuku, maziden Tevrat ve İncili işhad ederek mucizane ve müstakbelden ibadet ve cihad vazifesinde harikulade hareketleri ihbar ederek mucizane mazi ve müstakbelde iki ihbar-ı gaybi ile Sahabelerin icazkar ahvalini haber vermekle, şu ayette bir lema-i icazı gösterir. Ve ayetin daha başka çok işaretleri vardır. İzahı uzun olduğundan ve ihatamız nakıs ve elimiz kısa bulunduğundan kısa kestik.
İşte, madem şu ayet, hem cümleleri, hem kelimeleri, hem hurufatıyla, ayrı ayrı vazifeleri gördükleri halde, mana-yı maksudun etrafında toplanıp ona bakıyorlar. Acaba bilmediğimiz ve beyan etmediğimiz, şu ayetin daha çok esrar-ı acibeyi cami olduğu anlaşılmaz mı?
ALTINCI KÜÇÜK BİR MESELE
Otuz üç adet Sözlerin ve otuz üç adet Mektupların mecmuuna Risaletün-Nur namı verilmesinin sırrı şudur ki:
Bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rastgelmiştir. Ezcümle, karyem Nurstur, merhume validemin ismi Nuriyedir, Nakşi üstadım Seyyid Nur Muhammeddir, Kadiri üstadım Nureddin. Kuran üstadlarımdan Nuri, talebelerimden benimle en ziyade alakadarı Nur isimli bulunanlardır. Kitaplarımı en ziyade izah ve tenvir eden, nur misalidir. Kuran-ı Hakimdeki en evvel aklıma, kalbime parlayan ve fikrimi meşgul eden, اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَ اْلاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ ayetidir. Hem hakaik-i İlahiyede müşkulatımın ekserisini halleden Esma-i Hüsnadan Nur ism-i nuranisidir. Hem Kurana şiddet-i sevk ve inhisar-ı hizmetim için hususi imamım Zinnureyndir.
اَللّٰهُمَّ يَا نُورَ النُّورِ وَيَا مُنَوِّرَ النُّورِ وَيَا مُصَوِّرَ النُّورِ وَيَا مُقَدِّرَ النُّورِ وَيَا مُدَبِّرَ النُّورِ وَيَا خَالِقَ النُّورِ وَيَا نُورًا قَبْلَ كُلِّ نُورٍ وَيَا نُورًا بَعْدَ كُلِّ نُورٍ وَيَا نُورًا فَوْقَ كُلِّ نُورٍ وَيَا نُورًا لَيْسَ مِثْلَهُ نُورٌ سُبْحَانَكَ يَالاَ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ اْلاَمَانُ اْلاَمَانُ اَجِرْنَا ﴿ وَعَلِى ﴾ مِنَ النَّارِ وَادْخِلْنَا ﴿ وَادْخِلْ عَلِى ﴾ الْجَنَّةَ مَعَ اْلاَبْرَارِ وَنَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقَلْبَهُ وَقُبُورَنَا وَقَبْرَهُ بِأَنْوَارِ اْلاِيمَانِ وَالْقُرْاٰنِ يَارَحِيمُ يَاغَفَّارُ وَصَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ الْمُخْتَارِ وَاٰلِهِ اْلاَطْهَارِ وَصَحْبِهِ اْلاَخْيَارِ اٰمِينَ اٰمِينَ اٰمِينَ
Said Nursi
– 221 –
Hulusi Beyin sualine cevaptır.
(Dişlerin kaplanması hakkındaki suale cevaptır)
1932 tarihli sualinize şimdilik etrafıyla cevap veremiyorum. Fakat bu meseleyle münasebettar bir-iki mesele-i şeriatı icmalen yazıyorum. Şöyle ki:
Abdest vaktinde ağzı yıkamak farz değil, sünnettir. Fakat gusül hengamında ağzını yıkamak farzdır. Az birşey de yıkanmadık kalsa olmaz, zarardır. Onun için dişleri kaplama lehinde ulemalar fetva vermeye cesaret edemiyorlar.
İmam-ı azam ile İmam-ı Muhammed gümüş ve altından dişlerin yapılmasına fetvaları, sabit kaplama hakkında olmamak gerektir. Halbuki bu diş meselesi umumül-belva suretinde o derece intişarı var ki, refi kabil değil. Ümmeti bu belva-yı azimeden kurtarmak çaresini düşündüm; birden kalbime bu nokta geldi. Haddim ve hakkım değil ki, ehl-i içtihadın vazifesine karışayım. Fakat bu umumül-belva zaruretine karşı, fetvalara taraftar olmadığım halde diyorum ki:
Eğer mütedeyyin bir hekim-i hazıkın gösterdiği ihtiyaca binaen kaplama sureti olsa, altındaki diş ağzın zahirisinden çıkar, batın hükmüne geçer. Gusülde yıkanmaması, guslü iptal etmez. Çünkü üstündeki kaplama yıkanıyor, onun yerine geçiyor. Evet, cerihaların üstündeki sargıların zarar için kaldırılmadığından ceriha yerine yıkanması, şeran o yaranın gasli yerine geçtiği gibi, böyle ihtiyaca binaen sabit kaplamanın yıkanması dahi dişin yıkanması yerine geçer, guslü iptal etmez. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللهِ Madem ihtiyaca binaen bu ruhsat oluyor. Elbette yalnız süs için, ihtiyaçsız dişleri kaplamak veya doldurmak bu ruhsattan istifade edemez. Çünkü, hatta zaruret derecesine geldikten sonra, böyle umumül-belvada, eğer bilerek, su-i ihtiyarıyla olsa, o zaruret ibahaya sebebiyet vermez. Eğer bilmeyerek olmuşsa, zaruret için elbette cevaz var.
Said Nursi
– 222 –
Üç cesetli bir ruhun bir fıkrasıdır. Yani: Hafız Ali, Sabri, Sarıbıçak Ali.
Otuz Birinci Mektubun On Yedinci Lemasının On Yedinci Notasının yedi meselesinden ikinci meselesi iken Yirminci Lema olan İhlas Risalesini aldım. Kuleönünde kardeşim Ali Efendiyle, Yirmi Birinci Lema namıyla projektör-misal, geceleri gündüze çeviren, pek mübarek ve çok kıymettar ve gayet müessir bir risaleyle, Yirmi İkinci Lema olan On Yedinci Notanın Üçüncü Meselesi iken, Lemeata karışmakla, sosyalizm ve bolşevizm oyunlarıyla alem-i insaniyetin fıtrat-ı hayat-ı hakikiyesini unutturmak, ebedi zulümatı, müsavat-ı esasiye namıyla, kendi şahıslarını istisna ederek, millet-i İslamiyeyi esassızlığa attıkları gazlı bombalarıyla bir nevi geceyi getirdikleri gibi, güya istila ettiği manevi toprakta kuvve-i inbatiyeye medar olacak bir hayat dahi bırakmayarak ihrak ettikleri bir anda, şu Lema o alemi tenvirle güneşi gösterip, ab-ı hayatıyla uyanık zemin üzerini yeşerttiğini gösteriyor.
Muhterem efendimiz,
Bir hafta mukaddem, maddeten küçük ve manen büyük bir name-i mergubelerinizi, Bekir Bey vasıtasıyla bir ordu kuvvetinde aldım. Cenab-ı Erhamürrahimine hesapsız hamd ve şükür olsun ki, bizim gibi aciz, zaif, fakir, kusurlu kullarını, hiçbir zaman maddi ve manevi takviye-i rahmetinden baid tutmuyor. Esen rüzgarlar muvakkaten kapı ve pencerelerden girseler de, o hanenin sahibi derhal kapatıyor ve ayıktırdığını gösteriyor. Gerçi çok okuyamıyorsak da, yazıyı aynı vaziyette yazıyor. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Muhterem efendim,
“Şu yazılan risaleleri nasıl buldunuz?” buyuruyorsunuz? Ya Üstad, ne diyelim? Bizim manevi yara ve hastalıklarımızı teşhis buyurup, öldürmemek için her nevi mualeceleri ile memzuc, hem mugaddi, hem müessir tiryaklarını Cenab-ı Hakkın ihsanıyla gönderiyorsunuz. İhlas hakkında evvelce ve bilhassa sonra ihsan edilen risaleleri okudukça, vücudumun ağrıdığını ve her zerresinin titrediğini, müteaddit diyarlardan tevellüd eden kurtlar oynamaya başlayınca, en ahmak ve eblehçe hareketlerimi gösterdiler.
Şu Sözler bittecrübe yazılmasıyla, umum kardeşlerimiz ikaz ediliyor. Ve her ferde kudsiyetiyle, güya o ferde hitap eder gibi bir ulviyetle ma-i zemzem içiriyor. İhlası tam, vicdanı temiz, ruhu teslim, cismi latif, nesebi tahir kardeşlerimiz, bu ikazla Cenab-ı Erhamürrahimine niyaz edip, “Ya Rab, cümle ihvanımızı yaramaz şeylerden halas et ve ihlas-ı tamme ihsan et” dualarında, salifül-arz haslet-i hamse-i aliye ve ehliyeden olmayan ve kesafetli ruhuyla müteaddit nuru karıştıran ve zahir haliyle sebeb-i risale olup, umumun dua ve himmetlerini her an arzulayan, bu uğurda Risale-i Nura serfüru ve serfeda edenleri, Cenab-ı Erhamürrahimin, Habib-i Ekrem aleyhissalatü vesselam, Kuran-ı Hakim ve Hizbül-Kuran hürmetine mağfiret buyurup, niyet edip talep ettikleri hizmetinde muvaffak buyursun. amin.
Şu mübarek risaleler, hararetli bir adamın suyu gördüğünde, ufak bir kapta ise kazanına koymak, büyük göl ve deniz ise, içine girmek istediği gibi, şu zamanın nursuz yakıcı şiddet-i hararetine karşı ihlas denizini göstermekle harareti kesmek, hem her nevi cevahir ve elmas içinde bulunduğunu beyan etmekle o denize davet ediyor. Nefsin talibi olduğunu riya ve hubb-u cah gibi her cihette zararlı yılanlar gibi zehirleyen, ibadet perdesi altında dünyayı tahsil etmek isteyip, kabir kapısında hatasını bildiği ve teveccüh-ü nasa muhabbetten, firavun gibi gark olurken dönmek isteyip, kimseye müyesser olmadığını ve daha teferruatıyla o alemleri bu Lemalar öyle tenvir ediyorlar ki, eğer murad-ı İlahi olsa, bu zamanın şöhretperest zındıkları da görselerdi, ellerindeki vücutlarına zemherir getiren buzları atıp, ihlasla iman edip, Kuranın elmas cevahirlerini alırlardı.
Muhterem efendim,
Keramet-i Aleviye risalesi çok cihetlerle keramet olduğu gibi, Risale-i Nur şakirtlerini intibaha ve teşvike, say ve gayrete, cesaret ve şecaate sevkle, hareket ettikleri yolda yalnız olmadıklarını ve karşılarında düşmanın, yalnız onların düşmanı olmayıp, belki mazide duran ve bize pek yakından bakan ervah-ı aliyenin de düşmanı olup, o ali ruhlar önümüzde pişdar, etrafımızda zırh gibi ve muhafız ve muavin olduklarını göstermekle, zaiflere kuvvet, havf edenlere cesaret ve şecaat, kavilere refik oluyor ve her zaman bu risaleye herkesin ihtiyacını gösteriyor. Bu zamanın kisve-i ilmiye ve mümessil-i din ve rehber-i millet perdeleriyle ilmi eneye, dini dünyaya ve kendileri meyhaneye düşen ulemaus-suu haber vermekle, ehl-i iman ve irfanı insafa, ittifaka, ittihada davet ediyor.
Cümlemiz, hak-i pa-yı ekremilerine yüzler sürerek, mübarek dest-i damen-i kerimanelerini öperiz efendim.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
İslam karyesinden Ali
Kuleönünden Ali
– 223 –
Hüsreve hitaben yazılan bir mektuptur.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبرَكَاتُهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَ وَعَلٰى اَخِيكَ وَعَلٰى اِخْوَانِكَ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبرَكَاتُهُ
Aziz, mübarek, sıddık kardeşim,
Evvela: Sözlere başlamadan iki ay evvel gördüğün mübarek rüya çok güzeldir, hem hakikattir. Evet, kardeşim, sen bir bahçe-i ebedi olan Kuran-ı Hakimin cennetinden, gül-ü Muhammedi (a.s.m.) namında, hadsiz nurani hakikatlerin fabrikası hükmünde, tefsir-i hakaik-i Kuraniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkep olan bir cemaat-i mübareke içinde en has ve en yüksek mertebeye katip tayin edildiğine, o rüya beşaret verdiği gibi, biz de beşaret ediyoruz.
Saniyen: Bu defa bize yazdığın Mucizat-ı Ahmediye (a.s.m.) risalesi çok harika düşmüş. Kim ona bakıyor; bir zevk-i hakiki hisseder. Demek oluyor ki, manevi, halis, samimi hisler, maddi nakışlar suretinde kendini hissettiriyor. Bu sırra ben muttali olduğum vakit, kardeşim Galip dahi aynı hisse iştirak etti. “Evet, bunun altında manevi tebessüm var” diye, senin hattını kendi hattına tercihle mukabele etti. O yazdığın risale vasıtasıyla pek çok insanlar imanlarını kuvvetleştiriyorlar; muhabbet-i Ahmediye (a.s.m.) kalblerinde ziyadeleşiyor. İşaret-i gaybiye hakkında şüpheleri kalmıyor. O sevap da senin defter-i amaline geçiyor. Kuran ve Resulallah (a.s.m.) kelimesinden başka, işaret ettiğin kelimat çok manidardır, hem bir temeldir. O iki kelimenin mübarek tevafukuna bir hüccettir. Hem gösteriyor ki, bütün o tevafukatı dahi riayet etmeyen, o iki kelimenin tevafukuna kalem karıştıramaz. Zannediyoruz ki, o risalelerin hatt-ı hakikisini sen buldun veyahut yakınlaştın.
Salisen: Mabeynimizde münasebet manevi, ruhi, hakiki olduğu için zaman ve mekan müdahale etmez. Dergah-ı İlahiye müteveccih olduğumuz vakit günde belki kaç defa, Hüsrev yanımda bir cihette hazır olmakla beraber, senin o şirin yazıların, hususan On Dokuzuncu Mektuptaki mübarek hattın göründükçe seni hayalimizce hazır ediyoruz. Ben ve buradaki arkadaşlar dahi seni burada görmek çok arzuluyoruz. Fakat Isparta sana çok muhtaçtır. Hem de şimdi hal ve mevsim pek müsait görünmüyor. Onun için kardeşimi bir miktar yanımda bulundurmakla, sana zahmet vermek istemiyorum. Yoksa sen bize çok lazımsın. İnşaallah bir vakit kaza edeceğiz.
Rabian: Şu mübarek şehr-i Ramazan, leyle-i Kadri ihata ettiği için, kendisi de ömür içinde bir leyle-i Kadirdir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakikası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-i bakidir. Senden ve ahiret hemşirem yani ikinci validem ve kardeşimin muhterem validesinden duanızı istiyorum. Madem duada sizi şerik ediyorum; siz de benim duama amin hükmünde olarak dua ediniz.
Kardeşimiz Ali Efendiye dahi çok selam ve dua ediyorum. İnşaallah tam Hüsreve layık bir kardeş oluyor. Sair kardeşlere seni tevkil ediyorum, selam ve dua ediyorum. Bu eyyam-ı mübarekede bana dua etsinler.
Galip der: “Hüsrevle manevi bir irtibat hissediyorum.” Çok selam ediyor. Ve bilhassa saatçi Lütfü Efendiye pek çok selam ve dua ederim. Cenab-ı Hak ona, o bana yazdığı Pencere Risalesinin hurufu adedince ruhuna rahmet, kalbine nur, aklına hakikat, malına bereket ihsan eylesin. amin, amin, amin.
Maksadım, ona o risaleyi yazdırmak, onu has talebeler dairesine idhal etmekti. Yoksa ona o zahmeti vermezdim. Maşaallah, Hatem-i Mucizat-ı Ahmediyeyi (a.s.m.) çok güzel tersim etmişsiniz. Sözlerle alakadarlar içinde, bu hateme tam kanaati olanların isimlerini bana yazsınlar, onları ikinci dairede yazacağız, ta o nura hissedar olsunlar. Şükre dair nüshanız Kuleönlü Mustafa bir adama verip, o da muhafaza edememiş. Yağmur bir parça bozduğu için mahcup olarak, sana göndermeyip bana gönderdi. Benim de güzel yazılmış bir nüsham var, sana gönderiyorum. Ona göre yeni bir nüsha kendinize yazarsınız. Sen bana şükre dair yazdığın mübarek nüshayı, bir ay evvel Atabey tarafına göndermiştim. Kim aldığını bilmiyorum, elime geçmedi. Hem size Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Meselesinin Hatimesini gönderiyorum. O Hatime, hatem-i icaza gelen tenkidatı reddediyor ve parlak bir mühr-ü tasdik olduğunu gösteriyor. O hatemlerin bir nüshasını sana gönderdik. Orada hatemi gören ve kabul eden ve Sözlerle alakadar olan zatların münasip gördüklerini, boş kalan gözlere kaydedebilirsin.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Mirzazade
Said Nursi
– 224 –
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz ve gayretli ahiret kardeşim ve hizmet-i Kuranda yoldaşım Hulusi-i sani ve Sabri-i evvel,
Maşaallah, Yirminci Mektubun kıymetini güzel anlamışsınız ve güzel de yazmışsınız.
Mektubunda ilm-i kelam dersini benden almak arzu etmişsiniz. Zaten o dersi alıyorsunuz. Yazdığınız umum Sözler, o nurlu ve hakiki ilm-i kelamın dersleridir. İmam-ı Rabbani gibi bazı kudsi muhakkikler demişler ki: ahirzamanda ilm-i kelamı, yani ehl-i hak mezhebi olan mesail-i imaniye-i kelamiyeyi, birisi öyle bir surette beyan edecek ki, umum ehl-i keşif ve tarikatın fevkinde, o nurların neşrine sebebiyet verecektir. Hatta İmam-ı Rabbani kendisini o şahıs gibi görmüştür.
Senin şu aciz ve fakir ve hiç ender hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkinde olarak, kendimi o gelecek adam olduğumu iddia edemem, hiçbir cihette liyakatim yoktur. Fakat o ileride gelecek acip şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın pişdar bir neferi olduğumu zannediyorum. Ve ondadır ki, sen de yazılan şeylerden o acip kokusunu aldın.
Hem mektubunda اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ ye ait olan esrarı sual ediyorsun. Evet o ayetin büyük bir denizinden çok Sözlerde kataratı, reşehatı vardır. Bahusus Yirminci Mektupta, Otuz Üçüncü Mektupta, Otuz İkinci Sözde, Yirmi İkinci Sözde onun bazı çeşmeleri var. Elbette o ayette çok tabakat var. Her taife bir tabakadan hissesini almıştır. Ruhum istiyordu ki, o ayetin bazı envarını yazayım; fakat şimdiye kadar müteferrik surette yazıldığından öyle kalmış, şimdilik onunla iktifa edilmiş.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said
– 225 –
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَۤائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerim ve hizmet-i Kuraniyede fedakar arkadaşlarım Sabri, Hafız Ali, Hüsrev, Refet, Bekir, Lütfü, Rüşdü Efendiler,
Kardeşlerim, bu Ramazan-ı Şerifte size, alem-i nurdan bahisler açmak arzuları var idi. Maalesef bir hadise zulmet aleminden bahsetmeye beni mecbur ediyor. Bu yeni hadise için etraftaki dostlar lisan-ı kal ve halle meraklı, endişeli bir tarzda benden istizah istiyorlar. Onları ve sizleri meraktan kurtarmak için, o hadiseyi, iki kısım olarak, bir parça beyan edeceğim.
Birinci kısım: Bu bize nisbeten musibetli ve elim hadiseyi, Cenab-ı Hak inayet ve rahmetiyle başka surete çeviriyor. Evet, Cennet ucuz olmadığı gibi, Cehennem de lüzumsuz değil. Bu hadisenin bize karşıki veçhi, rahmet görünüyor. Ehl-i dünyaya karşı veçhi, Cehennemin lüzumunu gösteriyor. Filhakika bu Ramazan-ı Şerifte hadisenin sureti çok çirkindi. Fakat Gavs-ı azamın dediği gibi, inayet gözünün altında ve hıfzında olduğumuzdan, çok cihetlerle hakkımızda lemeat-ı rahmet göründü.
İkincisi: Bu Ramazan-ı Şerifte acz u zaafı ve fakr u ihtiyacı tam hissedip, Cenab-ı Hakka iltica etmek, bir surette intibah ve heyecan ve şuur ve şiddet verdi. Ramazan-ı Şerifte şimdi okuduğum münacatların okunmasına bu hadise mühim bir kuvvet oldu. Zaten musibetler, dergah-ı İlahiye sevk etmek için birer kader kamçısıdır. Her okuduğum bir kelime ve dua da ve münacat da şuurlu ve şiddetli oluyor. Resmi ve ruhsuz olmuyor. Sahabelerdeki ibadetlerin sırr-ı tefevvuku bu noktadandır. Tesbih ve zikri bütün manasıyla şuurlu bir surette söyledikleridir.
Said Nursi
– 226 –
Hulusi Beye hitaptır.
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَۤائِمًا
Aziz, sıddık, muhlis kardeşim,
Evvela: Biraderzadem Halil Nacinin dünyevi musibeti, beni de cidden mahzun eyledi. Cenab-ı Hak onu da kurtarsın, size de sabır ve tahammül ihsan eylesin. amin. Nurun eskiden beri hiç sarsılmayan muhlis bir kahramanı elbette dünyanın geçici, kıymetsiz, fani vaziyetleri karşısında telaş etmez, mağlup olmaz inşaallah.
Saniyen: Silsile-i ilmiyede bana en son ve en mübarek dersi veren ve haddimden çok ziyade şefkatini gösteren, Şeyh Muhammedül-Küfrevinin (kuddise sirruhu) hulefasından Alvarlı Hoca Muhammed Efendiye ve ihvanlarına çok selam ve arz-ı hürmet ederim. Ve o havalide Nurlarla alakadar senin dostlarına çok selam ve Nur hizmetinde muvaffakiyetlerine dua ederiz.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Hasta kardeşiniz
Said Nursi
– 227 –
بِاسْمِهِ سُبْحَانَه
Aziz kardeşim,
Beni merak etmeyiniz inayet-i Rabbaniye devam ediyor. MAyşet cihetinde kanaat ve iktisat beni ihtiyaçtan kurtarıyor. Sakın birşey gönderme. Sen altı yedi nefse bakıyorsun; benim yarım nefsim var. Sen beni değil, ben seni düşünmeliyim. Sabrinin mektubu ona yetişmemiş. Sen ve Hulusi, benim her bir amel-i uhrevimde hissedarsınız. Mah-ı Ramazanda kazanç bire bindir. Siz de bana duanızla yardım ediniz.
Said
İşaret-i Aleviyeyi tam tasdik ettiniz mi, Haşir Risalesini çok kuvvetli buldunuz mu?
– 228 –
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Binler selam. Siz maddi rütbenizden çok yüksek manevi rütbeniz iktizasıyla ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsun. O yerlerin sana ihtiyacı var. Hiç merak etme. Senin Risaletün-Nur hakkında mektupların, çok talebe yerinde, senin bedeline hizmet-i Nuriyede çalışıyorlar. Birinciliği daima sana kazandırıyorlar.
Kardeşiniz
Said Nursi
– 229 –
Yıldız mektubu
وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim, hizmet-i Kuraniyede çalışkan arkadaşlarım Sabri, Hüsrev, Hafız Ali, Refet, Bekir, Lütfü, Rüşdü,
Size Cemaziyel-ahir ayında vuku bulan bir hadise-i semaviye münasebetiyle bir mesele beyan edeceğim. Şöyle ki:
Hazret-i zat-ı Ahmediye aleyhissalatü vesselamın zuhuru zamanında, وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ ayetinin bir nümunesini gösterir bir tarzda, recm-i şeyatine alamet olan yıldızların düşmesi kesretle vuku bulmuştur. Ehl-i tahkikin nazarında, o zaman vahiy zamanı geldiğinden, vahye şüphe gelmemek için, kahinler gibi, gaybi ve cinler vasıtasıyla semavi haberlerine karışanlara sed çekmeye alamet ve işaret olmakla beraber, zat-ı Ahmediye aleyhissalatü vesselam cin ve inse mebus olarak teşrifine semavat ehlince bir şenlik, bir bayram gibi bir alamet-i sürur olduğunu, ehl-i keşif ve hakikat hükmetmişlerdir.
Hem o mebus zat, ehl-i küfür ve dalalet için bir niran-ı muhrika ve ehl-i hidayet için envar-ı müşrika menbaı olduğuna, gaybi ve semavi bir işarettir. Şimdi şu Cemaziyel-ahirde emsali görülmemiş bir tarzda, gece saat dörtte başlayıp, beş ve beş buçuğa kadar devam eden yıldızların düşmesi ehemmiyetli bir hadise-i semaviyedir. Semavatın hadisatı zeminimize baktığı cihetle herhalde o hadisatın dahi küre-i arzda bir eseri olacaktır. Cenab-ı Hakkın rahmetine sığınmalıyız ki, niran-ı muhrika yapmasın, envar-ı müşrikaya çevirsin.
Evet, nasıl ki Kuran-ı Hakimin surelerinde, ayetler birbirine bakar, işaret ederler. Öyle de, Cenab-ı Hakkın bir kuran-ı kebiri olan şu kainatın ulvi, süfli sureleri dahi birbirine bakar, birbirinin nüktelerini izhar eder. Sema suresinde bizim gibi lafz-ı Celali yalnız kırmızı yazmak değil, belki nur yaldızıyla Lafza-i Celal gibi yazılan yıldızlar ve o yıldızlardan fışkıran nurani noktalar, elbette bir işaret fişekleri hükmünde, birer sırrı ilan ettiğini, o muciznüma semavi suresinin şanındandır. Kendimizce bir fal-i hayır addetmeliyiz.
Saniyen: Size semavatın kırmızı yıldızlarını andıran, Kurandaki İsm-i Celalin iki bin sekiz yüz altı (2806) defa tekerrürü, Kuran semasını o nurani yıldızlarla ziynetlendirmiş ve o adetlerin sahifeler, yapraklar, sureler itibarıyla birbirine manidar münasebat-ı tevafukıyetleri, daha ziyade letafetini, ziynetini güzelleştirmiş.
Bu defa size kendi nüsha-i Kuraniyemi gönderiyorum. Bu nüshamda size gönderilen listeye göre işaretler koydum. İsm-i Celal ve ism-i Rabbe ayrı ayrı işaret vaz edildi.
İsm-i Celalin tevafukat-ı adediyesi hem muntazamdır, hem manidardır; fakat bir parça dikkat ister. Çünkü, risalelerde görünen tevafuk gibi, daima sahife sahifeye bakmıyor. Bazan sahife mukabiline değil, belki bir arkasına veya arkasının mukabiline bakar. Bazan bir yaprak atlar, bazan bir sahife iki sahifenin mecmuuna bakar. Mesela: Otuz beşinci sahifede on üç (13) adet Lafza-i Celal gelir. Arkasına sekiz (8), sonra beş (5) geliyor. Demek o on üç adet bu iki rakama birden bakar ki, o da on üç ediyor, ve hakeza… Hem bazan bir sahife, iki sahifenin mecmuuna bakmakla beraber, aynı suretinde iki adet gelir, herbiri onun bir cüzünü gösterir. Mesela: Sure-i Tevbede, 188. sahifede on altı Lafza-i Celal geliyor, arkasında altı geliyor, altının arkasında on geliyor. Beraber yukarıdan okunsa on altı olur, tevafuk eder.
Sure-i Ahzabın yine sahife dört yüz yirmi ikide (422) on altı İsm-i Celal geliyor; zahiri tevafuku yok. Halbuki bir sahife daha evvel on gelir ve mukabilinde altı var; terkip edilse on altı olur, tevafuk eder. Hem bazan ism-i Rab ile beraber tevafuk eder. Bazan sahife sahifeye değil, yaprak yaprağa bakar. Hem bazan sahife rakamına bakar.
Dokuz rakamı çok defa sahife rakamına baktığı için tevafuktan çıktığını hissettim. Her neyse, siz de tetkik edersiniz. Sonra meşveretinizle gizli tevafukatı gösterecek rakamları yazacağız. Yeni yazdığımız Kurandan tensip ettiğiniz takdirde kaydedeceğiz. Başta yüz elli sahifede elli bir defa yedi ve sekiz geliyor. Yirmi sekizde sekizdir, yirmi üçte yedidir. Bu yedi, sekiz birbirine muvafık kabul edilmiş; yediden sekize, sekizden yediye geçmekle tevafuk bozulmuyor. Bu iki rakamın Kuranda mühim sırları bulunduğu hissedilir.
Salisen: Zat-ı Ahmediye nasıl bir şecere-i tuba olduğunu ve asfiya ve evliya ve sıddıkin, o şecere-i nuraniyenin meyveleri ve mesalik ve turuk onun dalları olduğunu gösterir bir silsile-i azime, eskiden kalma ve eskimiş bir silsilename yanımda var. Onu güzelce tebyiz etmek için hattı güzel, cetvelde mehareti bulunan zatları istiyorum. Şimdilik Hüsrevle Tenekeci Mehmed Efendi, Bekir Ağada bulunan ölçüyle on beş tabaka kağıt beraber, Hafız Alinin haber gönderdiği vakit gelsinler.
Rabian: Yirmi Yedinci Mektuba ilhak edilecek, kardeşlerimizin bazı yeni fıkralarını size gönderdim. Hakikaten bu fıkralar ve umum Yirmi Yedinci Mektubun fıkraları çok faidelidirler. Ehemmiyetli, tatlı, hoş, güzel manalar, dersler; teşvik, teşci eder hisler vardır. Ben kendim onlardan tatlı istifade ediyorum; tembel olduğum zaman bana ehemmiyetli bir teşvik kamçısı oluyor. Her neyse… Kardeşlerim, gücenmeyiniz; bir miktardır sizlere mektup yazdığım zaman birbirinden uzak meseleleri topluyorum; her mektup bir aşure olur.
Hamisen: Ben kolu kısa, boyu kısa cübbeme razı oldum; daha birşey lazım değil. Hüsrevin sakosu yanımda makbul misafirdi, gönderiyorum. Validesinin bir derece kesb-i afiyet ettiğinden çok mesrur oldum. Cenab-ı Hak sıhhat ve afiyet versin. Orada Hüsrevin kardeşi Ali Hasan ve Tenekeci Mehmed Efendi ve Hafız Ahmed gibi Sözlerle alakadar olanlara selam ediyorum.
Kardeşiniz
Said Nursi
Nümune için gönderilen kağıt zayi olmuş, göremedik. Beyaz kağıttan siz intihap edersiniz. Sulfato geldi, fakat çoktur. Mehmed Efendi bana yeniden bir levha yazması beni minnettar ediyor. Cenab-ı Hak yazdığı herbir harfe mukabil bin sevap ihsan eylesin. amin, amin.
– 230 –
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَ اَسْرَارِهَا
Ey bu dar-ı fanide medar-ı tesellilerim, bu diyar-ı gurbette enislerim ve esrar-ı Kuraniyede beni iştiyaklarıyla konuşturan zeki, ferasetli muhataplarım,
Sizlere, yalnız bir-iki dakika temaşa etmekle, ne derece acınacak bir halde, nakıs bir hatla çalıştığımı ve sizin kıymettar kalemleriniz, ne kadar bana ehemmiyetli olduğunu ihsas etmek için, kendi hattımla tashihsiz bir fihriste-i huruf göndermiştim. Halbuki, sizler bir-iki dakika değil, saatlerce baktınız ve günlerce zaptettiniz. Bundan anladım ki, siz ona fazla merak ediyorsunuz. Onun için size o listenin tebyizini gönderiyorum. İsterseniz kendinize bir suret alırsınız.
Fakat bunu biliniz ki, bu fihriste muvakkat bir mehaz olmak için takribi bir tarzdadır. Ben kolaylık için, kısmen eski mahfuzatıma, kısmen iki mikyasla dokuz saatte perişan hattımla yazmıştım. Sonra anladım ki, bu vadide bir tefsir köyümüzde var. O tefsiri getirdik, mukabele ettik. Ekseriyet-i mutlakayla tevafuk etmişiz, birkaç büyük yekunlarda, on-on beş küçük yerlerde muhalefet oldu. Tahkikat neticesinde, tefsirin matbaa ve müstensihlerin eser-i sehvi olarak muhalefet olmuş. İki üç yerde müsvedde listemizi tashih ettik. Sonra o tashihimizin yanlış olduğunu anladık, daha listemizi değiştirmedik. Matbaa hatası olarak tefsir tashihe muhtaç zannettik, fakat edemedik. Çünkü, sahibi büyük bir müdakkik ve matbaa da Camiül-Ezher yanında ve kurbünde, Ezheri ulemasının nazarı altında olduğundan tashihe cüret edemedim.
Aynı tefsiri, tebyizle beraber gönderiyorum. Ona bakarsınız; fakat tenkide uğraşmayınız. Çünkü benim listem takribidir, daha tahkiki yapmadım. Tefsir ise, çoğunda rivayete istinad eder. Hem bazı Sure-i Mekkiyede Medeni ayetler girmiş. Belki hesaba dahil etmemiş. Mesela, Sure-i Alakta hurufu yüz küsur demiş. Muradı, en evvel nazil olan nısf-ı evveldir. O doğru söylemiş. Ben ise, eski mahfuzatıma istinaden mecmu-u sureyi zannettiğim için onun savabında hata etmişim.
Hem tevafuktaki esrar, külli yekunlara bakar. Takribi fihriste bize kafidir. Kenzül-Arşın üç nüktesinde yazılan tevafukat, küsuratın değişmesiyle değişmezler. Belki büyük yekunların değişmesiyle dahi o tevafukat bozulmaz. Mesela, Sure-i Kehf ile otuz dokuz sure, bin adedinde ittifak ediyorlar. Bir-iki tane bin adedini kaybetse, o mühim tevafuk bozulmaz. Ve hakeza… Küsuratın çendan esrarı var, daha bize tamamıyla açılmadı. İnşaallah açıldığı vakitte fihriste dahi tahkiki bir surete girecek.
Said Nursi
– 231 –
Hüsrevin fıkrasıdır.
Aziz Üstadım,
Cemaziyel-ahir ayında vuku bulan وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ ayetinin ifade ettiği halatın bir nümunesini izah eden hadisat-ı semaviyeyle Kuranın semasında parlayan Lafza-i Celal yıldızlarının acip ve tatlı tevafuklarını ders veren o kıymettar mektubunuzu, Hafız Ali kardeşimiz de dahil olduğu halde Refet, Bekir, Lütfi, Rüşdü, Keçeci Mustafa Efendi ve ağabeyim Ali Efendiyle beraber okuduk. O gece meclisimiz pek tatlı idi. Hadisat-ı semaviyeyi hayret ve taaccüple ve pek büyük bir sevinçle karşılayarak, mele-i alanın bayramlarına biz de iştirak etmiştik.
Nasıl ki bu hadise-i semaviyenin birinci defa vukuu, (başta insan suretinde yapılmış Hubel tabir ettikleri büyük putlarıyla 360 putu ilah kabul eden) müşrikin-i Kureyşin helakine netice vermişti. İnşaallah bu ikinci vukuda 14üncü asr-ı Muhammedide ve Avrupa terakkiyatıyla iftihar ettiği ve yirminci asır namını alan bugünde, ehl-i fetretin putperestliğinin daha feci bir surete giren suretperestliğinin kökü kesileceğini bize ilan ediyordu.
Bu ilan, ümmet-i merhume-i Muhammediyeye, pek güzel ve pek hayırlı bir fütuhatı hazırladığını hatırlatarak, mahzun kalblerimizi şenlendirmiş, ağlayan yüzlerimizi güldürmüş, gamnak çehrelerimize beşaşet serpmişti. Dimağımızda Asr-ı Saadetin o cazibedar hayatını canlandırmış, güya maziyi istikbale çevirerek, bir müddet o alemlere ve o nezih ruhlu, ulvi düşünceli insanlar arasında yaşatmıştır.
Saniyen: Lafza-i Celalin manidar ve münasebetdar tevafukatını temaşaya koyulduk. Bu tevafukat, ihtiyarsız nazarımızı kendisine çeviriyordu. İrae edilen kısımlar ve tevazün ettirilen adetler, o kadar şirindi ki, okurken kalbimize serinlik, dimağımıza bir inkişaf, ruhumuza bir gıda veriyordu…
Vaktimizi arttırmak için, yan yazıyla yazılan Kuran-ı Kerimin 15inci sahifesine kadar 7, 8 adetler tevafukatını muhafaza ederek, 51 defa gelmesi, mektubun nihayetini asel (bal) ile bağlıyordu. Ne kadar gariptir ki, bu rakamların hem yazılmaları birdir, hem sırada kardeşlikleri birdir ve hem de sahifede gösterdikleri rakamla tevafukları birdir.
Ey sevgili Üstad,
Cenab-ı Hak sizden çok razı olsun, yeni yeni meyveler ve fakihelerle tagaddi suretiyle takviye-i ezhana, hem de def-i cu suretiyle ıztıraplarımızı teskine vasıta oluyorsunuz.
Hüsrev
– 232 –
Hüsrevin fıkrasıdır.
Sevgili Üstadım, aziz hocam, efendim hazretleri,
El ve ayaklarınızdan öperek, sıhhat ve afiyetiniz için duacıyım. Bu hafta zarfında, yazıp ikmaline muvaffak olabildiğim yirmi altıncı ve onuncu cüzleri ve Kuran-ı Kerimin tamamen yazılmasından mütevellid sürurlarımı ifade eden şu arizamı takdim ediyorum.
Sevgili Üstadım, bu hususta maruz kaldığım, o Furkan-ı Ezelinin bazı inayatından bahsetmekliğime müsaade edilmesini rica ederim. Şöyle ki:
Lafza-i Celal ve lafz-ı Rab tevafukatıyla, kelime tevafukatını muhafaza etmek suretiyle, bir Kuran-ı Kerim yazılmasını emir buyurduğunuz vakit, pek büyük bir sevinçle kaleme sarılmıştım. İlk yazdığım üç cüzün başlangıcında, o kadar müşkülatla yazı yazıyordum ki, sevincimi yeis, şevkimi fütur doldurmuştu. Esasen Arabi hattımın hiç olmaması, yesimi teşdid, füturumu tezyid ediyordu.
Sevgili Üstadım, bu hal çok devam etmedi. İlk günlerde sabahtan akşama kadar çalıştığım halde, beş veya altı sahife yazı yazabilmek, benim için büyük bir muvaffakiyet iken, Kuran-ı Azimül-Burhanın yardımı imdadıma yetişti. Müşkülatın yerini sürur, teessürün yerini sevinç kapladı. Bazı günler kalemi elimden bırakmamak için, namaz vaktinin uzamasını veyahut gurubun olmamasını temenni ediyordum. Bazan olurdu, sabahlara kadar yazı yazmak isterdim. Bazan olur, yazılması gayet güç sahifelere, Kurandan istimdad ederdim; gayet kolaylıkla o sahifeyi yazmaya muvaffak olurdum. Bazan en kolay yazılacak sahifelerde, istimdadı bırakırdım. Elimde kalem güya yazı yazmakta izhar-ı acz ederdi. Hatta bazan yanlış yazarak sahifeleri tebdil ettiğim olurdu.
Bu kadar teshilat arasında, Arabi hattımın şeklinin değişmekte olduğunu gördüm. Birinci defaki yazdığım yazılarımla son yazdığım yazılarımı karşılaştırdığım vakit, böyle çapraşık bir yazıyla, nasıl olur da dilaver bir pehlivan gibi ortaya atıldığımı düşünerek evvelce çok meyus oldum. Sonra da sevincimden mesrurane şükürler ettim.
Kuranda mevcut tevafukatıyla beraber yazan Hafız Ali, Hoca Sabri, Hafız Zühdü gibi kardeşlerimin yazdıklarını gördükçe şevkim artıyordu. Ümidin fevkinde bir terakkiyat gördüm. Bu esnalardaki inayetin bir kısmı kalbe tulu ediyordu. Bir kısmı idare-i taayyüşüme taalluk ediyordu. Bir kısmı da yazı yazarken vuku buluyordu. Mesela son bir hadiseyi arz edeceğim. Şöyle ki:
En son yazdığım Sure-i Tevbenin 197. sahifesinde altı Lafza-i Celal mevcut, dimağıma sahifenin yazılacak şeklini hazırladım.
سَيَرْحَمُهُمُ اللهُ اِنَّ اللهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
ayet-i celilesindeki iki tane Lafza-i Celal, tevafuk harici kalmak suretiyle yazmaya başladım. Vakta ki فَمَا كَانَ اللهُ daki Lafza-i Celali yazdım. Düşündüm ki, istediğim gibi olmayacak, öyleyse üç bir, iki bir tevafuk olsun dedim. Ben tevafuk edecek Lafza-i Celale yaklaştıkça, Lafza-i Celaller tevafuktan uzaklaşıyorlardı. Bir türlü arzu ettiğim şekilde muvaffak olamadım. En nihayet hal-i hazır vaziyet vücuda geldi. Sahifeyi değiştirmek istedim. Baktım, bu sahife ihtiyarımı dinlememişti. Bunda bir maksat ve bir gaye olacağını hatırlayarak, sahifeyi yırtmadım. 198inci sahifeyi yazdıktan sonra, dikkat ettim. 197nci sahifede tevafuk harici bir satırdaki iki lafza-i Celal 198inci sahifede aynı satır üzerindeki, iki Lafza-i Celal ile üst üste geldiğini ve diğerinin 199uncu sahifede pek cüzi bir inhirafla (belki yarım santim kadardır) diğer bir Lafza-i Celalin üstünde olduğunu gördüm, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى diyerek, Cenab-ı Hakkın benim gibi alil ve pek çok masiyet ve kusurlu bir kulunu böyle kudsi bir hizmette istihdam ettirdiğinden dolayı, nihayetsiz sürura müstağrak oldum.
Bu inayet ve muvaffakiyetler, fazilet ve mübecceliyette herşeye tefevvuk eden susmaz ve susturulmaz bir ses, feyyaz bir ziya ve nevvar bir azametle, yirmi sekiz bin aleme imamlık eden, ders veren o Furkan-ı Ezelinin hadsiz kerametlerinden bir kerameti ve nihayetsiz mucizelerinden, kıvılcım-misal küçük bir leması idi.
Cenab-ı Hak dergah-ı izzetinde kabul buyursa, benim gibi, zillet ve meskenet her tarafını kaplayan kusurlu, aciz bir abd için, ne büyük bir saadet!
İşte, sevgili Üstadım, himmet-i aliniz ki ve لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ hitab-ı izzetine mazhar olan menba-ı füyuzat aleyhissalatü vesselam efendimizin himemat-ı kudsiyeleriyle ve refik olan Kuran-ı Azimüşşanın kerametleriyle ve Cenab-ı Vacibül-Vücud hazretlerinin müsaade ve lütufları sayesinde ve yine onların rızası uğrunda, ümmet-i Muhammed için vasıta olup yazdırılan bu Kuran-ı Kerimi size takdim ederken, fakir talebeniz, (size ciddi bir talebe, hakiki bir kardeş, muti bir evlat ve Peygamber-i Zişan Efendimiz Hazretlerine ümmet ve Hallak-ı Kerime de kemter bir kul) olabilmek dilekleriyle el ve eteklerinizden kemal-i tazim ve hürmetle öperim, efendim hazretleri.
Fakir talebeniz
Ahmed Hüsrev
– 233 –
Milaslı Halil İbrahimin fıkrasıdır.
Efendim,
İsterim ki Yirmi Yedinci Mektubun tatlı sadaları içerisinde benim de boğuk sesim çıksın. Lakin heyhat o maden-i esrar bahrinden dem vurmak haddim değil. Benim arzum ve iştiyakım, o gülistana girebilmek ve o güzel güllerden koklamak… Yoksa onun tavsifinde aciz ve kasırım. Gerçi kalbimde galeyan eden manalar çoktur. Lakin her nedense, lisan hissiyatımızın tercümanı olamıyor.
Şu kadar diyebilirim ki, elimde mevcut risaleler ve Fihristede gördüğüme nazaran, Risale-i Nur eczaları bir şecere-i nuraniyedir ki, dalları aktar-ı arza neşr-i envar ediyor. Ve ilanihaye edecektir. Karanlıklı bir gecede, semadaki yıldız ve kamerler, zemin yüzünde nasıl rehberlik ederlerse, Risale-i Nur eczaları da öyledir. Ve zulmette nura ihtiyaç ne ise, Risale-i Nur eczaları da odur.
Bahr-i dalalet mevceleri arasında, sefine-i Nuh (a.s.) necat verir, her kim dahil olsa, tufan-ı maasiden halas bulur. Risale-i Nur eczaları, küre-i arzın mevsim-i erbaa kütüphanesinde bir bahardır. Ve bahar kadar letafetlidir ve canbahştır. Ve ölmüş arza o bahar vasıtasıyla hayat verildiği gibi, Risale-i Nur eczaları da ölmüş arz kulublere taze hayat verir. Risale-i Nur eczaları bir mürşiddir. İnsanı haksızlıktan hakka döndürür ve hayvanlıktan insaniyete ve esfel-i safilinden, ala-yı illiyyine yükseltir. Otuz Üçüncü Sözün Yirmi Dördüncü Mektubu ve emsalleri, insanın ruhunda inşirah hasıl ediyor. Ve kalbinde Sani-i Hakimin hikmetine karşı pencereler açıyor. Risale-i Nur eczaları, insanın sıkıntılı vaktinde imdadına yetişir ve teselli eder. Bu ciheti aynen gördüm ve elhasıl Risale-i Nur eczaları hakkında her ne desem, yine o nura karşı sönüktür. İşte o fihristeler fihristesi böyle olunca, daha ilerisini ehli olan anlar.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Halil İbrahim
– 234 –
Hulusi Beyin fıkrasıdır.
Bugün hayreti mucip, nazarı cazip, dikkati calip, manası latif, tertibi zarif, tevafuku nazif, envarı zahir, icazı bahir, zübde-i burhan, erkan-ı iman, bir leması icaz-ı Kuran olan ve mübarek Hüsrevin çok mükemmel bir tarzda istinsah ettiği, Yirmi Dokuzuncu Sözle, melfufu cidden çok mühim meseleleri cami ve bedi cevapları havi On Altıncı Lemayı ve benim gibi tembellere mükemmel bir ders-i ikaz olan Mektubu almakla bahtiyar ve çoktandır mahrum kaldığım Nurlara kavuşmaktan mütevellid nimete mazhariyetten dolayı, Cenab-ı Hallak-ı Rahime teşekkürden acizim.
Orada kardeşlerimizden beş nevi ibadet hakkındaki izahlarıyla kötü şahsiyetime değil, sırf Kurana, imana, Nura, hakaika müteveccih halime baktım. Ve kanaatlarımı yokladım, ben de aynı şeyleri düşünmüş ve kanaat getirmiştim.
1. Ehl-i dalalete karşı mücahede: اِنْ تَنْصُرُوا اللهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ
2. Neşr-i hakikatte Üstada yardım: وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى وَاَطِيعُوا اللهَ وَاَطِيعُوا الرَّسُول
3. Müslümanlara iman cihetinden hizmet: اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللهِ اْلاِسْلاَمُ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُوا اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ gibi ayetlerle اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ، اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ، اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ hadis-i şerifi.
4. Kalemle ilmi tahsil: نۤ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ Madem ki hakikat ilmi tedris ediliyor; elbette mahfi hikmetlere binaen mahdut insanların eline geçen, kulağına giren bu nevi derslerin ciddi tahsili için, bilhassa okuması yazması olanların bizzat yazmak suretiyle bu neticeyi bulacaklarına şüphe edilmemelidir. Birşeyi yazmak okumak, anlamak, sonra başka kağıda nakletmektir ki, bu tarzla matlup istifadenin temin edileceği muhakkaktır.
5. Bir saati bir sene ibadet hükmüne geçecek tefekkür:
Evet, Nurlarla istifade, böyle saatler, zannederim, hepimizin meşhudu olmuştur. Sözlerdeki hakaiki tefekkür, aynen Kuranın künuzunu manen taharridir ki, Fettah ismi imdada yetişerek, öyle muhayyirül-ukul kapılar açıyor ki, zevkine nihayet bulunmuyor. Perdesiz, vasıtasız Kurana bakınca, zülal gibi hakaikin tecelli ettiği, bulutsuz havada güneş ve böyle bir havada yıldızlarla süslenmiş semada bedirlenmiş kamer gibi müşahede olunuyor.
Benim gibi bir isyankarın vaziyeti, hali, kabiliyeti, istidadı asla müstaid değilken, Allahü Zülcelalin nihayetsiz kerem ve rahmeti, fazl ve inayetiyle, iki kere iki dört katiyetinde kati kanaatim gelmiştir ki, Gavsın ve onun Üstadı, iki cihan fahri Nebiyy-i Efhamımız (a.s.m.) Efendimiz Hazretlerinin dua ve himmetleri, Kuranın şakirtleri üzerindedir.
Su-i ihtiyarımızla bozmazsak, bu himayet ve sahabet elbette devam edecektir, kati kanaat ve imanındayım. Şu satırları bana yazdırtan asar-ı Nurun şeref-i vürudları ve feyizleri, inşaallah içinde gizlenmiş olan aşr-i ahir-i Ramazandaki leyle-i kadrin ihya edilmiş sevabını verir ve rıza-yı Samedaniye mazhariyetle, saadet-i ebediyeyi kazanmaya bir vesile olur.
Ey Üstadımın bu fani alemde arkadaşları, inşaallah ahiret aleminde de yoldaşları olacak olan aziz ve kıymetli kardeşlerim,
Şu anda kalbim şöyle inliyor, ben de ihtiyarsız yazıyorum: Üstadın gösterdiği yol, aynen Kuranın cadde-i kübrasıdır; ondan ayrılmayalım, hizmetten kaçmayalım, fütur getirmeyelim. Sermayesi yalan ve yalancılık olan siyaset propagandaları, su-i kesbimizle kazanılan ve bugün tevarüs edilen fena şeylere karşı, kaderi ittiham derecesinde muradullaha müdahaleye cesaret etmeyelim. Biz abdiz; sebeb-i hilkatimiz, Seyyidimizi, Yaratanımızı, Razıkımızı bilmek ve bulmaktır. Hülasa-i mevcudat olan Peygamberimiz vasıtasıyla inzal ve ikram buyurulan Kuranın ahkamına ve o Hazretin sünnetine tevfik-i harekete bezl ü gayret edelim. İşte o Nur elimizde mürebbi, yanımızda muarrif, aramızda Nurları neşre, mürebbi ve muarrifimizi dinlemeye çalışalım. Biz vazife-i ubudiyeti yapalım, netice-i mükafatı, Halık-ı Rahimimize bırakalım. Yekdiğerimize en büyük yardım olan duayı da esirgemeyelim.
Zühre, Habbe, Katre ve Zeylinin Arabi bir nüshası bu fakire ihda buyurulmuş, birgün tercümesinin de yapılacağına işaret olunmuştu. Demek zamanı geldi ve benim gibi Arabi bilmeyen kardeşlerin manevi arzuları, Zührenin tercümesine vesile oldu. Çok muhtasar olarak duygularımı arz edeceğim:
Birinci Nota: فَاعْلَمْ اَنَّهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ kelime-i tevhidiyle Mabud-u Hakikiye bağlanmalı.
İkinci Nota:
اَللهُ اَكْبَرُ اَللهُ اَكْبَرُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ وَاللهُ اَكْبَرُ اَللهُ اَكْبَرُ وَ لِلّٰهِ الْحَمْدُ tekbir-i ekberiyle kibriya ve azamet sahibi ancak Allahü Zül-Celal vel-Kemal olduğunu…
Üçüncü Nota: كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ nass-ı azimi ile, madem herşey helak olacak; ey zaif insan, bundan senin, şemse nisbeten bir zerre bile olmayan hayatının da hissesi olduğunu anla, aklını başına topla, yaratılışındaki hikmeti düşün, haddini bil, ömür ve hayatını, sana saadet-i ebediyeyi temin edecek şeylerle geçir, hakikatini…
Dördüncü Nota: كُلُّ نَفْسٍ ذَۤائِقَةُ الْمَوْتِ قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِۤى اَنْشَأَهَۤا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ gibi ayetlerle müeyyed olduğu üzere badelmevt ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ اُخْرٰى فَاِذَاهُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ
ayetinin sırrı zahir olacak ceza ve hesap gününde, Malik-i Yevmiddinin huzurunda, mahlukat ve mevcudatın en kıymettarı olan insanın, aynen halk olunarak bulundurulacağını…
Beşinci Nota: Avrupanın suri medeniyetinin hakaik-i Kuraniyeyle butlanını وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَۤاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ ayetinin bir muhavere şeklinde tedrisini…
Altıncı Nota: اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً gibi ayetlerle, hem iman tacını giyen hizbullahın galebesini ve hem zahir insan suretinde halk olunan müşrikinin ve onların bir nevi olan, herşeyi inkar edenlerin, Kuran nazarındaki kıymetlerini…
Yedinci Nota: وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا اِنَّ اللهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَاْلاِحْسَانِ وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى gibi ayatın manasını hatırlattığını…
Sekizinci Nota: Sonunda zikrolunan dört ayet-i celilenin bir nevi tefsiri…
Dokuzuncu Nota: Bugünün Dokuzuncu Sözünün bir çekirdeği olduğunu…
Onuncu Nota: Marifetullaha yol açacak, bidaların kesreti zamanında Risale-i Nur ünvanını alacak ve en evvel ehl-i iman “Öldükten sonra dirilmek var, ceza ve hesap günü var, uyanın” hitabıyla mevki-i intişara konulacak olan Onuncu Söze mahfi işaret ettiğini…
On Birinci Nota: On Bir, On İki, On Üç, On Dördüncü Sözler gibi, Kurandan fazlaca bahs eden Nur risalelerini, bilhassa bunlar arasında parlak bir mevkii işgal eden Yirmi Beşinci Sözün geleceğine ima edildiğini…
On İkinci Nota: Bütün Müslümanlara, muhtelif tarikatlarda süluk ile kazanılacak neticeye, acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarikinde besmele olacak bir ders verdiğini…
On Üçüncü Nota: Yirmi Altıncı Sözü اِنْ اَجْرِىَ اِلاَّ عَلَى اللهِ ayetlerini, مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ hadisini, Birinci Sözü, mecazi muhabbetteki makul dereceyi göstererek, taklitten tahkike geçmek lüzumunu…
On Dördüncü Nota: Çok mühim ve pek nurlu bir eser olan, Yirminci Tevhid Mektubunu…
On Beşinci Nota: Üç meselesiyle, Kurandaki emir ve nehyin ne kadar yerinde olduklarını ve şeriat-ı Ahmediye desatirinin, ne kadar makul ve mantıki esaslara istinad ettiğini, ayan beyan göstermektedir. Çok kusurlu ve aciz talebeniz, aldığı feyizleri ancak metindeki yazıları tekrarla ifade edebilir. Hitabı azaltmak için, sözü itnaba düşürmemek daha makul düşüncesiyle, maruzatımı kısa kesmeyi daha faideli görüyorum.
Hulusi
– 235 –
Mucizat-ı Ahmediyeyi yaldızla yazan Doktor Abdülbaki Beyin fıkrasıdır.
Sevgili, müşfik Üstadım, efendim hazretleri,
Kıymetine nihayet olmayan ve her vecihle medih ve takdir sitayişine şayan bulunan Risale-i Nur eczalarından bir parçası olan On Dokuzuncu Mektubu, bu mektubun mazhar olduğu intişarındaki inayetine masadak olan kalemimle, iki gün evvel ikmal edip, sevgili Üstadıma takdim ediyorum. Bu risale hakkında aziz Üstadıma kalbi ihtisasatımı arz etmek istiyorum. Fakat ne kalemim ve ne de kalbim ifadeden acizdir.
Bu risalenin ruhumda vücuda getirdiği tebeddülatı tarif imkansızdır. Hakikaten ruhumun Asr-ı Saadete ait karanlıklı noktalarını aydınlatmış, kalbimin en derin mahallerine nüfuz ederek, fakir talebenize verdiği ziyaları, nurlarıyla fakir talebenizi öyle bir hale getirmiştir ki, bu kusurlu talebenizin Cenab-ı Haktan istediği ve zulümatları yararak nurlar serpen asırda, beşeriyeti helakten kurtarıp saadete davet eden ve elinde ve lisanında sonsuz mucizatıyla, yalnız beşeriyete ve dünyaya değil, bütün mevcudata, dünya ve ahirete kendini tanıttıran o Peygamber-i Zişana ümmet olabilmek ve sevgili Üstadıma talebe olabilmek kaydı altında hayatıma hatime verilmesidir. El ve ayaklarınızdan öperim, efendim.
Abdülbaki
– 236 –
Ehl-i dünyanın Üstadımız hakkındaki asılsız üç vehimleri münasebetiyle bir kardeşimizin ettiği sualine karşı cevaptır.
Üstadımız Barlada kimsesiz kaldığı için, mütalaa edecek kitapları olmadığından, dünyadan ümidini kesip, ahiret noktasından, iman cihetinde, kendi nefsiyle olan mükalemelerini, düşündüklerini çok defa “Ey nefsim, ey nefsim!” diye kaleme almış. Ne vakit o vaziyetten, o beladan kurtuldu. Buraya geldi, altı ay zarfında oradaki altı gün kadar birşey yazmadı. Zaten neşriyat yapmıyor. Ancak kendi nefsi için nota nevinden kaydettiği mesaili, iman cihetinde vesveseye düşmüş bazı has dostlarının istemelerine binaen, güçlükle onlar alıp mütalaa ediyorlar. Yazdığı en mühim bir eseri, bir müdür, vesveseli ve onun hakkında muannid bir valiye şikayet tarzında vermiş, o muannid vali tetkikatında, “Bu eserde ve bunun neşriyatında siyasete taalluk edecek bir cihet yoktur; sırf mesail-i imaniyeye aittir” diye hakikati anlamakla o müdürü tekdir etmiştir.
Hem hocamız tarikat zamanı olmadığını, mütemadiyen dostlarına söylüyor. “İmanı kurtarmak zamanıdır” diyor. Buna delil, dokuz senedir hiçbir kimseye tarikat talim etmemesidir. Yalnız mezhebi Şafii olduğu için, namazdan sonraki tesbihatı biraz fazlacadır. O fazlalık da, otuz üçer tesbihattan sonra, mezheb-i Şafiide sünnet olan bazan on, bazan otuz üç La ilahe illallah ve üç defa da salavat okumaktan ibarettir.
Hususi ibadetinde yanına hiçbir kimseyi bırakmaz; en has hizmetçisi de yanına giremez. Ve diyor ki: “Ben şeyh değilim, ancak bir hocayım. Eskiden dünyaya karıştığım için günahlarım çoktur. Onlara istiğfar ediyorum” diyor.
Üstadımız hakkında ehl-i dünyanın ve ehl-i hüküm tarafından çok defa “Neyle yaşıyor?” diye endişekarane soruluyor. Bu sual altında, “Acaba başkaların hediye ve sadakalarıyla mı yaşıyor?” deniliyor.
Elcevap: Bizler daimi hizmetindeyiz. Hiçbir kimsenin sadaka ve hediyesini ihtiyarıyla kabul etmez. Mecbur kaldığı zaman, mukabilini vermek suretiyle alır. Barlada köy halkı az olduğundan, men edip kendini kurtarıyordu. Buraya geldikten sonra, Barla gibi “Ben birşey istemiyorum” diye olan musırrane redde muvaffak olamadı. Hatırları kırılmayacak bazı dostların getirdikleri yemekleri birkaç defa yedi. Sonra birden bire, hasta olmadığı halde iştihası tam kesildi. Bizim kanaat-i katiyemiz geldi ki, başkasının hediye ve sadakasını yedirmemek için, manevi bir ihtar ve bir itabdır.
Evet iki sene evvel, bütün Ramazanda üç ekmek, bir okka pirinç ona ve dört kedisine kafi geldiği gibi, bir sene evvel üç fırancala, bir Ramazan yine kafi gelmişti. Bu Ramazan-ı Şerifte, otuz günde, yarım okka yoğurtla, yarım okkadan daha az pirinç ve dört kuruşluk bir fırancala yediğini—yalnız bir-iki kupa çay içmek ve iftar zamanında bir çay kaşığı bal yemek müstesna—başka birşey yemediğini bizzat müşahede ettik.
Hem daimi hizmetinde olan bir arkadaş Rüşdü Efendi, üç okkası beş kuruşa satılan ufak balıklardan güzelce kızartılmış üç tane getirmişti. Bunları Üstadımıza yedirmek için ısrar etti. Hem Rüşdü Efendinin hatırını kırmamak, hem de balıkları sevdiği için yedi. O balık yüzünden beş saat mütemadiyen sancı çekti. Bu sancı başladıktan üç saat sonra, Rüşdü Efendiye dedi ki: “Hüsrevdeki paramdan balığın fiyatını al; sancı devam ediyor” dediği halde balıkların fiyatını almadığı için, iki saat daha devam ediyor. En nihayet dedi ki: “Aman parayı al, beni bu sancının verdiği azaptan kurtar.” Rüşdü Efendi balığın fiyatını aldığı dakika, sancı birden bire kesildi. Biz Üstadımızın halinden, vaziyetinden, bu acip hali aynen gördük. İşte Üstadımız hakkında “Neyle yaşıyor?” diyenler, hatalarını tashih etsinler.
Bekir, Refet, Hüsrev, Rüşdü
– 237 –
Hulusi Beyin mektubudur.
وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ مِنَ اْلاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ بِلاَ اِنْقِطَاعٍ
Eyyühel-Üstadüs-Said,
Risale-i Nur şakirtlerinin şahsiyet-i maneviyelerinde en aciz, en zaif ve en menfaatsiz bir uzuv olmakla beraber, bu intisabın verdiği kuvvetle, manevi efradının dualarının ve kudsi himayelerinin himmetine ve Rabb-ı Rahimin kerem ve inayetine dayanarak, nail olduğumuz son nurlu asarın mütalaa ve zavallı muhitimizdeki neşrinden mütevellid halis sürurumuza ve nihayetsiz manevi duygularımıza tercüman ve lisan-ı acz ile hissiyatı izhara vasıta, başta muhterem ve çok müşfik ve aziz Üstada ve onun tevfik-i Hüda ile en kıymetli muinleri ve Risale-i Nur şakirtlerinin manevi cisimlerinde daima faal ve nevvar nakil ve naşirleri olan kardeşlerimize şükran ve dua borcumuzu iblağ etmek emel ve niyetiyle, şu arizacığı yazmaya başlıyorum.
Evvela ulvi ve gaybi kerametten bahs edeceğim: Mecmuatül-Ahzabda “Ercuze” namındaki kaside-i mübareki (Fethi Beyde) buldum. Birçok yerlerini okudum. Fazla tetkik edemedim. Ancak “Sekine” namı verilen ve İsm-i azamı tazammun eden altı isim Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddus (Celle Celalühü) olarak buldum. Bu esma-i mübarekenin vird edilmesine müsaade ve ne suretle devam iktiza ettiğine emrinizi istirham ederim.
Merhumun ceddimin Ali efendimiz hazretlerine matuf ve evvelce arz ettiğim “Keramatül-evliyai hakkun” düsturunu tasdik sadedindeki keramat hadisinin ifade edildiği bir zamanda, orada da bu mübarek eserin neşredilmiş olması, cidden hayreti mucip olmakla beraber, işlerimizin tesadüfle alakası olmadığını gösterecek küçük bir delil ve Risale-i Nur, mucize-i Kübra-i Ahmediye (a.s.m.) olan Kuran-ı Azimüşşandan nebean ettiği için icazkar hadisat eksik olmayacağına işarettir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Bu ulvi eserin sonuna Risale-i Nur şakirtleri namına bu aciz talebenizin ismini koymakla, Sıddıkınızın yazılmış ve yazılacak bütün Risale-i Nur lemaatına karşı tasdikte tereddüd etmeyeceğine işaret olduğunu, şükürle karşıladım.
Sure-i Rahmandaki فَبِاَىِّ اٰلاَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ayet-i celilesindeki tekrarlar gibi, Risale-i Nurun mebde-i intişarından bu zamana kadar enva-ı keramet ve gaybi icaz izhar edilmekte ve bu feyizli hadisat, Risale-i Nur şakirtlerini gayrete ve himmete teşvik eylemekle beraber, onları manevi silahlarla teçhiz ederek, kuvve-i imanlarını tezyide vesile olmaktadır.
Allahü Zülcelal Kuran-ı Keriminde, Peygamber-i Zişan hadis-i nebevilerinde, Ciharyar-ı Güzin, Sahabe-i Kiram ve al-i Beyt namlarına, Ali ve evladından Gavs kaside-i mübarekelerinde, fitne-i ahirzamandaki en mühim ve Kurani harekete remz, delalet, işaret, belki sarahatle parmak bastıklarını, Risale-i Nur naşiri bütün eserlerinde gösterir ve derslerinde tekrar tekrar söylerse, tereddüt ve şüpheye zerre kadar mahal ve hak kalır mı? Asla ve kata. Allahın ihsanına yüz binler hamd ve şükürler olsun.
Münasebet gelmişken, tahdis-i nimet maksadıyla, mazhar olduğum, bütün acz ve noksanıma rağmen, gördürülmekte olan kudsi hizmetin şerefi, manevi vahdetteki ihlasın ikramı addedilmeye seza, gaybi himaye ve sıyaneti, Risale-i Nur şakirtleri kardeşlerime mücmelen arz ve iblağ edeyim.
1. Allaha malum, çok kusurlarımı bilmeyen büyük ve küçük bütün halkın hakkımdaki teveccühleri,
2. İktiza ettikçe, soruldukça, münasebet geldikçe, pervasızca daima aldığım derslerden, öğrendiğim hakikatleri söylediğim halde, bütün meslektaşlarımın hakkımda muhabbet göstermeleri ve cevap verememeleri;
3. Ahkam-ı diniyece gücüm yettiği kadar mutavaat gösterdiğimi bildiklerine ve gördüklerine rağmen, ekser meslek büyüklerimin hususiyet ve gidişlerini beğenmediğim halde, alenen takdirlerini izhar eylemeleri;
4. Elazizde maddeten hayli uzakta bulunmaklığıma rağmen, Risale-i Nur feyzi menbaından nebean eden lemaatın, izn-i Hakla arızasız gelebilmeleri;
5. Eski hocalarımın asar-ı Nuru bu acizden dinlemeleri, vasıtamla okumaları;
6. Elhamdü lillah, buraya gelen nurlu eserlerin, hususiyet ve mahremiyet kayıtlarına bir derece dikkat ederek intişarına çalıştığım halde, yüz bin kere şükür ve minnet ol Halık-ı Azime, bir mani ve şer zuhur etmemesi, ilh…
Açık, zahir, bahir ve kati bir himaye ve siyanet-i maneviye neticesi ve Risale-i Nur şakirtleri arasındaki hakiki ihlas ve tesanüdün parlak bir tecellisidir.
Suni bir tevazu için değil, hakikati ifade için derim ki, bundan evvel Sabri Efendi kardeşimize yazdığım küçük mektubumda da zikrettiğim veçh ile, Risale-i Nur şakirtleri vücud-u manevisinde, ancak küçük bir ayak parmağı kadar bir kıymeti olan bu biçare kardeşinizi, Halıkımız bu günahkar abdini nihayetsiz inam ve ihsanına layık görmüş ki, Risale-i Nur naşirine bir talebe, Risale-i Nur şakirtlerine bir kardeş, Kuran hadimlerine bir arkadaş etmiştir. Arabi ve Farisi bilmeyen, ilim ve medrese görmeyen bir asi abdine, hikmet-i Samedaniyesiyle böyle bir ikramda bulunuşu, elbette bir hikmete müsteniddir. O da herhalde Risale-i Nurla alakadar olanlar arasındaki safvet ve ihlasla, Risale-i Nurun ind-i İlahideki derecesine ve hizmetin ulviyetine atfolunur.
İşte Risale-i Nur şakirtlerinden en gayr-ı nafi bir uzva, misal olarak zikredilen bu kadar açık himaye ve sıyanet-i İlahi vaki olursa, diğer münevver unsurlara ne derece ikram ve inayet olacağı kıyas olunabilir.
Allahın inayetine, Peygamberimiz Muhammed Mustafa SallAllah Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin imdat ve ruhaniyetlerine istinad ederek, Allah rızası için hizmete koşan, yekdiğerini manevi ve uhrevi kardeş tanıyan, başta müşfik Üstad, yani Risale-i Nur naşiri ile onun şakirtlerini فَاِنَّ حِزْبَ اللهِ هُمُ الْغَالِبُونَ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ ayetlerinin sırlarının tezahürü inşaallah karşılayacaktır.
İktisat hakkındaki risale hem insani, hem içtimai, hem dini, hem dünyevi çok güzel ahlaki, çok hoş imani, çok değerli nurani bir nasihatnamedir. Buradaki kardeşlerimizden bazılarının asar-ı Nur hakkındaki ihtiyarsız şu sözleri, ne kadar yerindedir. Diyorlar ki: Bu mübarek eserlerden biri okununca, içimizden “Bundan daha yüksek eser olamaz” dediğimiz halde, ikincisini dinlediğimiz zaman bakıyoruz ki, bu evvelkinden daha ulvi ve nurludur.
Ben de diyorum ki: Ey ihvan! Risale-i Nurun bütün cüzlerinde öyle bir kuvvet var ki, yalnız birini dinlemeye, okumaya veya yazmaya muvaffak olan kimse, Allah tevfik verirse, imanını kurtaracak hakikatleri onda bulur. Çünkü her cüzün diğerleriyle manen irtibatları vardır. Okuyana ve dinleyenlere sırran diyorlar ki: Bu okuduğun kitapta, bizdeki hakikatlerin de uçları, kokuları, işaretleri var. Dikkat edersen görürsün, çalışırsan anlarsın, cüz-ü ihtiyarını bu emre sevk edersen Allah da muvaffakiyet verir. Bulur ve bilebilirsin.
İhlasa dair Yirminci, Yirmi Birinci Lemalar: Yirminci Lema muhtelif meslek ve meşrepte müminler arasındaki rekabetkarane ihtilafların esbabını öyle bir teşrihtir ki, tavsif edebilmek için bu mübarek eseri aynen nakleylemekten başka çare yoktur. Allah cümlemizi muhlis kullarından eylesin. amin.
En az on beş günde bir defa okunması emir buyurulan Yirmi Birinci Lema: Evrad edinilecek kadar ehemmiyetlidir. Malumdur ki, kale içinden fetholunur. Bugünkü muvaffakiyete sebep olan ihlas kalkarsa, maazallah, o zaman çok vahim neticeler tevellüd eder. En büyük düşmanımız nefsimizdir. Onu susturmak için, zannedersem, şu ihtar kafidir: “Ey nefs-i nadan! Beni kandıramazsın. Madem ki, peygamber-i azimül-kadr bir nebiyyullah olan Yusuf , وَمَۤا اُبَرِّئُ نَفْسِى اِنَّ النَّفْسَ لاََمَّارَةٌ بِالسُّۤوءِ اِلاَّ مَارَحِمَ رَبِّى demiştir. Aldatamazsın; senden ve senin samimi yoldaşların cinni ve insi şeytan, ehl-i bida ve ulemaüs-su şerlerinden Allaha sığınırım.”
Eski Said lisanıyla kaleme alınmış olan Yirmi İkinci Lema: Zaleme güruhunun hücumlarına pek mükemmel müdafaa ve elyak ve ala bir cevaptır.
فَاللهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
Otuz Birinci Mektubun Yirmi Beşinci Leması: Maddi ve manevi bütün hastalıklara mükemmel devadır. Altıncı Devanın iki defa yazılmasına merak ettim, hatırıma geldi. Birden yirmi beşe kadar devaları topladım, 325 oldu. Tekrar eden altı numaralı devayı da zam edince 331 çıktı. Söylenişte ve yazılışta ekseriyetle hazfedilen bu rakamlardaki kaldırılmış bin sayısını nazar-ı dikkate alırsak 1325 ve 1331de İslam aleminin başına gelmiş olan musibetlere, bu Lemada mahfi işaret bulunduğuna hükmeyledim. Basiretli ve nurlu arkadaşların, daha mahfi hakaik çıkardıklarını ümit ediyorum. Eski talebenizden Hafız Hüseyin Efendiye bu Lemayı babasının vefatından birkaç gün sonra, arefe günü Hafız Ömer Efendiyle evine gitmek suretiyle okumak nasip oldu. Maddi ve manevi hastalıklarına ilaç veren hekim-i hazık aziz Üstada çok dua etti. Bu mübarek eserin bu zat üzerindeki tesirini şöyle telhis edebiliriz. Ehibba ve arkadaşlarından hastalığını soranlara, “Çok mükemmel bir ilaç buldum. Doktorlara ilaç parası vermekten elhamdü lillah kurtuldum. Günden güne iyi oluyorum” diyormuş. 17 Zilhicce 1353.
Uhrevi kardeşiniz ve aciz talebeniz
Hulusi
– 238 –
Risale-i Nur şakirtlerinden Kuleönlü Hacı Osmanın bir fıkrasıdır.
Muhterem Üstadım,
Risale-i Nuru birkaç seneden beri dinleyip, binde bir almış olduğum manevi yaralarıma bir ilaç vazifesi görüyordu. Fakat hastalara ait Yirmi Beşinci Lema ve ihtiyarlara ait Yirmi Altıncı Lemayı Mustafa ve arkadaşlarımla beraber okuyup kemal-i şevkle dinledim. Bakıyorum ki, vücudumdaki yaralara güzel tesir ediyor, arkadaşlarıma dedim: “Madem Risale-i Nurun tesiri bu kadar kuvvetlidir; ben yazmaya karar verdim. Fakat hiç okuyup yazmam yok ki, böyle kıymettar Risale-i Nura yardım edeyim. Madem kalemim yok, beni hizmetçi ve postacı olarak tayin ediniz” diye müteessirane söyledim.
O gece rüyamda, kendimi ölmüş ve yıkanmış olarak kabre bıraktılar. Haşir zamanı gelip kabirden kefenle başım açık, ayaklarım yalın olarak kalktım. Korkarak memleketimize gelirken, büyük bir köprüye yolum uğradı. Köprünün iki tarafında iki nöbetçi vardı. Birinden geçip, diğeri hemen beni yakaladı. Acaba nereye götürecek diye, bütün vücudum titriyordu. Biraz gittikten sonra köprü bitmeden Üstadıma beni teslim etti. Üstadım beni yıkayıp bıraktı.
Sonra asker olarak bir camie bütün ahali toplandı. Bir asker geldi, bana dedi: “Seni büyük bir kumandana hizmetçi tayin ettiler, gideceksin.” Ben dedim: “Benim gibi süfli bir nefer, nasıl o müşirin yanında hizmetçilik eder?” İtiraz ettim. Yine tekrar etti, “Gideceksin.” Ben korkarak gittim. Baktım ki, orada Üstadımı görünce mesrurane sevindim. Bana dedi: “Arkamdan gel.” Yüksek bir saraya çıktı, bana dedi: “Bu ufak hizmetleri gör.” Ben düşünmekte iken, Barlalı Süleyman Efendi geldi. Beraber bulunurken, Üstadım güzel bir gül bahçesine gitti. Ve orada bir küçük genç oturur; bana dedi: “Sen bu gence hizmet edeceksin” dedi. Hemen uyandım.
Ey kardeşlerim, madem Üstadım “Bende birşey yok; ben yalnız tayin olduğum cevahir dükkanından herkesin ihtiyacı var olduğunu ve Kuranın dellalı olduğunu” sekiz-dokuz senedir ilan ediyor. Biz Risale-i Nurları yazmak, okumak ve dinlemek için herkesin ihtiyacı var. Onun için, ey Müslümanlar, manevi yaralarınıza ilaç ararsanız, Risale-i Nurda vardır. Yazın, okuyun, imanınız o kadar teali edecektir. Hiç şüphe etmeyiniz.
Mübarek iki ellerinizden öperim ve bayramınızı tebrik ederim.
el-Hubbu fillah cahil ve aciz talebeniz
Hacı Osman
– 239 –
ahiret hemşirelerimizden ve Risale-i Nur talebelerinden Müzeyyenenin fıkrasıdır.
Muhterem Üstadım,
Şu fani dünyanın elemlerine gark olan gözlerim, sizin feyizli, nurlu Sözlerinize ve tesirli ve şifalı risalelerinize, can ü gönülden merbut oldukça ve okudukça, risaleleriniz ne kadar büyük bir mürşid olduğunu hiçbir şeyle tarif edemem.
Evet, şu dünyaya, şu zamana çöken zulmet ve gaflet perdelerini Sözleriniz yırtıyorlar, parçalayıp o zulmeti ve gafleti dağıtıyorlar. Hangi akıl var ki, hakikat perdesini görüp de, o hakikat perdesinde nur-u hakikat parlarken, onlara gözünü yumup, zulmet perdesine atılmış olsun? Ben de inşaallah zulmete atılmam. Artık güçlükle bahtiyar olup da tekrar bedbaht olamam.
Üstadım, ben sair kardeşlerim gibi sizden bizzat ders almaktan mahrumum. Fakat haftada veya bir ayda, ali Sözlerinizden gıyabi bir ders alıyorum tasavvuruyla dinliyorum. Guya bizzat sizden ders alıyorum. Bütün gün ehl-i İslamın selametini ve şu halimin zulmetten nura dönmesini, siz başta ve önde, biz arkada Cenab-ı Hakka yalvaralım. Cenab-ı Mevlam hayırlısıyla ihsan buyursun. Fazla söylemeye lisanım, aczim, kusurum bırakmıyor. Kusurumuzu Üstadımıza itiraf ediyorum.
İnşaallah, risalelerin tesiriyle, birgün olur da, müstakim Lütfü Efendi gibi ehl-i takva kardeşlerimiz misillu, biz dahi gayr-ı ihtiyari ve istemeyerek işlediğimiz ahvalden Sözlerinizin irşadıyla kurtuluruz. Zekai kardeşimizden On Yedinci Söz, On Sekizinci Mektup, Yirminci Mektup ve Otuz Üç Pencereli nurlarla parlayan kıymetli risaleleri aldık. Mütalaa ediyoruz. Hakiki Üstadımız olan Kuran elimizdedir.
Müzeyyene
– 240 –
Müzeyyenenin diğer bir fıkrası
Üstadım,
Kıymettar risalelerinizi okuyan, elbette kilitli sandık içinde münevver kalan sönük kalbleri, gümüşten yapılmış altınla yaldızlanmış birer anahtar hükmündeki risalelerle açtığına ve kalbinin kurtulmasına ve parlamasına binaen kemal-i memnuniyetle Cenab-ı Mevlaya şükürler ve risalelerin intişarına çalışanlara teşekkürler etmemek kabil değildir. Ah, vefasız dünyanın telaşesi ve elemi ve kederi beni Nurlara hizmetten alıkoyuyor. Hakkıyla çalışamadığımdan ve kardeşlerim gibi Nurlara hizmet edemediğimden kalbim öyle muazzep oluyor ki, tarif edemem. Bugünlerde dediler ki, “Af varmış, Üstad İstanbula gidiyormuş” demeleriyle, bir cihette memnun oldum ki, Üstadım esaretten kurtuldu. Ve bir cihette zannettim ki, bütün Atabeyin dağları başıma düşüyor, müteessir oldum. Affınıza ve bedbaht insanların eziyetinden kurtulmanıza teşekkürlerle beraber tebrik ediyorum. Fakat bu nurlu ve kıymetli risalelerin sahibi bizden uzaklaşmasına gönül razı olmuyor. Barla dağlarında bizi ve bu etrafı nurlandıran, bizlerden uzaklaşmamalı. Uzaklaşmasını kim arzu eder? Barla çok bahtiyardır ki, en evvel ve her vakit, o taze ve şirin risaleleri herkesten evvel, bizzat şifahen Üstaddan işitebilirler.
Müzeyyene
– 241 –
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Gayyur, zeki, ciddi, sıddık, hakiki kardeşlerim Hoca Sabri Efendi, Hafız Ali,
Bu Cuma günü gündüz, rahatsızlığımdan dolayı biraz yatmıştım. Rüyaya benzer, fakat rüya değil, hayalen gördüm ki: Sabri karşıma çıktı, arkasında Hafız Ali… Sabri bana diyor: “Üstadım, inayat-ı seba namıyla beyan edilen büyük inayetler varken, Onuncu Sözdeki cüzi inayete bu kadar ehemmiyet vermenin sebep ve hikmeti nedir?” dedi, çekildi. Sonra kalktım, düşündüm. Dedim ki: “Ispartaya yazdığım mektubu Sabri okumuş veya okuyor; hararetli yazışımdan bana acıyarak benden sual etmek istemiş.” Her neyse… Ben de Hulusiden sonra birinci muhatabım olan Sabriye derim ki (Hafız Ali de dinlesin):
Bu Onuncu Sözdeki cüzi inayete ziyade ehemmiyet verdiğimin üç hikmeti var:
Birincisi: Onuncu Sözün kıymeti tamamıyla takdir edilmemiş. Ben kendi kendime hususi, belki elli defa mütalaa etmişim ve her defasında bir zevk almışım ve okumaya ihtiyaç hissetmişim. Böyle bir risaleyi bazıları bir defa okuyup, sair ilmi risaleler gibi yeter der, bırakır. Halbuki bu risale ulum-u imaniyedendir. Hergün ekmeğe muhtaç olduğumuz gibi, o nevi ilme her vakit ihtiyaç var. Bu risaleye nazar-ı dikkati ehemmiyetle celb etmeyi ruhum arzu ediyordu. Lakin, elimden birşey gelmezdi. Cenab-ı Hak merhametinden bir işaret verdi. O işaret ne kadar gizli ise, benim o ciddi arzuma mutabık geldiğinden, çok ehemmiyetli görünüyor.
İkincisi: Bilirsiniz, uzak yerlerden, bazı beş günlük yoldan bir zat bizi görmek ve uhrevi bir istifade etmek için gelir. Halbuki vaziyetim birkaç saatten fazla onunla görüşmeyi müsaade etmiyor. Halbuki, o misafire risalelerin kıymetini göstermek, onu onlardan istifadeye sevk etmek, hem muhtaç olduğu kuvvet-i imana ve kuvve-i maneviyeye yardım etmek için, birkaç gün lazım. Çünkü, risalelerdeki kuvvetli burhanlara herkes yetişemiyor, tamamıyla kavramıyor. Ruhum çok arzu ediyordu ki, kısa, hafif bir vesile elime geçip, biçare misafirlerin zahmeti beyhude gitmesin. Fakat kerametim yok, elimden birşey gelmez. Yalnız misafirlerin niyet ve ihlasına itimad edip onların mükafatını rahmet-i İlahiyeye havale ediyordum. İşte Cenab-ı Hak evvel İşaratül-İcazda, sonra Onuncu Sözde, çabuk kanaat verecek ve risalelere itimad ettirecek bir eser-i inayet ihsan etti. Hakikaten benim için çok kolay oldu. Ben de çok rahat ettim. Ve çok zatlara az bir zamanda kuvve-i maneviye ve Kuran-ı Hakimin hakkaniyetine gözle görünecek emareler gösteriyordum. Hatta çok muannidlerin inadı kırıldı. Çok dinsizler de onunla imana geldiler. Fakat İşaratül-İcazdaki izahı bir, iki, üç saat bitmiyordu. Ben de yoruluyordum. Cenab-ı Hak, kemal-i rahmetinden daha kolay, İşaratül-İcazın iki saatte verdiği faideyi Onuncu Söz iki-üç dakikada aynı faideyi verdi. Bu zamanda gözle görünecek gayet cüzi bir eser-i inayet, manevi büyük kerametlerden daha tesirlidir. İşte bu cüzi eser-i inayet, hem bana, hem sizin gibi kardeşlerime bir kolaylık temin ettiği için, ziyade ehemmiyet verdim. Madem bu Sözdeki tevafuk bize ve misafirlere çok faidelidir ve hayırlı neticeler verir; elbette içinde bir inayet var. adi olsun, yüz emsali bulunsun, yine bize fevkalade bir inayet, bir ikram-ı Rabbanidir.
Üçüncüsü: Bilirsiniz ki, fazla iştigalattan yorgun düşmüş bir fikir, kendini eğlendirmek, istirahat etmek ister. Biz meşgul olduğumuz pek derin, pek geniş, pek ciddi olan hakaik-i Kuraniye ve imaniye, fazla meşguliyetimizden gelen yorgunluğu tahfif edecek ve yorgun fikrimizi neşelendirecek ve eğlendirecek tevafukat nevinden, latif bir sanat-ı bediiye suretinde bir lutfunu gösterdi.
Hem o latif ve hafif ve mahbup ve cazibedar tevafukattaki inayet, bir anahtar hükmüne geçip, Kuranın bir hazine-i esrarına bir nevi rehber olduğu için ziyade ehemmiyet verdim. Yoksa hizmetimize terettüp eden ve yardım eden inayet-i Rabbaniye o kadar çoktur ki, eğer saysam binden geçer. Şu Onuncu Sözün hurufatındaki sır, hiç kimsenin sun ve ihtiyarıyla olmadığını herkes tasdik ettiği için, daha ehemmiyetli göründü.
Fakat ben mutlak işarete ehemmiyet verdim. Lakin tafsilatını ehemmiyetle tetkik edemedim. En iyi bir tarzda beyan edemedim. Bir-iki saat zarfında nota nevinden işaretler koydum. Birinci defaya itimad edip daha tetkik etmedim. Halbuki, tabiratımda bazı kusur var, fehmi işkal eder. Ispartadaki kardeşlerimiz maksadı anlamamışlar; hakları var. Çünkü, o ibare o maksudu ifade edemiyor.
Madem öyledir; bu Sözün latif tevafukat-ı harfiyesindendir ki, (mebhasındaki) hem sahifenin yirmi iki olmak itibarıyla, yazı bulunanların yerinde, yarısından ziyade yazılı bulunan sahifelerin hakiki ve itibari satırlarına ve baştaki yaprağın cilt üstünde isminin iki satırı ilavesiyle bin üç yüz kırk iki (1342) ilh… Hem o mebhastaki bu cümle, hem ahirdeki beyaz sahifeyi saymak cihetiyle altmış altı olup baştaki ayetin melfuz altmış altı hurufuna tevafuk ediyor. Birinde, ahirdeki iki beyaz sahifeyi saymak cihetiyle altmış yedi olup baştaki ayetin melfuz altmış yedi hurufuna tevafuk ediyor. O ayet Sure-i İhlasın hurufatına, hem Lafzullahın makam-ı ebcedisine tevafuk ediyor, denilmeli. Biz bir nüshayı öyle yaptık, size gönderiyoruz. Yanınızdaki nüshaları ona göre yap. Eğirdirdeki nüshaları da öyle yapınız.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 242 –
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, ciddi, sıddık kardeşlerim, hizmet-i Kuraniyede samimi ve kuvvetli arkadaşlarım Sabri, Hüsrev, Ali, Refet, Bekir, Lütfü, Rüşdü,
Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, sizleri hudutsuz bir sahra-yı hakikatte bana enis arkadaş ve yoldaş vermiş. Bu acip sahradaki hareket ve süluk, bazan pek ince ehemmiyetsiz görünen birşeyde mühim istifadeler edilir. Onun için zahir nazarda malayani zannedilen bazı meselelerde, fazla takip ediyorum. Ve ziyade nazar-ı dikkatinizi celb ediyorum. Ezcümle, Onuncu Sözdeki elif tevafukatı, mühim bir mesele gibi nazar-ı dikkatinize gösteriyorum. Bunun sırrı şudur ki:
Bir iltifat-ı hassaya gizliden gizliye bir işaret bulunduğunu kati hissettiğim için, ihtiyarsız olarak, kemal-i sürur ve ferahımdan taşkıncasına bağırarak, “Aman, geliniz, siz de görünüz” diyorum. Evet, nasıl ki, bir padişahın has bir edna işaretine mazhar olmak, kanun-u umumiyle bir müşiriyet teveccühünden fazla medar-ı sürurdur. Öyle de, Halık-ı Zülcelalin hususi iltifatını ima eden en gizli bir işarete, yüz bin can olsa ve feda edilse ve yüz bin sene ömür varsa, o yolda sarf edilse yine ucuzdur.
İşte bu sırdan gelen sürurun verdiği cezbekarane taşkınlıkla, dikkatsizlere malayani ve israf sayılan böyle tevafukata dair bahisler açıyorum. İşte bir bahis daha açacağım.
Onuncu Söz, Kuranın bir sülüsünü inkar etmek niyetiyle, haşr-i cismaniyi resmen millet içinde inkar etmek fikrinde bulunan zındıkları susturmakla, harika bir şule-i icaz-ı Kuraniyi gösterdiği gibi, daha müteaddit emarelerle, manevi icaz-ı Kuran hesabına fevkalade bir mahiyeti bulunduğunu icmalen hissetmiştik. Ve şimdi yeniden tekrar Onuncu Söze nazar-ı dikkat-i ammeyi celb etmek için, ihtiyarsız olarak onunla meşgul edildim ve baktım.
Bu defa Lafzullahın en birinci harfi olan elif, Onuncu Sözde öyle bir tevafuk gösterdi ki, katiyen tesadüfe havale edilmediği gibi, başka emarelerle o tevafukta gaybi bir işareti katiyen hissettim. Sonra işaretlerini koydum. Hem işarete medar olmak için harikulade olmak lazım değildir. Çünkü, çok adi perdeler içinde mühim işaretler verilir; ehli anlar.
Madem işaret-i gaybiye var; elbette tesadüf içinden kaçar, daha hükmedemez, en cüzi rakamları da o işarete mal edilir. Madem mecmuunda işaret var, bütün eczası o işaretin hikmetine tabidir; tesadüf orada oynayamaz. Hatta yirmi dokuzuncu sahifede Üçüncü Hakikatteki elif sayılmamak lazım gelirken, sehven saymıştım. Sonra anladım ki, bana saydırılmış. Baştaki Onuncu Söz kelimesiyle, şu Üçüncü Hakikat ikisi sahife başında bulundukları için, hakları sayılmaktı. Onların sair arkadaşları sahife rakamları gibi bazı vazifeyi gördürmek için bir cihette saymak işareti olarak haberim olmadan bana yazdırılmış. Her neyse… Kendimin tereddüdü için değil, çünkü kati kanaatim gelmiş. Belki başkasının şüphe ve tereddüdünü izale için bazı muvazeneler yaptım:
Onuncu Sözün ahirinde yazıldığı gibi, altı yüz sahifeden ziyade bir mübarek kitabın tevafukatı yüz yirmi beş çıktı. Üç yüz elli sahifeden ibaret diğer bir kitabı yine saydım. Elli tevafuk çıkmadı. Yine eskiden kendi telifatım Türkçe ve Arabi olan iki yüz seksen sahifeden ibaret bulunan kitabın eliflerini saydım, tevafukatı kırkı tecavüz etmedi.
Demek bu Onuncu Sözde ve İşaratül-İcazdaki ekseriyet-i mutlakanın tevafukatı, gizli bir işaret-i gaybiyeyi tazammun ediyorlar. Mecmuunda işaret bulunsa yeter. Her cüzünde işareti göstermek lazım değildir; fakat her cüz işaretin malıdır ve onun hikmetine tabidir. Size acele edip, en evvelki işaret olunan nüshayı göndermiştim. Az haşiyeleri sonra ilave ettik. Bu defa Süleyman Efendiyle gönderilen nüshayla mukabele ediniz, tekmil ediniz ve Halil İbrahim Efendiyle gönderilen nüshayla, yine bu nüshayla mukabele ederek, sonra asım Beye gönderiniz.
Bu defaki Hulusi Beyin mektubunu size gönderdim. İşaret ettiğim iki kavs içerisinde bulunan kısım, Yirmi Yedinci Mektubun Dördüncü Zeylinde yazılacak. Kavsler haricinde bulunan ve üzerlerine kırmızı çizgi çekilenler yazılmayacaktır. Hafız Ahmed ve Mehmed Celal ve Hafız Veli gibi kalbi cezbeli dostlarıma ve tarik-i hakikatte sair kardeşlerimize selam ediyorum. Hafız Veli ile çendan geç görüştük, fakat Hafız Velinin burada Mehmed Usta isminde, on senelik halis bir dostu bulunduğundan ve o Mehmed Usta benim sekiz senedir tarik-i ahirette gayet ciddi bir kardeşim olduğundan, Hafız Veliye de o münasebetle eski dost nazarıyla bakıyorum. O bana mektup yazmıştı; vakit bulamıyorum ki, mektubuna cevap vereyim. Ehl-i kalb için bazan sükut dahi bir konuşmaktır.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
Kardeşlerim, affedersiniz, bu intizamsız perişan mektupla sizinle konuşmak istemiyorum. Fakat müteaddit işlerle ve tetkikatla meşgul olduğumuz anda, süratli bir surette fikrimizin bir köşesiyle yazdık. Keçeli katibin hali malum. Kafasını başka yerde bırakmıştı; mektup perişan oldu. Onun için kusura bakmayınız.
Tevafuktaki müdahale-i gaybiyeyi bir mektupta size böyle bir temsille beyan etmiştim. Mesela, benim avucumda nohut, leblebi, üzüm, buğday gibi maddeler bulunsa, ben onları yere atsam, üzüm üzüme, leblebi leblebiye karşı sıralansa, hiç şüphe kalır mı ki, elimden çıktıktan sonra, gaybi bir el müdahale edip sıralamasın? İşte hurufat ve kelimat o maddelerdir; ağzımız o avuçtur.
– 243 –
Mesudun garip bir fıkrasıdır.
Kamer yeni tulu ettiği esnada, onun aydınlığına ve gecenin serinliğinde, arpanın yumuşaması hasebiyle orak biçmekte iken, kamerin güzelliğine ve şeffaflığına bakarak ve orağın bitmemesi, Nurları yazmaktan mahrum kaldığımı tahassürane ve meyusane düşünmekte iken, bilmem iğfalat, bilmem tuluat, hatırıma gelen şu sözü söyledim: “Ya Rab! İsmim Mesud, kendim bisud, çok çalıştım olamadım mesud” dedim ve arpa biçmeye devam ettim. Aradan bir müddet geçtikten sonra yattım. Menamda dediler ki: “Bırakma Üstadın Saidin eteğini, eyler seni mesud.” Derhal uyandım; ay hemen kaybolmak üzere. Derhal “Ya Rab! Ben saadet-i dünyeviye istemedim, tevbekar oldum.” Saadet-i uhreviyemin, sizin duanızla olacağı telkin edilmiştir ve duanıza muhtacım. Bendenizi duadan diriğ buyurmamanızı temenni eder, el ve ayaklarınızdan öperim, efendim hazretleri.
Mesud
– 244 –
Yirmi Altıncı Mektubun Dördüncü Mebhasının Birinci Meselesi
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى وَالِدَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık ve sadık, muhlis ve halis kardeşim İbrahim Hulusi Bey,
Mektubunda beyan ediyorsun ki: “Eğirdir gibi” orada muvaffak olmuyorsun.
Ondan telaş etme. Orada öyle esbab var ki, bütün bütün tevakkuf ve tatil neticesini verebilirdi. Cenab-ı Hakka şükür, yine tevakkuf değil muvaffakiyet var.
O manevi esbabdan biri şudur ki: Cinni şeytandan ders alan insan şeytanları, dünyevi meşgaleleriyle seni bir çember içine alıp, Nurlara hizmetini tahdit etmek için, sezdirmeyerek perde altında çalışmışlar.
Hem o havalide sabıkan müthiş ameliyat ve icraat olduğundan, o muhitte bir ürkeklik hasıl olup, senin kalbindeki gayet kuvvetli bir metanet olmasaydı, o Nurlar orada hiç ışıklandırmayacaktı. Fakat orada az hizmet de çoktur, kıymettardır.
Saniyen: (Bu kısım Yirmi Altıncı Mektubun Dördüncü Mebhasındaki dört meseleden birincisinin (Saniyen) kısmının sonuna ektir.) رَبِّ الْعَالَمِينَ tabirinden sonra رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ zikri, icmalden tafsile geçmektir. Nasıl ki, “memleket-i İslamiye hakimi” tabirinden sonra, “Anadolu, Asya ve Afrika hakimi” tabiri haşmet-i saltanatı mufassalan gösterir. Öyle de, rububiyet-i mutlakadan sonra, haşmet-i rububiyeti mufassalan gösterir. Her neyse, şimdilik sualine tam cevap veremiyorum. Ona bedel Kuran icazına ait iki küçük nükteyi söyleyeceğim. Sen, şu iki nükteyi On Dokuzuncu Mektubun Beşinci Cüzünün On Sekizinci İşaretinin Birinci Nüktesinin ahirine haşiye olarak ilave ediniz.
İşte Birinci nükte:
Şu üç hakikate mukabil, gelecek hangi hakikat var? Kimin haddine düşmüş ki, bunları taklit etsin? Evet, nasıl ki bu tarz-ı ifade suni olamaz, öyle de taklid edilmez. Evet, kimin haddine düşmüş ki, hadsiz derece haddinden tecavüz edip, Halık-ı Kainatı bu surette konuştursun?
İkinci nükte: Kuran-ı Hakimin umum sahifeleri ahirinde ayetler tamam oluyor. Güzel bir kafiye ile nihayetleri hitam bulması, hem Lafzullah yaprağın iki sahifesinde veya karşı karşıya iki sahifesinde veya yakın sahifelerde ekseriya ya muvafakat-i adediye veya münasebet-i adediye bulunması, bir emare-i icazdır. Ve bunun sırrı şudur ki: ayatın en büyüğü olan müdayene ayeti, sahifeleri için ve Sure-i İhlas ve Kevser satırları için bir vahid-i kıyasi ittihaz edildiğinden, Kuran-ı Hakimin bu güzel meziyeti ve icaz alameti görülmektedir. Demek bu hüner Kuranındır. Yoksa Hafız Osman gibi zatların değil. Çünkü bu vaziyet, ayetinden ve suresinden neşet etmiştir.
Salisen: Mektubunuzdan anladım ki, sana gönderilen risaleleri kendin için istinsah ediyorsun, aslını Abdülmecide veriyorsun.
Aziz kardeşim, çendan Abdülmecid benim nesebi kardeşim ve yirmi sene talebemdir. Fakat ne o ve ne hiçbirisi benim Hulusime yetişmiyor. O mektuplar, (ekseriyet-i mutlaka) senin namınla yazılmış ve sana gönderiliyor. Abdülmecid ikinci derecede, kendine istinsah etmek veya mütalaa etmek için onu da teşrik et, diye bir mektupta demiştim. Fakat eğer sen, o kardeşini kendi nefsine tercih edersen ve ona zahmet vermemek için zahmet çeksen ona karışmam. Senin peder ve validene ve Fethi gibi arkadaşlarına ve senin eski hocalarına selam ve dua ederim, dualarını isterim.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
Ramazan-ı Şerif
(Abdülmecide yazılan mektubu, senin mektubunun içine koydum, ona gönderiniz.)
– 245 –
Biraderlerine yazdıkları mektuptan.
Eğer ahval-i ruhiyemi anlamak istersen, gelecek şu iki fıkra tercümandır. Bir şairin dediği gibi derim:
Ney gibi her dem ki, geçmiş ömrümü yad eylerim.
Ta nefes var ise kuru cismimde feryad eylerim.
Bir ticaret kılmadım, nakd-i ömür oldu heba,
Yola geldim, lakin göçmüş cümle kervan, bihaber.
Ağlayıp nalan edip, düştüm yola tenha garip,
Dide giryan, sine biryan, akıl hayran, bihaber.
“Evet, geçmiş ömrü israf ettik, zayi ettik. Çok mübarek zatlar, ahbaplar kaybettik, yalnız kaldım. O mübareklerle beraber ahirete çalışmadım.”
– 246 –
Yirmi Sekizinci Mektubun Sekizinci Meselesinin İkinci Nüktesi
Eğer denilse: Şu tevafukat-ı gaybiye eğer bir meziyet-i belagat olsaydı, Kuran-ı Mucizül-Beyan belagatlerin envaından en ileride olduğu gibi, bu nevide de en ileri olmak lazım gelirdi. Eğer bir meziyet-i belagat değil; neden büyük bir ikram-ı İlahi sayıyorsunuz? Hem hangi kitap olursa olsun, bu nevi tesadüfat içinde çok bulunabilir.
Elcevap: Kuran-ı Hakim اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُون sırrıyla, her zamanda bir milyondan fazla hafızların kalbinde manen yazdırmak lazım geldiği için, hıfzı çok işkal edecek ve hafızları çok azaltacak olan şu nevi tevafukat-ı müteşabihe, Kuran-ı Hakimde çok ileri gitmemiştir. Ehl-i hıfza, rahmet içinde mutabık-ı mukteza-yı hal bir manevi belagati, bu meziyet-i belagatin terkiyle yapmıştır: Çok defa kısa kesmekle çok uzun manaları ifade etmesi gibi. Hem şu tevafukat-ı belagat olmasa da, madem içinde eser-i kast ve şuur görünür. Kast ve şuur ise, bilmüşahede ve bilitiraf, müellif ve müstensihlerin değil, elbette bir dest-i gaybinin tanzimiyledir. Ve o dest-i gaybinin bu tarz müdahalesi ise, alamet-i kabuldür ve rızaya emaredir. Ve bu emare de remzeder ki, yazılan hakikatler kusursuzdur, hak bir surette gösterilmiştir.
Ama sair kitaplarda şu nevi tevafukat bulunuşu tesadüfe verilebilir. Fakat şu risalelerdeki şuurlu tevafukat-ı gaybiyeyi, bütün gören zatların ittifakıyla, şuursuz tesadüfe havale edilemez. Ve verilmesine imkan verilmiyor. Hatta en mühim iki müstensih ve bizler, değil ki bir risalenin umumunda, birtek sahife kanaat verir ki, tesadüf karışamaz, haddi değildir. Çünkü misil olarak iki-üç kelime bulunur. Birbirine bakar öyle bir vaziyette ki, zahiren bir kasdı irae ediyor.
Mesela, şimdi bakıyoruz, şu sahifede yaş lafzı, üç defa tekerrür etmiş. Üçü öyle bir vaziyette birbirine bakıyor ki, şüphe bırakmaz ki, bir tanzim-i gaybidir. Hem şimdi baktığımız şu sahifede, yalnız altı hüzün kelimesi var. O altı hüzün, üç satırda öyle latif iki kavsi teşkil etmiş ki, neşeli bir hüznü görene verir.
Hem işaret-i gaybiye olmak için, başka hiçbir kitapta bulunmamak lazım gelmez. Mesela, nasıl ki, belagat-i Kuraniye derece-i icaza vasıl olduğu için, bir mucize-i Risalet olduğu halde, sair ehl-i belagatın umum kitaplarında, derecatlarına göre belagat vardır. Onlarda belagat bulunması, icaz-ı Kurana münafi olamaz.
Öyle de icaz-ı Kuranın yüzer kısmından bir kısmının cilvesi, bir nevi ikram-ı İlahi nevinden, Kuranın bir nevi tefsiri olan Sözlerde,
hakaik-i Kuraniyenin hüsn-ü intizamına işareten görünüp tecelli etmesine, sair kitaplarda tevafukatın bulunması zarar vermez. Çünkü o dereceye yetişmezler. Çünkü Sözlerdeki o nevi tevafukat o dereceye gelmiş ki, dikkat edenlere kati kanaat verir ki, beşerin düşünüşü değil ve ihtiyarıyla da olmamıştır. Belki nakşi bir nevi Kuran icazının, gölgesinin gölgesi, kendi tefsirinin ayinesinde, bir nevi ikram-ı İlahi suretinde temessül ediyor. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
– 247 –
Yirmi Sekizinci Mektubun Sekizinci Meselesinin Üçüncü Nüktesi
وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى وَالِدَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَعَلٰى رُفَقَائِكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz kardeşim,
Evvela: Kardeşimiz Abdülmecidin, Yirmi Altıncı Mektubun Üçüncü Mebhasını, lüzumsuz bir ihtiyata binaen ziyade görmesini, sen de onun ziyadesini ziyade görmekliğin beni ziyade sevindirdi.
وَكَيْفَ اَخَافُ مَۤا اَشْرَكْتُمْ وَلاَ تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللهِ
diyen ve Kuranın takdirine mazhar olan İbrahimin (a.s.) ittibaına mükellef olduğumuza işaret eden مِلَّةَ اِبْرٰهِيمَ حَنِيفًا مُسْلِمًا sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz.
Saniyen: Bana karşı umumen dost bir şehir ahalisinden bir müftü, sathi bir nazarla, vahi bazı tenkidatı, Onuncu Sözün teferruat kısmına etmiş diye Abdülmecid yazıyor. Abdülmecidin ona verdiği cevaplar, iki yer müstesna, mütebakisi kafidir. Fakat iki yerde, o da o zatın sathi sualine, sathi olarak cevap vermiş:
Birincisi: O zat demiş ki: “Onuncu Sözün Hakikatleri münkirlere karşı değil. Çünkü sıfat ve esma-i İlahiyeye bina edilmiş.” Abdülmecid cevabında diyor ki: “Münkirleri Hakikatlerden evvelki dört İşaretle imana getirmiş, ikrar ettirmiş. Sonra Hakikatleri dinlettiriyor” mealinde cevap vermiş. Hakiki cevabı şudur ki:
Herbir Hakikat, üç şeyi birden ispat ediyor: Hem Vacibül-Vücudun vücudunu, hem esma ve sıfatını; sonra haşri onlara bina edip, ispat ediyor. En muannid münkirden, ta en halis bir mümine kadar herkes, her Hakikatten hissesini alabilir. Çünkü, Hakikatlerde, mevcudata, asara nazarı çeviriyor. Der ki:
Bunlarda muntazam efal var. Muntazam fiil ise failsiz olmaz. Öyleyse bir faili var. İntizam ve mizanla o fail iş gördüğü için, hakim ve adil olmak lazım gelir. Madem hakimdir; abes işleri yapmaz. Madem adaletle iş görüyor; hukukları zayi etmez. Öyle ise bir mecma-ı ekber, bir mahkeme-i kübra olacak.
İşte Hakikatler, bu tarzda işe girişmişler. Mücmel olduğu için, üç davayı birden ispat ediyorlar. Sathi nazar fark edemiyor. Zaten o mücmel Hakikatlerin her birisi, başka risaleler ve Sözlerde kemal-i izahla tafsil edilmiş.
Abdülmecidin ikinci nakıs cevabı şudur ki:
O zatın yanlış sualine mümaşat edip, yanlışını kabul ettiği için, yanlış etmiş. Çünkü Onuncu Sözün Haşiyesinde, İsm-i azam, yalnız her ismin bir mertebesinden ibaret olduğu zikredilmemiş. Belki çok yerlerde demişiz: İsm-i azamdan ve her ismin azami mertebesinden tezahür eder. İsm-i azamı ispat etmekle beraber, her ismin bir mertebe-i azamı var ki, Resulallah (a.s.m.) bunlara mazhar olduğu gibi, haşr-i azam da onlara bakıyor. Mesela ism-i Halık meratibi, benim Halıkımdan tut, ta Halık-ı Küll-i Şeye kadar olan mertebe-i azama kadar meratibi var.
O şüpheli zatın, her ismin bir mertebe-i azamı olduğunu tezyif etmek niyetiyle, “Mutasavvıfa-i mütefelsife fikridir” demiş. Halbuki, başta İmam-ı azam, İmam-ı Gazali, Celaleddin-i Süyuti, İmam-ı Rabbani, Şah-ı Geylani gibi sıddıkin-i muhakkıkin, İsm-i azamı ayrı ayrı görmüşler. İmam-ı azam demiş: el-Adl, el-Hakem ism-i azamdır, ve hakeza. Her neyse, bu mesele bu kadar yeter.
O zatın sathi ilişmesinden üç cihetle memnun oldum:
Birincisi: Tenkit etmek istediği halde, edemediği için gösteriyor ki, Onuncu Sözün hakaiki, kabil-i tenkit değildir. Olsa olsa, teferruat kabilinden bazı ibarelerine ilişebilir.
İkincisi: İnşaallah ali bir zeka ve gayreti bulunan Abdülmecidi gayrete getirdi. Hulusiye yakışacak çalışkan, müteyakkız bir arkadaş oldu.
Üçüncüsü: O zat müşteridir ki ilişmiş. Müşteri olmayan lakayt kalır. İnşaallah ileride tam istifade edecek.
Bu nüktenin bir güzel mealini ya sen, ya Abdülmecid kaleme alıp, benim selamımla, memnuniyetimle beraber, o zata gönderebilirsiniz.
Mahallenizin imamı Hafız Ömer Efendiye selam et ve de ki, ben onu kabul ettim. Talebelik şartlarını da ona söyle. Pederiniz ve Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, Sözleri ciddi dinlemeleri beni çok mesrur ediyor. Ben onlara dua ediyorum. Onlar da bana dua etsinler. Seyda namındaki zat, pederinizin intisap ettiği zat değil, ondan evvel gelmiş iştihar etmiş bir zattır. Başta Sabri, Süleyman, Tevfik bütün ihvanlar size selam ediyorlar.
Kardeşiniz
Said Nursi
– 248 –
وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Aziz, sıddık kardeşim,
Sana bu defa Yirmi Dokuzuncu Mektubun üçüncü kısmını ve beşinci kısmını gönderiyorum. Üçüncü kısımda bir sır var. Ramazanda bir saatte, benimle müsevvid zat hasta iken süratle yazılmış. Göreceğiniz tarz, aynen bulunmuş; biz hayret ettik. Anladık ki o kısımda Kurana dair niyetimiz tam haktır ve lazımdır ki, böyle olmuştur.
Hem Mucizat-ı Ahmediyedeki tevafukata, bir sened-i kati olarak, iki parça (o Mektuptan 4üncü, 5inci cüzlerini) gönderdim.
O iki parça o risalenin telifinin akibinde, acemi bir müstensih müsvedde-i asliden acele yazdığı, hatta salavatları (a.s.m.) işaretiyle geçtiği halde, iki sene sonra tetkik ettik, ümidimiz fevkinde acip bir tevafuk gördük.
Sonra, ondan daha acemi bir müstensihe dedim: “Resulallah (a.s.m.) kelimesiyle, Kuran kelimesini kırmızı yaz, aynen o nüshayı istinsah et.” Halbuki, ikinci müstensih çok acemi idi. Evvelki müstensihin nüshasındaki tevafuku kısmen bozmuş, şuuru taalluk ettiği için letafetini ihlal etmiş. Fakat yine tevafukata bir hüccet olur, siz de güzelce kendinize tebyiz ediniz. O müsvedde-i ulanın bir sureti ya sende veya Abdülmecidde mahfuz kalsın.
Felillahilhamd, şimdi Kuran-ı Mucizül-Beyanın iki yüz ecza-i icazından bir cüzünü göze gösterecek birkaç Kuranı yazdırıyoruz. Birisi tamam oluyor. İçinde 2806 Lafza-i Celalden, yüzde bir müstesna, umumen tevafuku, gaybi tarzında görünüyor. Lafzullahı kırmızıyla yazdırdık. Gören, “Kuranın icazını gözümle görebiliyorum” diyebilir. İnşaallah bu cüz-ü icaz, hatt-ı Kuraniyi muhafaza edecek, tahriften kurtaracak.
Elmas kalemli kardeşlerimize taksim ettim, en birinci kardeşimiz Hakkı Efendi birinci cüzü yazdı. İkincisini, üçüncüsünü senin bedeline yazmaya hahişkardır.
Başta valideyninize, Fethi Bey, Hoca Abdurrahman Bey, yeni talebem İmam Ömer Efendi olarak Sözlerle alakadar olanlara selam ve dua ediyorum, dualarını isterim.
Sabık Müftü Kemal Efendiye de ki: Müjde! Herbir saat hastalıklı ömrü, bir gün ibadet hükmündedir. Şu zamanda hayatın en iyi sureti böyledir. Biz dergah-ı İlahide onun hakkında en hayırlısını niyaz edip dua ediyoruz ve edeceğiz. Öylelerin duası makbuldür. Bana dua etsin. Hoca Abdurrahman ile Fethi Bey, ikisi, has talebelerin daire-i duası içinde duada kazancıma hissedardırlar. İkisi bana dua etsinler. Eskide benim Ömer isminde talebem vardı; senin şimdiki orada Ömer Efendi ona duada arkadaş olmuştur.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz Mirzazade
Said Nursi
– 249 –
Yirmi Dokuzuncu Mektubun dördüncü kısmı hem uzundur, hem birtek nüshadır. Bu defa gönderemedim. O kısım doğrudan doğruya icaz-ı Kuranın bir ayinesidir ve çok da mühimdir. Otuz sekiz sahifedir. Başta Sabri, Süleyman, Hüsrev, Bekir, Tevfik, Galip sizlere selam ederler. On Dokuzuncu Mektubun dördüncü cüzünü, On Beşinci Nükteli İşarete kadar tashih ettim. Acele göndermek lazım geldi, vakit bulamadım, tam tashih edeyim.
Sen evvela On Beşinci Nükteli İşaretten sonra, kendi nüshanızla mukabele edip tashih ediniz, sonra tebyiz ediniz. Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Meselesinde acip bir tevafuk görüldü; şöyle: İki sahife baştan başa, yalnız baştaki satır müstesna, yirmi dokuz satır şuur ve ihtiyarımızın haricinde, bütün elif gelmiş. Bu bütün elif Yirmi Sekizinci Mektuptan Yirmi Dokuzuncu Mektuba ehemmiyetli bir işaret-i gaybiyedir, diyordu. Sonra nümunesini size göndereceğiz.
Said Nursi
– 250 –
Said Nursinin bir fıkrasıdır.
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, hakikatli ahiret kardeşim ve ciddi ve kuvvetli arkadaşım,
Kuran-ı Hakimin baş haşiyelerinde, ayat-ı Kuraniyenin adedi altı bin altı yüz altmış altı olmakla, envar-ı Kuraniye ve hakikat-i Furkaniye eyyam-ı şeriye ile altı bin altı yüz altmış altı sene kadar, küre-i arzda hükmü cereyan edeceğine işaret ettiğine dair sualinize, o vakit zihnim başka yere müteveccih olduğu için, izahlı bir cevap veremedim. Sonra bana ihtar edildi ki: “asımın suali ehemmiyetlidir, cevap ver.” Ben de o ihtara binaen, üç esasla bir parça izah edeceğim:
Birinci esas: Nasıl ki nur-u Muhammedi ve hakikat-i Ahmediye aleyhissalatü vesselam, divan-ı Nübüvvetin hem fatihası, hem hatimesidir. Bütün enbiya onun asl-ı nurundan istifaza ve hakikat-i dininin neşrinde onun muinleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve nur-u Ahmedi (a.s.m.) cephe-i ademden, ta zat-ı mübarekine müteselsilen tezahür edip neşr-i nur ederek, intikal ede ede ta zuhur-u etemle kendinde cilveger olmuştur.
Hem mahiyet-i kudsiye-i Ahmediye, Risale-i Miracta kati bir surette ispat edildiği gibi, şu şecere-i kainatın hem çekirdek-i aslisi, hem en ahir ve en mükemmel meyvesi olmuş. Öyle de, hakikat-i Kuraniye zaman-ı ademden şimdiye kadar, hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) ile beraber, müteselsilen enbiyaların suhuf ve kütüplerinde nurlarını neşrederek, gele gele ta nüsha-i kübrası ve mazhar-ı etemmi olan Kuran-ı Azimüşşan suretinde cilveger olmuştur.
Bütün enbiyanın usul-ü dinleri ve esas-ı şeriatları, hülasa-i kitapları Kuranda bulunduğuna, ehl-i tahkik ve ehl-i hakikat ittifak etmişler. Bu sırra binaen fetret-i mutlakanın zamanı ihraç edildikten sonra, rivayet-i meşhureyle zaman-ı ademden ta kıyamete kadar, eyyam-ı şeriye ile tabir edilen yedi bin seneden, fetret-i mutlakanın zamanı tarh edildikten sonra altı bin altı yüz altmış altı sene kadar, din-i İslamın sırrını neşreden hakikat-i Kuraniye, küre-i arzda ayrı ayrı perdeler altında neşr-i envar edeceğine, ayatın adedi işaret ediyor demektir.
İkinci esas: Malumdur ki, küre-i arzın mihveri üstündeki hareketiyle, gece gündüzler ve medar-ı senevisi üstündeki hareketiyle, seneler hasıl oluyor. Güneşle beraber herbir seyyarenin, belki sevabitin ve Şemsüş-Şümusun dahi, her birinin mihveri üstünde eyyam-ı mahsusalarını gösteren bir hareketi ve medarı üzerinde deveranı dahi, bir nevi seneleri gösteriyor. Halık-ı Arz ve Semavatın hitabat-ı ezeliyesinde, o eyyam ve seneleri dahi irae ettiğine delili şudur ki: Furkan-ı Hakimde, ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُۤ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ تَعْرُجُ الْمَلٰۤئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ gibi ayetler ispat ediyor.
Evet, kış günlerinde ve şimal taraflarında, gurup ve tulu mabeyninde dört saat günden ve bu yerlerde kışta sekiz dokuz saatten ibaret eyyamlardan tut, ta güneşin mihveri üstünde bir aya yakın yevminden, hatta kozmoğrafyanın rivayetine göre, ta “Rabbüş-Şira” tabiriyle Kuranda namı ilan edilen ve şemsimizden büyük “Şira” namında diğer bir şemsin, belki bin seneden ibaret olan gününden, ta Şemsüş-Şümusun mihveri üstündeki elli bin seneden ibaret bir tek yevmine kadar eyyam-ı Rabbaniye vardır.
İşte semavat ve arzın Rabbi, o Şemsüş-Şümus ve Şiranın Halıkı hitap ettiği vakit, o semavat ve arzın ecramına ve alemlerine bakan kudsi kelamında o eyyamları zikreder ve zikretmesi gayet yerindedir.
Madem eyyamın lisan-ı şeride böyle ıtlakatı vardır. İlm-i tabakatül-arz ve coğrafya ve tarih-i beşeriyet ulemasınca, nev-i beşerin yedi bin sene değil, belki yüz binler sene geçirdiğini teslim de etsek, “ademden kıyamete kadar ömr-ü beşer yedi bin senedir” 3 olan rivayet-i meşhurenin sıhhatine ve beyan ettiğimiz altı bin altı yüz altmış altı sene, Nur-u Kuran hükümferma olduğuna münafi olamaz, cerh edemez. Çünkü eyyam-ı şeriyenin, dört saatten elli bin seneye kadar hükmü ve şümulü var. Fakat nefsül-emirdeki eyyamın hakikati, o rivayet-i meşhurede hangisi olduğu şimdilik bu dakikada kalbime inkişaf ettirilmedi. Demek o sırrın inkişafı münasip değil.
Şu meselede şimdilik delilini gösteremeyeceğim bir müddeayı beyan ediyorum. Şöyle ki:
Şu dünyanın bir ömrü, ve şu dünyadaki küre-i arzın dahi ondan kısa diğer bir ömrü, ve küre-i arzda yaşayan nev-i insanın daha kısa bir ömrü vardır. Bu birbiri içinde üç nevi mahlukatın ömürleri, saatin içindeki dakika, saniye, saatleri sayan çarkların nisbeti gibidir. Nev-i insanın ömrü, küre-i arzın iki hareketiyle hasıl olan malum eyyamla olduğu gibi, zihayatın vücuduna mazhar olduğu zamandan itibaren, küre-i arzın ömrü ise merkez-i irtibatı olan şemsin hareket-i mihveriyesiyle hasıl olan eyyamla olması hikmet-i Rabbaniyeden uzak değildir. Ve dünyanın ömrü ise Şemsüş-Şümusun hareket-i mihveriyesiyle hasıl olan eyyam iledir.
Şu halde nev-i insanın ömrü yedi bin sene eyyam-ı malume-i arziyeyle olsa, küre-i arzın hayata menşe olduğu zamandan, harabiyetine kadar, eyyam-ı şemsiye ile iki yüz bin seneden geçer. Ve Şemsüş-Şümusa tabi ve alem-i bekadan ayrılıp küremize bakan dünyaların ömrü—Şemsüş-Şümusun işarat-ı Kuraniyeyle herbir günü 50.000 (elli bin) sene olmasıyla—yedi bin sene, o eyyamla yüz yirmi altı milyar (126.000.000.000) sene yaşarlar. Demek, eyyam-ı şeriye tabir ettiğimiz eyyam-ı Kuraniyede bunlar dahil olabilirler.
Evet, semavat ve arzın Halıkı, semavat ve arza bakan bir kelamıyla semavat ve arzın sebeb-i hilkati ve çekirdek-i aslisi ve en mükemmel ahir meyvesi olan bir zata hitabında, o eyyamları istimal etmek, Kuranın ulviyetine ve muhatabın kemaline yakışır ve ayn-ı belagattir.
وَال عِلْمُ عِنْدَ اللهِ وَاللهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِكِتَابِهِ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَۤا اِنْ نَسِينَۤا اَوْ اَخْطَاْنَا
Said Nursi
– 251 –
On Beşinci Notanın Üçüncü Meselesi
Ey insan ve ey nefsim, muhakkak bil ki: Cenab-ı Hakkın sana inam ettiği vücudun, cismin, azaların, malın ve hayvanatın ibahadır, temlik değildir. Yani, istifaden için kendi mülkünü senin eline vermiş, istifade et diye ibaha etmiş. Senin gibi, idare etmekten hakikaten aciz ve tedbirden cidden cahil bir şahsa temlik etmemiş. Çünkü, mülk olarak verseydi, idaresini sana bırakmak lazım gelirdi.
Acaba en kolay, en zahir ve daire-i ihtiyar ve şuurda dahil olan bir midenin idaresini yapamadığın halde, nasıl göz ve kulak gibi daire-i ihtiyar ve şuurun haricinde idare isteyen şeylere malik olabilirsin?
Madem sana verilen hayat ve hayatın levazımatı temlik değil, ibahadır. Elbette ibahanın düsturuyla hareket etmek lazımdır. Yani, nasıl bir zat, ziyafete misafirleri davet eder. Onlara, meclis ziyafetindeki eşyadan ve ziyafetten istifadeyi ibaha ediyor, temlik etmiyor. İbaha ve ziyafetin kaidesi ise, mihmandarın rızası dahilinde tasarruf etmektir. Öyleyse israf edemez, başkasına ikram edemez, sofradan kaldırıp başkasına sadaka veremez, dökemez, zayi edemez. Eğer temlik olsaydı, yapabilirdi ve kendi arzusuyla hareket edebilirdi.
Aynen bunun gibi, Cenab-ı Hak sana ibaha suretinde verdiği hayatı intiharla hatime çekemezsin, gözünü çıkaramazsın ve manen gözü kör etmek demek olan gözü verenin rızası haricinde harama sarf edemezsin. Ve hakeza, kulağı ve dili ve bunlar gibi cihazatı harama sarf etmekle manen öldüremezsin. Ve eti yenilmeyen hayvanını lüzumsuz tazip edip katledemezsin. Ve hakeza, bütün sana verilen nimetler, bu misafirhane-i dünyanın sahibi olan Mihmandar-ı Kerim-i Zülcelalin kavanin-i şeriatı dairesinde tasarruf etmek gerektir.
Said Nursi
– 252 –
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz kardeşim Refet Bey,
Senin mektubunu ve kitabını memnuniyetle aldım. Gayet sevdiğim bir talebem olan Hulusi Beyin ruhunu sizde hissettim. Seni yeni değil, Hulusi gibi eski bir talebe olarak kabul ettim. Talebeliğin hassası şudur ki: Yazılan Sözlere kendi malı gibi sahip olmalıdır. Kendisi telif etmiş ve yazmış nazarıyla bakıp neşrine ve ehil olanlara iblağına çalışmaktır. Maşaallah, hattın güzeldir. Vakit bulursan bir kısmını yazın. Bir kısmını Hüsrev gibi ciddi talebeler yazar; onlardan bilahare alır, yazarsınız ve onlarla teşrik-i mesai edersiniz. Altı senedir Ispartada ciddi talebelerin çıkmasına muntazırdım, bekliyordum. El-minnetü lillah, şimdi sizinle beraber birkaç tane çıkmaya başladı. Çünkü bir talebe, yüz dosta müreccahtır. Sözler namındaki envar-ı Kuraniye ise, en mühim ibadet olan ibadet-i tefekküriye nevindendir. Şu zamanda en mühim vazife, imana hizmettir. İman saadet-i ebediyenin anahtarıdır.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 253 –
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Ciddi, sıddık, dikkatli, hakikatli kardeşim Refet Bey,
Cenab-ı Hak yeni hayatınızı mübarek eylesin ve refika-i hayatınızı hayat-ı ebediyenizde, Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfının ahirlerindeki Üçüncü İşarette, refika-i hayata dair vaade ve sıfata mazhar eylesin, amin.
Bu defaki mektubun çok güzeldir. Arkadaşlarının fıkraları içerisinde Yirmi Yedinci Mektup içine derc edeceğim. Ara sıra yazıyla meşgul olsanız iyi olur. İnşaallah yeni hayatınız size risalelerin hakaikine karşı yeni bir şevk uyandıracak.
Kardeşim, sen, Hüsrev, asım, nazarımda çok kıymettarsınız. Cenab-ı Hak sizleri ve sizin gibileri Kuran hizmetinde sabit-kadem ve fedakar ve kemal-i sadakatte daim ve muvaffak eylesin. amin.
Orada Şeyh Mustafa, Lütfü, Rüşdü gibi kardeşlerime çok selam ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
•••
– 254 –
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, ciddi, samimi ahiret kardeşim ve hizmet-i Kuraniyede çalışkan bir arkadaşım Refet Bey,
Mektubunuz beni mesrur etti. Biliniz ki, iki sene evvel mabeynimizde hararetli bir uhuvvet başladı. Sonra bazı arızalarla ileri gitmedi. Müjde, şimdi ileri gidiyor. Çünkü, Hüsrev bana yazdığı mektubunda, senden çok memnun olduğunu, Barladan döndükten sonra seni istediğim tarzda bana gösteriyor.
Demek tam onunla ittihad ve teşrik-i mesai ediyorsun. Elinden geldiği kadar onunla münasebeti kuvvetleştir. Hem herbir has talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kuran öğretmek olduğundan, sen bu vazifeyi yapmaya başladın. Sen birinci talebelerden olduğundan, inşaallah senin çocuğun da birincilerden olacaktır. Madem çocuk benim de evlad-ı maneviyemdir; ona verdiğin ders, yarısı senin namına ise, yarısı da benim hesabıma olmalıdır.
Senin rüyan ise çok mübarektir. Tabiri pek zahirdir. Isparta bir camidir. Hüsrev, Refet, Lütfü, Rüşdü gibi zatların samimi mütesanid heyetin şahs-ı manevisi sana Said suretinde gösterilmiş. Risalelerle verdiğiniz ders ise, vaz u nasihat suretinde gösterilmiş. Sen namazı kılmadığınızdan geç kalıp, acele ederek derse yetişmek tabiri, Sözlerin neşri haricinde bazı vezaif-i diniye, hem bir parça tembellik, sizi birincilik hakkın olan birinci derste ikinci derecede kaldığınıza işaret edip, seni ikaz ediyor.
Her neyse… Ben senden şimdi çok memnunum ve oradaki kardeşlerim dahi senden çok memnundurlar. Cenab-ı Hak bize ve size tarik-i Hakta hizmet-i Kuraniyede sebat ve metanet versin. amin. Kayınpederiniz Hacı İbrahim Efendiye çok selamla Bedreddine ve hemşireme çok dua ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 255 –
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, gayyur kardeşim,
Süleyman Efendiden anladım ki, bazı hususi müşkülata maruz oluyorsun. Sizin gibi metin insanlara sabır tavsiyesi zaiddir. Hizmetin kudsiyeti ve o hizmetteki zevk ve gayretindeki şevk, o acı hususi müşkülata karşı gelir ve galebe eder tahmin ediyorum. Mümkün olduğu kadar aldırmamalısın. Kıymettar, kusursuz bir malın dükkancısı müşterilere yalvarmaya muhtaç değil. Müşterinin aklı varsa o yalvarsın. خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrınca, azim hayırların müşkülatı çok oluyor. Müşkülat çoğaldıkça ehl-i himmet fütur değil, gayret ve sebatını ziyadeleştirir. İnşaallah siz de öyle metin ve sebatkarlardansınız.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 256 –
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık kardeşim Refet Bey,
Maşaallah, şimdi siz ümit ettiğim tarzda risaleleri takip ediyorsunuz ve yazıyorsunuz. Senin gibilerin az sayi dahi çok hükmündedir. Çünkü, çoklar size itimad edip sizi taklit eder. Sizin gibi ciddi kardeşleri, bu gurbet memleketinde bulduğumdan, burası benim için hakiki bir vatan hükmüne geçti, hakiki vatanımı unutturdu. Yazılan eserlerin yüksekliği, mehaz ve maden-i kudsileri olan Kurandan sonra, sizler gibi muhatapların ciddi iştiyakları ve tam tefehhümleridir. Siz beni bulduğunuzdan bir şükretseniz, ben sizi bulduğumdan dolayı bin şükrediyorum.
Mektubunda İsm-i azamı sual ediyorsun. İsm-i azam gizlidir. Ömürde ecel, Ramazanda Leyle-i Kadir gibi, esmada İsm-i azamın istitarı, mühim hikmeti var. Kendi nokta-i nazarımda hakiki İsm-i azam gizlidir, havassa bildirilir. Fakat her ismin de azami bir mertebesi var ki, o mertebe İsm-i azam hükmüne geçiyor. Evliyaların İsm-i azamı ayrı ayrı bulması bu sırdandır. Alinin Ercuze namında bir kasidesi Mecmuatül-Ahzabda var. İsm-i azamı altı isimde zikrediyor. İmam-ı Gazali onu Cünnetül-Esma namındaki risalesinde, Alinin zikrettiği ve İsm-i azamın muhiti olan o esma-i sitteyi şerh ve hassalarını beyan etmiştir. O altı isim de Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddustur.
Keramet-i gaybiyenin ikinci parçasını tashih ederek bir parça daha ilave ettik, gönderdim.
Bedreddinin süratle ileri gitmesi, Kuran-ı Hakimin feyz-i kerametindendir. Cenab-ı Hak muvaffak etsin.
Hacı İbrahim Efendiye bilhassa selam ediyorum. Lütfü, Rüşdü, Hafız Ahmed, Sezai Efendilere selam ediyoruz. ahiret hemşireme de dua ediyorum. Senin bu defaki mektubun bir parçası Mektubat içine derc edildi.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 257 –
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık kardeşim ve hizmet-i Kuraniyede hakikatlı bir arkadaşım Refet Bey,
Bu defa istinsah ettiğiniz risaleler çok güzel olmuştur. Senin gayret ve samimiyet ve ciddiyetini bana gösterdiler ve Refet tembel değildir, ispat ettiler. Onları tashih edip göndermiştim. Sonra işittim ki, getiren adam İslamköyünde bırakmış. Otuz Birinci Mektubun Üçüncü, Dördüncü Lemalarını yazmaya vakit bulamadım. Korkuyorum ki, onların da اِذَا جَۤاءَ نَصْرُ اللهِ sırrı gibi, mevsimi geçerek, sonra güzel yazılmamış olsun. İnşaallah sizlerin iştiyakı beni çalıştıracak. Fakat bu şuhur-u selase çok kıymettardır; leyle-i Kadrin sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lazım geliyor.İnşaallah, Kurana ait mesaille iştigal, bir nevi manevi mütefekkirane Kuran okumak hükmündedir. Hem ibadet, hem ilim, hem marifet, hem tefekkür, hem kıraat-i Kuran manaları risalelerin istinsah ve mütalaalarında vardır itikadındayız. Zaten bu ciheti siz takdir etmişsiniz.
Mucizat-ı Ahmediyeyi sizin için yazdırdım, tekmil oldu. Fakat başka bir nüsha ona göre yazdırmak lazım olduğu için, muvakkaten burada kalacak. Senin mektubunda Hafız Sezai bizimle ciddi alakadar olduğunu gösteriyor. Ben bir zaman idi, Ağroslu Zekai gibi samimi, hararetli Ispartada yeni bir kardeşimiz bulunacak, vicdanen hissediyordum. İnşaallah, bu Sezai, o olacak. Ben onu işittiğim vakit, hissettiğim şahıs tevehhüm ettim. Eğer tasavvurum gibi ise zaten iyi; olmasa öyle olmaya çalışsın. Eğer Zekai nasıl adamdır merak ederse, Yirmi Yedinci Mektubun fıkralarında Zekainin mahiyetini ve ne derece samimi olduğunu gösterir fıkraları var, baksın.
Kayınpederin Hacı İbrahim Efendiye çok selam ediyorum. O zatı ciddi bir ahiret kardeşi telakki etmişim. İnşaallah senin bu yeni gayret ve sayinden o da hissedardır.
Bedreddinin küçüklüğüyle beraber, büyük talebeler dairesine dahil etmişim. O, küçüklerin büyüğüdür. Ve inşaallah Cenab-ı Hak onun emsalini çoğaltsın. Bedreddinin validesine dua ediyorum. Elbette Bedreddinin hüsn-ü terbiyesinde en mühim hisse onundur. Çünkü onun en birinci üstadı odur.
Bekir Ağa, Lütfü Efendi, Hafız Ahmed, Sezai gibi kardeşlere selam ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 258 –
بِسْمِهِ ﴿ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ ﴾ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık kardeşim,
Evvela: Bu yeni hadisenin mahiyetini merak etmişsiniz. Oraya gelen iki uzun mektup mahiyetini gösteriyor.
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللهِ اَنْ يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ ayeti o hadiseye sebebiyet verenlerin başına saika gibi iniyor ve inecek. Fakat biz aculüz. Herşeyin bir vakt-i muayyenesi var.
فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ
ayetine masadak olarak bu hadise bize karşı veçh-i merhametle bakıyor. Mülhidlere karşı olan vecih, azap ve kahr ile nazar ediyor. Her neyse… Cennet ucuz olmadığı gibi Cehennem de lüzumsuz değildir.
Saniyen: Bedreddini burada dinlemek arzu ediyordum; vakit müsaade etmedi. Ben manen orada hayalen dinliyorum. İnşaallah evlatlık mertebesinden talebelik mertebesine gidiyor.
Salisen: Benim kendi hattımla mektup istiyorsun. Bir dudaksız adama, “Lambayı üfle, söndür” demişler. Demiş, “En zahmetli işi bana gösteriyorsunuz, yapmayacağım.”
Beli, Cenab-ı Hak bana hüsn-ü hat vermemiş. Hem bir satır yazmak, bana büyük bir iş gibi usanç veriyor. Eskiden beri diyordum: “Ya Rabbi! Ben o kadar muhtaç iken ve nazmı severken, bu iki nimet bana verilmedi” diye, teşekki değil, tefekkür ediyordum. Sonra bana kati tebeyyün etti ki, şiir ve hat bana verilmemek de büyük bir ihsan imiş.
Hem o hatta ihtiyacımı, sizin gibi kalem karamanlarının muavenetleri temin ediyor. Hat bilseydim, hatta itimad edip, mesail ruhta kararlayarak nakşedilmeyecekti. Eskiden hangi ilme başladım, hattım olmadığı için ruhuma yazardım. Fevkalade bir meleke ihsan edildi.
Şiir ise, çendan kıymettar, şirin bir vasıta-i ifadedir. Fakat şiirde hayal hükmettiği için, hakikate karışır, hakikatlerin suretini değiştirir. Bazan hakikat birbirine geçer. Halis hak ve mahz-ı hakikat olan Kuran-ı Hakimin hizmetinde, istikbalde bulunacağımız mukadder olduğundan, kader-i İlahi, bir inayet olarak bize şiir kapısını açmadı. وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ sırrı buna bakar.
İşte, kendi hattıma mukabil, sana iki nükte söyledim. İnşaallah başka bir vakit senin hatırın için büyük zahmet çekip birkaç satır yazacağım. Galip Beyin iki eli var; sağ elini bana vermiş, benim hesabıma yazıyor. Sol eli de kendine kalmış. Bu mektup o iki elle yazılmıştır. Hazır Mesud, Galip ve Süleyman Efendiler, Mustafa Çavuş, Abdullah Çavuş selam ediyorlar. Ben de başta Hüsrev, Bekir Bey, umum kardeşlerimize selam ediyorum. Bilhassa kayınpederiniz Hacı İbrahim Beye ve muhtereme hemşireme ve mübarek Bedreddine çok dua ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 259 –
Aziz, sıddık, müdakkik ahiret kardeşim, hizmet-i Kuraniyede arkadaşım,
Evvela: Mektubunuzda, benim her mektubumun başında وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِه yazılmasının hikmetini soruyorsunuz. Bunun hikmeti şudur ki:
Kuran-ı Hakimin hazain-i kudsiyesine, bana açılan en birinci kapı o olduğudur. En evvel, hakaik-i aliye-i Kuraniyeden şu ayetin hakikati bana zahir olmuş ve ekser risalelerde, o hakikat sereyan etmiştir.
Hem bir hikmeti şudur ki: İtimad ettiğim mühim üstadlarımın mektuplarının başlarında istimal etmeleridir.
Hem mektubunuzda yedi kebairi soruyorsunuz. Kebair çoktur; fakat ekberül-kebair ve mubikat-ı seba tabir edilen günahlar yedidir: Katl, zina, şarap, ukuk-u valideyn (yani kat-ı sıla-i rahim), kumar, yalancı şehadetlik, dine zarar verecek bidalara taraftar olmaktır.
Saniyen: Bu yaz mevsiminde hakaik-i Kuraniyeye nisbeten meyveler hükmünde tevafukata dair, hurufat-ı Kuraniyenin nüktelerini beyan ediyorduk. Şimdi mevsim değişmiş; huruftan ziyade hakaika ihtiyaç vardır. Gelecek yaza kadar, muvakkaten o kapıyı ihtiyarımızla çalmayacağız. Fakat o hurufa ait beyanat ne derece hak olduğunu, Mevlana Caminin Divanıyla kardeşlerimle tefeül ettik. Dedik: “Ya Cami! Bu hurufat-ı Kuraniyeye dair beyan ettiğimiz nüktelere ne dersin?” Bir Fatiha okuyup falı açtık. İşte başta fal şu geldi:
جَامِى اَزْخَطِّ خُو شَشْ بَاكْ َكُنْ لَوْحِ ضَمِيرْ كِينْ نَه حَرْفِيسْتْ كِه اَزْصَفْحَهءِ اِدْرَاكَ رَوَدْ
Yani, “Bu huruf öyle harf değildir ki, akıl ve idrak sahifesinden gitsin. Öyle kudsi harf, öyle güzel şirin hat, daima kalbimin sahifelerinde yazılmalı, silinmemeli.” Aciptir ki, bütün Divanında bu fala benzer mealde yazı göremedik. Demek bu fal, Caminin kerametinden bir nebze oldu.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 260 –
Mucizat-ı Ahmediyeyi (a.s.m.), sana güzel ve tevafuklu bir tarzda yazdırdım. Hüsrev kerametli kalemiyle bana yazdığı gayet kıymettar bir nüshayı, aynen ve tam tamına muvafık gelmek şartıyla size yazdırıldı, yakında göndereceğim. Yanınızda yeni yazılan İcaz-ı Kuraniye gibi, bana bir nüsha lazımdır. Fakat Hafızın kalemi oradaki mevcut tevafuku tamamen muhafaza edememiş. Tevafukçu Hüsrevin taht-ı nezaretinde, mabeyninizde taksim edip, bana yadigar bir icaz-ı Kuraniyi müştereken yazsanız çok iyi olur.
– 261 –
4 Şevval 1352, Kanun-u Sani 1934
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, müdakkik ahiret kardeşim ve mütefekkir ve hakikatli arkadaşım Refet Bey,
Evvela: Mektubunuzda Risale-i Nurun mizanlarını her okudukça daha ziyade istifade ettiğinizi yazıyorsunuz. Evet, kardeşim, o risaleler Kurandan alındığı için kut ve gıda hükmündedir.
Hergün ihtiyaç gıdaya hissedildiği gibi, her vakit bu gıda-yı ruhaniye ihtiyaç hissedilir. Senin gibi ruhu inkişaf edip kalbi intibaha gelen zatlar okumaktan usanmaz. Bu Kurani risaleler, sair risaleler gibi tefekküh nevinden değil ki, usanç versin. Belki tegaddidir.
Saniyen: Gavs-ı azam gibi, memattan sonra hayat-ı Hızıriye yakın bir nevi hayata mazhar olan evliyalar vardır. Gavsın hususi İsm-i azamı, “Ya Hayy” olduğu sırrıyla, sair ehl-i kuburdan fazla hayata mazhar olduğu gibi, gayet meşhur, Maruf-u Kerhi denilen bir kutb-u azam ve Şeyh Hayatül-Harrani denilen bir kutb-u azim, Gavstan sonra mematları hayatları gibidir. Beynel-evliya meşhur olmuştur.
Salisen: Tenekeci Mehmed Efendinin hıfz-ı Kurana çalışmak niyeti çok mübarektir. Cenab-ı Hak onu muvaffak etsin. Elimizden geldiği kadar duayla yardım edeceğiz. Kuran-ı Azimüşşanın herbir harfinin ekalli on hasene olmakla beraber, tekerrür ettikçe ve mübarek vakitlere rastgeldikçe ve melek ve sair zişuur ruhaniler kıraatini dinledikçe, herbir harfi öyle bir çekirdek olur ki, hasenat cihetinden öyle bir manevi sümbül teşekkül eder ki, o sümbülün taneleri, tekellüm vaktinde ağızdan çıkan bir kelimenin havanın dalgalarının ayinelerinde temessül eden milyonlarca, o kelime gibi kelimelerin adedine belki müsavi gelir. Böyle herbir harfi bir hazine-i ebediyenin bir anahtarı olabilir bir kudsi kelamı kalbinde yazmak, ne kadar mukaddes bir hizmet olduğu aşikardır. İnşaallah, Bedreddin çoklara bir hüsn-ü misal olacaktır, daha çoklarını hıfz-ı Kurana sevk edecektir.
Başta Bedreddin, kayınpederin Hacı İbrahim ve ahiret hemşirem olarak ihvanınızın bayramını tebrik ve selam ve dua ediyorum. Babacan orada ise ona çok selam ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 262 –
5 Şubat 1934
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, müdakkik, müştak kardeşim Refet Bey,
Sen benimle ne kadar konuşmayı arzu ediyorsan, belki ondan ziyade ben arzu ediyorum. Fakat, maatteessüf, müteaddit esbab tahtında sıkıntılı bir vaziyetteyim. Hatta bir iki saatte bulduğum bir fırsat, yedi sekiz mektubu yazmaya çalışıyorum. Ara sıra benim yanıma gelen Galip dahi men edildi. Yalnız biçare Şamlı kaldı; o da her vakit gelemiyor.
Hem bu yılanları yaralandırıp bize canavarcasına saldırıyorlar. Her fırsattan sıkıntı vermeye çalışıyorlar. Zaten ben mebuslardan hayır beklemiyordum. Bunlara iliştiler, kaldırmadılar, bütün bütün düşman ettiler. İşte, maatteessüf, bunlar dünyayı hatırıma getirdikleri için, tuluat-ı kalbiye tevakkuf ediyor. Başlarını yesin, bu ehl-i dünyanın dünyasını düşünmek bana zehir oluyor. “Ben dünyanıza karışmıyorum; buna mukabil o pis dünyanızı bana düşündürmeyiniz” dediğim halde olamıyor. Ben de Cenab-ı Hakka niyaz ettim ki, bana kuvvetli bir sabır, bir tecrid-i zihin ihsan etsin ki, düşünmeyeyim. Lillahilhamd, kalbime bu esas geldi ki: “Bu hizmet-i Kuraniyede başa ne gelirse gelsin, hatta her günde birer başım olsa da kesilse, yine o hizmetin kudsiyetindeki lezzet-i ruhaniye mukabil geliyor ve kafidir” diye, kemal-i teslimle kazaya rıza, kadere teslim ve Cenab-ı Hakka tefviz-i umur düsturunu rehber ittihaz ettim.
Nuha yazdığım gibi, size de diyorum ki: Eskide bir zat, haksız bir mesleği hak zannederek, ondan aldığı bir muhabbetle, diri iken derisinin soyulduğuna tahammül ederek, kahramanane bir tavır gösterdiği gibi, acaba ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat ve bütün envar-ı hakaikin menba ve madeni olan hakikat-i Kuraniyeye hizmetimizdeki kudsi lezzet, bu mülhidlerin muvakkat, ehemmiyetsiz izaçlarına ve kalbimizde açtıkları yaralara tiryak ve merhem olamaz mı? Elbette olur ve olmuş ve oluyor.
Saniyen: Yemen imamı olan Zeydiler Seyyidi hakkındaki sualiniz, hakikaten ehemmiyetli ve yümünlüdür. Fakat meymenetsiz bir zamana rastgeldi. Hem zihnim kapalı, hem hal müsait değil, hem ve hem… Yalnız bu kadar var ki, meşhur İmam-ı Zeyd sadat-ı azimeden ve eimme-i al-i Beyttendir. Ve müfrit Şiaları reddeden ve اِذْهَبُوا اَنْتُمُ الرَّوَافِضُ deyip Ebu Bekir ve Ömerden teberriyi kabul etmeyen ve o iki halife-i zişanı hürmet edip kabul eden bir zattır. Onun etbaları, Şiaların en mutedili ve en Sünnisidir. Bunlar hem ehl-i insaf ve hem çabuk hakkı kabul eder bir taifedir. İnşaallah, Vehhabilerin tahribatını tamire sebep oldukları gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaatten Zeydilerin inhirafları dahi istikamet kesb edip, Ehl-i Sünnete iltihak edip imtizaç edecekler. Bu ahirzaman çok çalkalanıyor; bu fitne-i ahirzaman acip şeyler doğuracağını ihsas ediyor.
Risalelerle alakadar arkadaşlara selam ve Bedreddin ve hemşireme ve Hacı İbrahime dua ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 263 –
15 Şubat 1934
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, dikkatli kardeşim Refet Bey,
Evvela: Onuncu Sözün Birinci İşaretinin ahirinde, “Evet, birşeyden herşeyi yapmak ve herşeyi bir tek şey yapmak, herşeyin Halıkına has bir iştir.” Şu cümle hem Yirmi İkinci Sözün lemalarında, hem Otuz Üçüncü Mektubun pencerelerinde, hem Yirminci Mektubun on bir kelimelerinde izah ve ispat edilmiştir. Buradaki külliyet nisbi ve örfidir. “Birşeyden herşeyi yapmak”taki murad, bütün dünyanın mevcudatını birşeyden yapmak ve icad etmek değildir. Belki ondaki murad, bir şeyden yani bir katre sudan, bir insanın, bir hayvanın herşeyini, her eczasını, herbir cihazatını halk ediyor ve birşey olan topraktan nebatat ve hayvanatın herbir şeylerini ondan halk eder demektir. Hem “herşeyi bir tek şey yapmak” cümlesindeki külliyet mukayeddir, nisbidir. Yani, insanın yediği her nevi taamdan o insanda basit bir cilt ve bir kan ve bir et ve hakeza…
Elhasıl: Bu külliyetten maksat odur ki, birşeyi çok muhtelif eşyaya çevirmek ve birçok muhtelif eşyayı da birtek şey yapmak, ancak Halık-ı Küll-i Şeye mahsustur.
Saniyen: Minhacüs-Sünneyi kendi hattınla yazdığına, çok memnun oldum. Senin kalemin, merhum Abdurrahmanın kalemi gibi bana şirin geliyor.
Salisen: Tenekeci Mehmed Efendinin hıfza başlaması mübarektir. Allah muvaffak etsin. Biz ona duayla yardım ediyoruz. O da okudukça bize duayla yardım etsin. Bedreddine ve validesine ve ceddine dua ediyorum. Sezai Bey benim nazarımda Ispartanın bir Zekaisidir. Ben de onu görmek istiyorum. Fakat şimdi maddeten, manen kıştır. Zaten sizlere demiştim ki, Saidin şahsının ehemmiyeti yoktur ki, sohbetine arzu edilsin. Üstadınız olan Said ise, herbir risaleyi açtıkça onunla sohbet edersiniz. ahiret kardeşiniz olan Said ise, her sabah akşam dergah-ı İlahide dua vasıtasıyla sizinle beraberdir. Sezai Bey, üstadını, kardeşini istediği vakit görebilir. تَسْمَعُ بِالْمُعَيْدِىِّ خَيْرٌ مِنْ اَنْ تَرَاهُ kaidesiyle işitmesi görmekten çok evla olan şahs-ı Saidi görenler bazı pişman olur, “Keşke görmeseydim” der. Bu, davula benziyor; uzaktan sesi iyi geliyor, yakında boş görünüyor.
Başta Hüsrev, Bekir Bey, Lütfü, Rüşdü, Hafız Ahmed, Sezai, Keçeci Şeyh Mustafa, Tenekeci Mehmed Efendi gibi has kardeşlerinize selam, dua ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 264 –
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz kardeşim Refet Bey,
Bu sabah namazdan sonra başımı çevirdim, Refet Beyi gördüm zannettim. Geceleyin bir torba bal ve içinde dolu altın, mübarek bir talebeme veriyordum. Arkamdaki zat demek Refet Beyin kalb ve ruhunu taşıyor. Hem dellalı olduğum hazinenin en kıymettar, en tatlı şeyi bizim vasıtamızla satın almak istiyor. Sonra gördüm ki, senin ikinci bir nüshandır, yani Seyranidir.
O rüyada ikiniz hissedarsınız, paylaşırsınız. Her neyse… Sizin bu defa yazdığınız Söz ziyade hoşuma gittiği için, evvelce sana dediğim gibi, başka hatlara nisbeten senin hattın gözüme eski dost göründüğünün sırrını anladım ki, merhum biraderzadem Abdurrahmanın hattına benziyor. Bu hat kendini göstermeli. İştiyakın oldukça, böyle intihap ettiğin risaleleri yazsanız mübarek olur.
Hulusi, Abdurrahmanın yerine çendan geçmiş. Şu yazı müşabeheti bana müjde ediyor ki, bir Abdurrahman Refetten de çıkacak. Mürekkep hakkında düşündüğün iyidir. Elde gezecek, güzel olmak şartıyla sabit olsun. Kendinize yazdığınız parlak olsun. Çünkü, mütalaaya iştiyak ve iştahı açar.
Yeni Sözlerle alakadarlık edenlere, evvelki üç Hafız ile mutaf Hafız Mahmud Efendiye selam, hem dua ediyorum. Sebat etsinler; onları kardeş dairesine dahil etmişim, talebe dairesine girmeye çalışsınlar. Siz kimi intihap etseniz benim de kabulümdür. Hoca İsmail Hakkı Efendiye çok selam ve dua ediyorum. Madem az adamla konuşan İşaratül-İcaz onunla hayli konuşmuş, ben de o zatı aler-res-i vel-ayn kabul ediyorum. İşaratül-İcaz ile iktifa etmesin. İşaratül-İcazı tefsir eden ve hakaikini aydınlattıran ve göz görür derecesinde gösteren Sözleri, Mektupları okusun. Hususan Yirmi Beşinci, Yirmi Altıncı Sözleri, Yirminci ve Otuz Üçüncü Mektupları gibi intihap ettiği risaleleri de okusun. Başta Bekir ve Hüsrev kardeşlerime selam ve dua ederim ve dualarını isterim.
Vehhabi meselesi dünkü gün elime geçti. Baktım, sana göndermek ruhum istedi. Başka bir surette Refet kendi geldi, kendi kitabını kendine götürdü.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursi
Senin ve Hüsrevin yazıları beni hiç yormuyor. Çünkü, yanlışları azdır. Fakat başkalar, bir defa kendileri tashih etmeden bana geliyor. Hafızama itimad edip, yalnız tashih edip yoruluyorum. Sairlerin yazdıklarını sizler mukabele edip, badehu bana gönderseniz daha iyi olur.
– 265 –
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, gayyur, ciddi kardeşlerim Refet Bey, Hüsrev Efendi,
Sizler çokların medar-ı intibahı oldunuz ve hüsn-ü misal oldunuz. Es-sebebü kel-fail sırrınca vasıtanızla ve size iktida ile hizmet-i Kuraniyeye girenlerin kazandıkları hasenatın bir misli, inşaallah sahife-i amalinize geçer. Bu defaki, isimlerini yazdığınız Hafız Bekir, Hafız Tahir, Hafız Şükrü efendileri kardeş kabul ettim; talebe olmaya da çalışsınlar. Selamımı onlara tebliğ ediniz. Size bu defa avam-ı müminin hakkındaki keramete benzer işler nevinden ve mavenet-i İlahiye tesmiye edilen iki cüzi hadiseyi söyleyeceğim:
Birincisi: Bir iki arkadaşımız On Dokuzuncu Mektubu yazmışlar. Birisinin dördüncü cüzünde salavat-ı şerife, iki-üç sahife müstesna, üç-dört salavattan başka bütün salavatlar birbirine bakıyor. Ben de hayrette kalarak işaretler koydum. Diğerinde ikinci, üçüncü cüzünde beş-altı sahife müstesna, bütün sahifelerde salavatları birbirine müvazi, birbirine bakıyor, işaretler vaz ettim. Kime gösterdim, hayrette kaldı. Görenler müttefikan karar verdiler ki, umum Sözlerde manevi icaz-ı Kuranın bir şuaı inikas ettiği gibi, On Dokuzuncu Mektuptan bilhassa Mucizat-ı Ahmediyenin bir nevi şuaı salavat-ı şerife suretinde inikas etmiştir. Hem görenler karar verdiler ki, Sözlere mahsus, bilhassa On Dokuzuncu Mektuba has bir tarz-ı hat var. Eğer o tarz hatta tevfikan yazılsa, çok garip letafetler görünecektir. Her vakit musırrane, her yazana “Seyrek ve güzel yazınız” derdim. Şimdi anlaşılıyor ki, o manevi has hattı tavsiye etmek için, intak-ı hak kabilinden bana söylettiriliyordu.
Şu hakikati ve manevi tarz-ı hatta en yakın, Küçük Hafız Zühdünün ve Eşrefin ve Kuleönlü Mustafanındır ki, o muvafakat, muvazenet onların hattında daha ziyade görünüyor. Her vakit ben görüyordum; dikkatli yazanlar da bazı bir satır atlıyor, bir kelime yanlış yazmayan bir satır yanlış yazıyordu. Meğerse, Sözlerdeki fevkalade bir letafetin eseri olarak tevafukat atlattırıyor.
İkinci hadiseyi yazmaya kağıdımız müsait olmadığından kestim.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 266 –
Refet Bey,
Senin çok antika iki mucize-i kudret, müzehanemi tezyin etti. adi zannettiğimiz şeylerde ne kadar harikulade işler bulunduğunu ihtar ediyorlar, şu On Dokuzuncu Mektupta ikinci, üçüncü cüzünde salavat-ı şerifenin her sahifede birbirine bakması tesadüf işi olamaz. Çünkü tesadüf, onda bir tevafuk eder. Bu ise onda dokuz tevafuk var. Demek, ne şuursuz tesadüfün işi ve ne de benim ve ne de katiplerin düşünüşüdür. Çünkü ben yeni anlıyorum, katipler benden sonra anladılar. Demek gaybi bir kast ve iradeyle, umum Sözlerde ve bilhassa On Dokuzuncu Mektuptaki salavat-ı şerifede harika bir letafeti irade etmiş. O tevafukat ise, gaybi bir kastla derc edilen bir belagat ve letafetin tereşşuhatıdır.
Said Nursi
– 267 –
11 Nisan 1934 Çarşamba
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, müdakkik, meraklı kardeşim Refet Bey,
Namınıza yazılan On İkinci Lemanın izaha muhtaç noktalarının izahına şimdilik ihtiyaç yoktur. Asıl maksat, ayata gelen evhamın define kifayetidir. Ve bu nokta-i nazarda kafi derecede herkes fehmeder. Her risalede herkesin hissesi var; fakat herkes herşeyini bilmek lazım değildir. Mirkatüs-Sünnet ve vahdetül-vücuda dair iki risaleyi nasıl buldunuz? Elbette kıymetşinas nazarın onları takdir etmiş.
Bu defaki sualinizin iki ciheti var: Biri, sırr-ı al-i Aba ciheti ki, o sırdır. Ben o sırrın ehli değilim ki, cevap vereyim. Yahut herbir sırrın izharı kaleme gelmez. Çünkü, hakikat-i Muhammediyenin bir cilvesi o al-i Abada tezahür ediyor. İkinci cihet-i zahirisi ise zahirdir. Ezcümle: Sahih-i Müslimde Ümmül-Müminin Ayşe-i Sıddıkadan mervidir ki, demiş:
خَرَجَ النَّبِىُّ غَدَاةً وَعَلَيْهِ مِرْطٌ مُرَجَّلٌ مِنْ شَعْرٍ اَسْوَدَ فَجَاءَ الْحَسَنُ بْنُ عَلِىٍّ فَأَدْخَلَهُ ثُمَّ جَاءَ الْحُسَيْنُ فَدَخَلَ مَعَهُ ثُمَّ جَۤاءَتْ فَاطِمَةُ فَأَدْخَلَهَا ثُمَّ جَاءَ عَلِىٌّ فَأَدْخَلَهُ ثُمَّ قَالَ: ﴿ اِنَّمَا يُرِيدُ اللهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا ﴾
İşte bu hadis-i şerif gibi, Kütüb-ü Sitte-i Sahihada bu mealde kesretli hadisler vardır ki al-i Abayı gösterir. Bir zat def-i beliyyat için istişfa ( اِسْتِشْفَۤاءْ ) ve istişfa (اِسْتِشْفَاعْ ) için böyle demiş:
لِى خَمْسَةٌ اُطْفِى بِهَا نَارَ الْوَبَۤاءِ الْحَاطِمَة اَلْمُصْطَفٰى وَالْمُرْتَضٰى وَابْنَاهُمَا وَالْفَاطِمَة
Gücenme, şimdilik bu kadar. Senin mektubunda isimleri zikredilen herbirerlerine ayrı ayrı selam ve dua ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
Euzü sırrına dair yazılan On Üçüncü Lemanın yedi işaretini gönderdim. Bakarsınız, izahı değil noksanı varsa bildiriniz.
– 268 –
9 Mayıs 1934 Çarşamba
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim Refet Bey,
Evvela: Nevzad-ı mübarekenin dünyaya gelmesini, sizin için bir fal-i hayr olarak tebrik ediyorum. İnşaallah وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَاْلاُنْثٰى sırrına mazhar olacak. asım Bey gibi senin de bir kız evladı dünyaya gelmesi, meşrebimizde en mühim esas şefkat olduğu cihetiyle ve şefkat kahramanları kızlar olduğundan ve en sevimli mahluk bulunduğundan, daha ziyade tebrike şayansınız. Zannederim, bu zamanda erkek çocukların tehlikesi daha çok. Cenab-ı Hak onu sizlere medar-ı teselli ve ünsiyet ve evinize küçük bir melaike hükmüne getirsin. “Rengigül” ismi yerine “Zeynep” olsa, daha münasiptir.
Saniyen: Hikmetül-İstiazenin, besmele-i şerifenin sırlarına dair senin ve Şerif Efendinin ifadeleriniz kısadır. Tenkit mi, takdir mi, anlaşılmıyor. Zaten mükerreren demiştim: Herkes her risalenin her meselesini anlamasına muhtaç değil. Ne kadar anlarsa kafidir.
Salisen: alem-i misal, alem-i ervahla alem-i şehadet ortasında bir berzahtır. Her ikisine birer vecihle benzer. Bir yüzü ona bakar, bir yüzü de diğerine bakar. Mesela, ayinedeki senin misalin, sureten senin cismine benzer; maddeten senin ruhun gibi latiftir. O alem-i misal; alem-i ervah, alem-i şehadet kadar vücudu katidir. Acaip ve garaibin meşheridir, ehl-i velayetin tenezzühgahıdır.
Küçük bir alem olan insanda kuvve-i hayaliye olduğu gibi, büyük bir insan olan alemde dahi, bir alem-i misal var ki, o vazifeyi görüyor. Ve hakikatlidir. Kuvve-i hafıza Levh-i Mahfuzdan haber verdiği gibi, kuvve-i hayaliye dahi alem-i misalden haber verir.
Başta Hüsrev, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfü, Hafız Ahmed, Sezai, üç Hoca, üç Mehmed, hanenizdeki üç masum ve kayınpederin olarak oradaki kardeşlerimize selam ve dua ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 269 –
30 Mayıs 1934 Çarşamba
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, müdakkik, meraklı kardeşim Refet Bey,
Senin bende bir üstadın, bir kardeşin, bir dostun var. Üstadını her risale içinde görüp görüşürsün. Kardeşini sabah akşam dergah-ı İlahide, manen ve hayalen, o seni duayla gördüğü gibi, sen de onu o suretle görebilirsin. Bendeki dostunu görebilmek için, buraya gelmekle zahmet çekme. Çünkü, o dostun ziyarete liyakati yoktur. O bir, siz çoksunuz. İnşaallah o gelir, sizi orada ziyaret eder.
وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَاْلاُنْثٰى ayetine dair şimdi cevap vermeye vaktim müsait değil. Sıhhatini bilmiyorum, fakat rivayet ediliyor ki: Resulallah aleyhissalatü vesselam ferman etmiş ki: “Oğlan çocuğunu seviniz.” Demişler, “Kızları niçin istisna ettin?” Ferman etmiş ki: “Kızlar kendi kendini sevdirirler, onlar fıtraten sevimlidirler.”
Evet, kız, şefkat ve cemalin mazharı olduğundan, erkek çocuğundan daha ziyade sevilir. Bahusus bu zamanda ebeveyn hakkında kızlar daha mübarektir. Çünkü, tehlike-i diniyeye çok maruz olmuyorlar.
İkinci sualin: İbrahim Hakkı, “Cu İsm-i azamdır” demesinin muradını bilmiyorum. Zahiren manasızdır, belki de yanlıştır. Fakat ism-i Rahman madem çoklara nisbeten İsm-i azam vazifesini görüyor. Manevi ve maddi cu ve açlık, o İsm-i azamın vesile-i vüsulü olduğuna işareten, mecazi olarak, “Cu İsm-i azamdır, yani bir İsm-i azama bir vesiledir” denilebilir.
Mübarek hanenizdeki masumlara dua ve ders arkadaşlarına umumen selam ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 270 –
20 Haziran 1934 Çarşamba
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, meraklı kardeşim Refet Bey,
Mektubunda letaif-i aşereyi sual ediyorsun. Şimdi tarikati ders vermek zamanında olmadığımdan, tarik-i Nakşi muhakkiklerinin letaif-i aşereye dair eserleri var. Şimdilik vazifemiz ise, istihrac-ı esrar olduğundan, mevcut mesaili nakil değildir. Gücenme, tafsilat veremiyorum. Yalnız bu kadar derim ki:
Letaif-i aşere, İmam-ı Rabbani kalb, ruh, sır, hafi, ahfa, insanda anasır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münasip bir latife-i insaniye tabir ederek, seyr-i sülukta her mertebede bir latifenin terakkiyatı ve ahvalinden icmalen bahsetmiştir.
Ben kendimce görüyorum ki, insanın mahiyet-i camiasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letaif var; onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hatta hükema ve ulema-yı zahiri dahi, o letaif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahiri, havass-ı hamse-i batına diye, o letaif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar.
Hatta avam ve havas beyninde tearuf etmiş olan insanın letaif-i aşeresi, ehl-i tarikin letaif-i aşeresiyle münasebettardır. Mesela vicdan, asab, his, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letaifi, kalb, ruh ve sırra ilave edilse letaif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letaiften başka saika, şaika ve hiss-i kablelvuku gibi çok letaif var. Bu meseleye dair hakikat yazılsa çok uzun olur. Vaktim de kısa olduğundan, kısa kesmeye mecbur oldum.
Senin ikinci sualin olan, mana-yı ismi ile mana-yı harfinin bahsi ise, ilm-i nahvin umum kitapları başlarında o mesele izah edildiği gibi, ilm-i hakikatin Sözler ve Mektubatlar namındaki risalelerinde temsilatla kafi beyanat vardır. Senin gibi zeki ve müdakkik bir zata karşı, fazla izahat fazla oluyor.
Sen ayineye baksan, eğer ayineyi şişe için bakarsan, şişeyi kasten görürsün. İçinde Refete tebei, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksat, mübarek simanıza bakmak için ayineye baktın; sevimli Refeti kasten görürsün, فَتَبَارَكَ اللهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ dersin. ayine şişesi tebei, dolayısıyla nazarın ilişir. İşte birinci surette ayine şişesi mana-yı ismidir; Refet mana-yı harfi oluyor. İkinci surette ayine şişesi mana-yı harfidir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mana için bakılır ki, akistir. Akis mana-yı ismidir. Yani دَلَّ عَلٰى مَعْنًى فِى نَفْسِه olan tarif-i isme bir cihette dahildir. Ve ayine ise دَلَّ عَلٰى مَعْنًى فِى غَيْرِه olan harfin tarifine masadak olur.
Kainat, nazar-ı Kuraniyle, bütün mevcudatı huruftur, mana-yı harfiyle başkasının manasını ifade ediyorlar. Yani, esmasını, sıfatını bildiriyorlar. Ruhsuz felsefe, ekseriya mana-yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor. Her neyse… Şimdi çok konuşmaya vaktim yoktur. Hatta Fihristenin en kolay, en mühim, en ahir parçasını dahi yazamıyorum. Senin ders arkadaşların, bilhassa Hüsrev, Bekir, Rüşdü, Lütfü, Şeyh Mustafa, Hafız Ahmed, Sezai, Mehmedler, Hocalara selam ve mübarek hanende mübarek masumlara dua ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 271 –
27 Haziran 1934 Çarşamba
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, ve ziyade müteharri ve müstefsir kardeşim Refet Bey,
Senin faik zekan ve dikkatin, sorduğun suallerin çoğuna cevap verebildiği için, muhtasar cevap veriyorum, gücenme. Seninle çendan konuşmak istiyorum, fakat vaktim müsaadesizdir. “Müslim-i gayr-ı mümin” ve “mümin-i gayr-ı müslim”in manası şudur ki:
Bidayet-i Hürriyette İttihatçılar içine girmiş dinsizleri görüyordum ki, İslamiyet ve şeriat-ı Ahmediye, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve bilhassa siyaset-i Osmaniye için, gayet nafi ve kıymettar desatir-i aliyeyi cami olduğunu kabul edip, bütün kuvvetleriyle şeriat-i Ahmediyeye taraftar idiler. O noktada Müslüman, yani iltizam-ı hak ve hak taraftarı oldukları halde, mümin değildiler. Demek, “müslim-i gayr-ı mümin” ıtlakına istihkak kesbediyordular.
Şimdi ise frenk usulünün ve medeniyet namı altında bidatkarane ve şeriat-şikenane cereyanlara taraftar olduğu halde, Allaha, ahirete, Peygambere imanı da taşıyor ve kendini de mümin biliyor. Madem hak ve hakikat olan şeriat-ı Ahmediyenin kavaninini iltizam etmiyor ve hakiki tarafgirlik etmiyor, gayr-ı müslim bir mümin oluyor.
İmansız İslamiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, bilerek İslamiyetsiz iman dahi dayanamıyor, belki necat veremiyor, denilebilir.
İkinci sualiniz: Ecel-i mübrem ile muallak, malumunuz olan tabir-i diğerle “ecel-i müsemma” ve “ecel-i kaza” tabir edilir.
Üçüncü sualiniz ki, Sözler otuz üç, Mektubat otuz üç, Pencereler otuz üç, mecmuu doksan dokuz olduğu gibi, Arabi Katre risalesinin başında beyan edildiği üzere, en evvel bu fakir kardeşinizin harekat-ı fikriyesi namazdan sonra otuz üç Sübhanallah ve otuz üç Elhamdü lillah ve otuz üç Allahu ekberdeki meratibe göre doksan dokuz mücahedat-ı fikriye ve makamat-ı ruhiyedeki tezahürat ve doksan dokuz Esma-i Hüsna cilvesine mazhariyet sırlarını, hayal meyal bir surette uzaktan uzağa hissedilmesindendir ki, bu otuz üç mübarek adedi, ihtiyarım olmayarak çok harekat-ı ilmiyemde ve neşriyede hükmediyor.
Başta senin ders arkadaşların ve Hacı İbrahim olarak kardeşlerimize selam ediyorum. Ve mübarek hanendeki masumlara dua ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
Yirmi Yedinci Mektubun fıkraları içine derc etmek üzere, kardeşim Abdülmecidin Hulusi Beye yazdığı mektubun işaret olunan baş tarafıyla arkasındaki Refet Beyin mektubundan alınan fıkraları Hüsrev yazsın, sonra Hafız Aliye göndersin.
– 272 –
11 Temmuz 1934 Çarşamba
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, müdakkik, meraklı kardeşim Refet Bey,
Sizin gibi hoş-sohbet bir kardeşimi, haksız olarak sual sormamaya ve sükuta davet ediyordum. Çendan bu davette mazurum, belki mecburum. Çünkü, bugün dört saat mütemadiyen katibi bekledim ki, bir mektup yazacağım, olmadı. Ta ben yirmi dakikadaki mesafeye gittim. Bağ suyu başında bularak uykusuz yorgun buldum. Onu aldattım, “Az bir işim var” dedim. Halbuki on dakika zannedip, iki saat zaruri yazılar yazdırdım. Zaten kafam da yorgun ve istirahate muhtaçtır. Fakat Refet gibi bir müştakı susturmanın cezası olarak bir tokat yedim. Senin bu hafta edeceğin kolay, latif sualine bedel, Senirkentli arkadaşlarımız müziç, Eski Saidin kuvve-i hafızasına havale edilecek acip sualleri sordular. Dedim kendi nefsime: “Müstehak oldu. Sen Refeti dinlemedin, işte bunları dinle.” Halbuki onlara cevap vermek lazım geliyor. Çünkü onlara, böyle meselelerde dinsizler ilişiyorlar. Mecburi, gayet muhtasar ve nakıs ve kısa cevap yazdım. Fakat yine Refetin hatırı için yazdım.
O cevabı, bundan evvel dört suale cevap ve mugayyebat-ı hamseye dair Sabri Efendi ve Hafız Alinin suallerine dair kısa cevabı, Hüsrev ile beraber okuyunuz. Münasip görürseniz, üçü birden, ya On Altıncı Lema veya yazılmayan On Dördüncü Mektup makamına kaim edilsin.
Hem yanlış varsa tashih edersiniz. Çünkü, cevapların aslı sünuhat olmakla beraber, tafsilatında fikrim karışarak yanlış edebilir. Hafız Ahmed Efendi On Dokuzuncu Mektubu yazacaktı; acaba başladı mı? Ona çok selam ediyorum. Yazı hizmeti ehemmiyetlidir, kaç cihette ibadettir. Senin mübarek hanenizdeki masumlara dua ediyorum. Ve malum ders arkadaşlarına çok selam ediyorum. Keçeci Şeyh Mustafa Efendi bazı risaleleri yazıyordu. İnşaallah böyle kudsi hizmete öyle mübarek zatlar iştirak ederler. Ona da bilhassa selam ediyorum ve duasını istiyorum. Hacı İbrahim Efendi ve Bedreddini, Refeti tahattur ettikçe, ekseriyetle onları hatırlıyorum. Onlara da bilhassa selam ediyorum.
Kardeşiniz
Said Nursi
– 273 –
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim Refet Bey,
Sorduğun suale en kolay ve ruhsatlı cevap senin cevabındır. Mülteka Şerhi Damadın ve Merakil-Felah ikisi demişler: İki Ramazan için bir kefaret kafidir. Müteaddid vakıalara bir kefaret kifayet eder. Çünkü tedahül vardır. Ve hüves-sahih demişler.
Hakikat nokta-i nazarında bu meselede azimet var, ruhsat var. Azimet hali, kuvveti müsait ise, her Ramazan için ayrı bir kefaret var. Fakat ruhsat ciheti, tedahül sırrına binaen, müteaddit Ramazan için bir kefaret farz, ayrı ayrı kefaret müstehap derecesinde kalır. Bu kefarete mana-yı ukubetle mana-yı ibadet ikisi dahi münderic olduğu için, hem kerhen icbar edilmeyecek, hem tedahül eder.
Aziz kardeşim, fıkhül-ekber olan esasat-ı imaniyeyle meşgul olduğumuz için, nakle ve ehl-i içtihadın medarikine ve meahizine bakan dekaik-i mesail-i feriyeye zihnim şimdilik ciddi müteveccih olamıyor. Zaten yanımda da kitaplar olmadığı gibi, vaktim de yoktur ki müracaat edeyim. Hem ulema-yı İslam o kadar tetkikat-ı saibe yapmışlar ki, füruata dair tetkikat-ı amikaya ihtiyaçları kalmamış. Eğer hakiki ihtiyaç hissetseydim, böyle füruata dair müçtehidinin derin mehazlarına gidip bazı beyanatta bulunacaktım. Belki de, daha o nevi hakaike meşguliyet zamanları gelmemiş. Her neyse. Size bu defa Sure-i Fethin ahirine ait ve onun münasebetiyle اُولٰۤئِكَ مَعَ الَّذِينَ اَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَۤاءِ وَالصَّالِحِينَ ayetine dair beyanatı ve “Minhac-ı Sünnet” namındaki Lemada اِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى sırrına dair muhakematı nasıl buluyorsunuz? Kardeşin Hüsrev ile sen, Şeyh-i Geylaninin keramat-ı gaybiyesinin bütün parçalarıyla bir nüsha yazıp Hulusi Beye gönderseniz iyi olur. asım Beye de onlar bütün gitmelidir. Başta, (Gavs-ı azamın tabiriyle Bekir Bey), bizim tabirimizle Bekir Ağa, Ahmed Hüsrev, Lütfü, Rüşdü, Hafız Ahmed, kayınpederin Hacı İbrahim Bey ve Sezai Bey olarak umum kardeşlerinize selam, dua ediyorum. Ve mübarek ve bahtiyar Bedreddinin başından öperim. O Kuranı okudukça bana dua etsin. Öyle masumun duası inşaallah hakkımızda makbuldür. Onun validesi olan ahiret hemşireme ayrıca dua ediyorum. Bedreddin gibi bir evlat sahibesi olduğundan tebrike şayandır. Bedreddinin okuduğu her bir harf-i Kuranın, on sevaptan tut, ta bine kadar uhrevi meyveleri vardır. Hem validesinin defter-i amaline, hem hoca ve Üstadının defter-i amaline dahi o sevaplar kaydolunur.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 274 –
Hüsrev, Üstadının kendi hakkında hiddetini zannedip, bir meseleye dair müteessiren yazdığı mektubundan bir fıkradır.
Sevgili ve kıymetdar Üstadım,
Mektubunuzun mütalaasından mütevellid teessüratım arasında, kalbime çok havatır hutur ediyordu. Her tarafı ve her hali kusur ve ayıpla dolu talebeniz, sevgili Üstadının ayaklarının altına varlığını sermişti. Belki hergün, bu şiddetten daha büyük bir şiddetle muamele görse ve hatta Üstadı uğrunda, yüz bin hayatı olsa hepsini bile vermeye bila tereddüt hazır olduğunu, suri değil, kalbi bir itirafla müheyyadır.
Mücrim talebeniz, senelerden beri Halıkından bir hami istiyordu. Baştan aşağıya kadar siyahlıklarla dolu olan defter-i amalim tetkik edilse, bu hususta ne kadar tazarru ve niyazım vardır ve ne kadar gözyaşlarım bulunacaktır. Kurani hizmet uğrunda, arzın sekenesi kadar hayatım olsa, her birisini feda etmeyi, ne büyük saadet ve şeref kabul etmişim.
Ey sevgili Üstadım, ey kıymettar Hocam, ey senelerden beri aradığım muhterem mürşidim, ey aziz dellal-ı Kuran,
Iztıraplarımın sürura inkılap etmekte olduğunu hissediyorum. Uzakta olanın kusuru görülmez, tokat yakında olana vurulur. Kalbim bu cümlelere
هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى diyor. Fakat dimağımdan silinmeyen birşey varsa, o da aziz Üstadımın elemlerine iştirak etmek idi.
Muhterem mürşidim,
Kimin haddi var ki, risalelerin birisine el uzatsın veyahut bir sahifesine dil uzatsın veyahut bir cümlesini tenkit etsin veyahut bir kelimesine, hatta bir harfine ve belki bir noktasına itirazda bulunsun? Bila istisna, her fert istihsan ederken, böyle birşey yapmak için, bu cüreti kimden alayım?
Yok, sevgili Üstadım, müsterih olunuz; senelerden beri çekmekte olduğunuz, kalabend cezasından pek şedid azabınıza, bir başka ve mühim elem katılmasına taraftar olanlara bir parça meyletmek şöyle dursun, belki bu halin şiddetle ve belki fedaisi olarak aleyhte olduğuma, vicdanımın tasdiki kafi bir şahittir.
Ahmed Hüsrev
– 275 –
Hafız Alinin bir fıkrasıdır.
Aziz Üstad,
Bu asrın sisli, semli revacı, şecere-i kainatın meyvesi olan insanın nüve, lüb, kışır gayelerini zail ve faniye, zillet ve gurura, afil firaka, zahir batıla, atalet ademe, hırs ve hayvaniyete, camid ve abesiyete, başıbozukluk ve hiçliğe sevkle, o meyvenin kısm-ı azamının ölüp, ekallinin de ölmek ve tefessühü anında, mezkur şecerenin merkez üzerine karib, Isparta dalına talik edilen, Hakim-i Mutlakın etem, ekmel şifahanesi olan Kurandan nebean eden “Tiryak Notalar” tesmiyesi ile, her Notanın binler harfler damlalarıyla imdada yetişerek, küre-i arz bahçesini iska ve binler meyvelere hayat bahşeden ve bu yüzden menbaı gibi, kıyamete kadar harika bir keramet ve taklit edilmez bir turra ile çağlayacak olan eser-i mübareki, elhamdü lillah istinsah ettim.
Evet, Üstadım, nasıl ki,
وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ
ayet-i kerimesinin binler masadaklarından bir masadakı olan nev-i insanın herbir ferdine sima, ses, etvar, ahlak gibi daha çok latifeler ve cihazat mevcut iken, birbirine benzemeyip, herbir şahıs bir alem olarak, Vahid-i Ehad-i Samedin malı ve masnuu ve muvazzaf memuru olduğunu, bilmecburiye şuuru olana kabul ettiriyor.
Öyle de, Kuran-ı Hakimin hayattar semeresi olan Sözler ve Mektubatün-Nurun herbir parçası, kendi aleminde nihayetsiz kudreti gösteren ve her mebhaslarıyla binler alemler içinde bir alem olan alem-i şuhudun tılsım-ı acibini tam keşf ve halle, her risale bir muammanın miftahı ve hayattar ervahı hükmündedir.
Bundan böyle, daha binler ihsan-ı İlahi ve rahmet-i Sübhani olsa, yazılsa, ihtiyaç görünüyor ve yerleri boş karanlık bir alem gibi, o şems-i hakikat güneşinin şualarını bekliyorlar. Dilerim Cenab-ı Haktan, böyle anud bir zamanda, böyle asa-yı Musa misillu çok cihetlerle harika, fütuhata sebep olan ve inşaallah bundan böyle olacak olan Resailin-Nuru teksir buyursun. amin, amin, amin…
Kusurlu talebeniz
Ali
– 276 –
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Rüşdünün gönderdiği otuz liradan yirmi yedisini postayla size gönderdim. Siz ona gönderirsiniz. Ona da öyle yazdım. Benim ihtiyacım olmadığından ve kaideme muhalif olduğundan, kabul edemedim. Yalnız onun hayırlı niyeti için, ehemmiyetli hayırlara sarf edilmek suretiyle, onun hesabına otuzdan üç banknot aldım. Sizlere ve sizinle alakadar olanlara pek çok selam ve dua ediyorum.
Kardeşiniz
Said Nursi
– 277 –
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, muhlis kardeşim,
Ispartaya nakl-i mekan, hem tuluat-ı kalbiyeye, hem sizinle muhabereye bir derece fütur verdi.
Evvela: Kardeşimiz Sabri, Hakkı Efendiler arzularıyla, yine Eğirdir vasıtasıyla size emanet gönderilecek. On Yedinci Lema namındaki Notaları Sabri size göndermiş veya gönderecek. Bu defa da sırlı, kerametli Yirmi Dokuzuncu Sözü size gönderiyorum. Latif ve manidar bir tevafuktur ki, Hüsrev senin için Yirmi Dokuzuncu Sözü yazıyordu.
Yazdığı vakitte Hüsrev vasıtasıyla çok mübarek Ramazan hediyesi aynı anda gelmesiyle beraber, aynı gecede ben senin hanen tarafına ve hanene geldiğimi rüyada gördüğüm gibi, iki gece evvel, elhak ikinci bir Hüsrev ve ikinci bir Süleyman olan Süleyman Rüşdü, aynen sizi görmüş. Bundan anladık ki, bizler bir menzil içindeki adamlar hükmündeyiz. Maddeten uzaklık tesiri yok ve birbirimize karşı münasebet-i adiye dahi kaydedilir.
Saniyen: Şu Yirmi Dokuzuncu Söz, tarifnamelerde yazıldığı gibi, bir müstensih hatt-ı hakikiyesine ihtiyarsız takarrüble, sırrı tezahüre başlamış ve diğer müstensih hatt-ı hakikisini bulmuş. Hakikaten, ne fikirde bulunursa bulunsun, gören herkesi tasdike mecbur ediyor. Hatta burada mühim ve müşkilpesent ulemalar dahi, güneş gibi inanıp tasdik ediyoruz, diyerek imza ediyorlar.
Şüphemiz kalmadı ki, icaz-ı Kuranın yüz cüzünden bir cüzü, şu tefsirine inikas etmiş. Yalnız şu fark var ki, icaz kastidir, kasten de kimse muaraza edemez. Şu kitabın tevafuku ise, fıtri, ihtiyarsız olmak cihetiyle harika olur, keramet sayılır. Kasti ve suni bir surette muaraza edilmez. Her neyse, şu nüshayı kardeşiniz Abdülmecid bir defa görsün. İnşaallah ona da bir vakit bir tane yazılacak. Şayet orada birisi aynen istinsah etmek niyet etse, çok dikkat etmek gerektir. Çünkü bu risalenin hurufatı da sırlı; kendine güvenmeyen yazmasın.
Salisen: Kardeşimiz Fethi Bey ne haldedir, neden az görüşüyorsunuz? Ben ona çok dua ettim ve ediyorum. Sen bir muzır memurun yüzünden onunla az görüşmen beni müteessir etti. Allah kabul etsin, ben de ona çok defa dua ettim. İnşaallah tam bir arkadaş, bir muhatabın olan Hafız Ömer, Risale-i Nurun intişarına mühim bir vasıta olacak ki, her mektubunda onu ciddi alakadar görüyorum.
On Altıncı Lema namındaki üç mühim meseleden ibaret bir risaleyi sizin için yazdırıyorum, Yetişirse onu da gönderiyorum. Lillahilhamd, burada gittikçe Risale-i Nurun şakirtleri ve yazıcıları çoğalıyor. Ne vakit az fütur başlasa, bir teşvik kamçısı hükmünde birşey zuhur ediyor.
Ezcümle sufi meşrep ve yazıda muvakkaten tembellik eden bir kısım kardeşlerimize yazılan bir mektubun nüshasını, melfufen gönderiyorum. Belki tembel olmayan, fakat tembelleşen Abdülmecid de görür. Muhterem valideniz ne haldedir; onu da merak ediyorum. Çok dua ediyorum. Hastalığın herbir saati bir gün ibadet hükmünde olduğunu, benim tarafımdan hem ona, hem Hoca Abdurrahmana söyle. Başta pederiniz, Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, İmam Ömer, Kemaleddin gibi dostlara selam ve dua ediyorum. Ve dualarını istiyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 278 –
Mesleğimizin bir medar-ı şevki ve zevki olan tevafuk letaifinden üç-dört nümune:
Birincisi: İktisat Risalesi, birbirinden habersiz altı müstensihin yazdıkları altı nüshada, eliflerin elli üç adedinde tevafukları, telif ve istinsah tarihi olan elli üçe muvafık gelmesidir. Sonra baktım ki, asıl müsvedde-i ulada çok çıkıntı ve tashihlerle beraber elli üç adet sırrını muhafaza ettiğini hayretle gördük.
İkincisi: Risalelerin Fihristesi tamam yazıldıktan sonra, birinci müsevvid, ihtiyarsız “Bu güzel Fihriste tamam oldu” deyip yazmış. O müsevvid hesab-ı ebcedi hiç bilmediği gibi, hiçbir şey de düşünmemiş. “Bu güzel fihriste tamam oldu,” aynen bin üç yüz elli iki tarihini gösterip Fihristenin tarih-i telif ve istinsahını göstermiştir.
Üçüncüsü: Yirmi Üçüncü Lemanın müsveddeden tebyiz edilirken, hiç eliflerin adedini hatıra getirmeden, yazıldıktan sonra yüz yirmi sekizinci risale olduğuna işareten, yüz yirmi sekiz elif olmasıdır.
Dördüncüsü: Dünkü gün Mucizat-ı Ahmediye (a.s.m.) tashih edilirken, küçük, latif iki tevafukun on dakika fasılayla vücuda gelmesidir. Şöyle ki:
İkişer arkadaş Mucizat-ı Ahmediye ve Miracı ayrı ayrı tashih ediyorlardı. Miracın altı yüz satırı içinde birtek satır, kuru direğin ağlamasından bahsediyor. Mucizat-ı Ahmediye yüz elli sahife içinde bir sahife o bahse dairdir. Birden o iki kısım musahhihler aynı kelimeyi söylüyorlarken, içlerinden bir efendi intikal etti, iki kısım aynı kelimeyi söylüyoruz dedi. Baktık, fevkalade bir surette iki tashih aynı kelime üzerindedir.
On dakika sonra, yedi mucizeye mazhar yedi çocuğun bahsi tashih edilirken, umulmadığı bir zamanda, hazır zatların nazarında mübarek Meliha isminde beş yaşında bir çocuk geldi, oturdu. Çocukların bahsini zevkle dinlemeye başladı. Çay verdik, çocuk bahsi bitinceye kadar içmedi. Hazır olan biz dört kişi şüphemiz kalmadı ki, sırr-ı tevafukun birinci menbaı olan Mucizat-ı Ahmediyenin telifçe ve istinsahça ve kıraatça ve harika tevafukça kerametini gösterdiği gibi, bu iki küçük tevafukla, yine o kerametin şuaından iki latifeyi gösterdi.
Hem bir sene evvel bir seyre giderken, arkamdan bir kız çocuğuyla bir kadın geliyorlardı. Ben yoldan çıktım, yolu onlara bıraktım. Baktım, beni geçmiyorlar. Sıkıldım. Acele geçtim, bir bahçeye girdim. Baktım, onlar da bahçeye girdiler. Hem hiddet, hem hayret ettim. Mucizat-ı Ahmediye elimdeydi. Tefeül gibi açtım. En evvel gözüme ilişen ve yalnız risalede birtek defa zikredilen bir isim ki, aynı o kadının ismini o sahife içinde gördüm. Baktım, o kadını tanıdım. Fesübhanallah, dedim. Bunlar kim olduklarını anlamak için, daha evvel o kitaba baksaydım, bu hayretten kurtulacaktım. Bu hadiseye hem ben, hem hazır olan Şamlı Hafız ve hadiseyi anlayan o kadın ve başkaları hayret ettik.
Said Nursi
– 279 –
Kalben rahatsızlığım dolayısıyla, Kurban Bayramına kadar Süleyman Efendi, Şamlı Hafız Tevfik, Abdullah Çavuş ve Mustafa Çavuştan başka kimseyi kabul etmiyorum. Affedersiniz, gücenmeyiniz.
Said Nursi
– 280 –
Isparta Cumhuriyet Müddeiumumiliğine,
Dokuz senedir, beni bu memlekette sebepsiz olarak ikamete memur ettiler. Hariçle ihtilattan men olduğum için çalışamadım, perişan bu gurbette kimsesiz kaldım. On üç seneden beri, beni bu vilayette tanıyanların tasdikleri tahtında, siyasetle hiçbir cihetle alakam kalmadığına delilim şudur ki:
On üç seneden beri bir gazeteyi okumadığımı ve dinlemediğimi, sekiz sene oturduğum Barla halkıyla işhad ediyorum. On üç sene, bu zamanda siyasetin lisanı olan gazeteyi dinlemeyen, işitmeyen, istemeyen bir adamın siyasetle alakası olmadığı ve sekiz aydan beri merkez-i vilayette bütün buradaki benimle temas edenlerin şehadetleriyle, siyasete taalluk eden hiçbir meseleye temas etmediğimi gösterebilirim.
Bu halimle beraber, bu senenin Kurban Bayramında, fıtraten sohbetten hoşlanmadığım için, hiç kimseyi kabul etmediğimi gösterir bir-iki satırlık yazıyla kapımda yazdığım ve hiçbir kimse de gelmediği halde, bu mübarek bayramın dört gününde bir polis bulundurulmak suretiyle, benim gibi garip, ihtiyar, hastalıklı bir adama şüphe isnat ederek tarassut ettirmek ve hareket-i şahsiyemi bilasebep taht-ı nezarette bulundurmakla verilen tazyik ve sıkıntı kafi gelmiyormuş gibi, bu senenin Nisanının dördüncü günü, kış münasebetiyle ve mütemadiyen harekatımın takip ve tarassut edilmesinden dolayı harice çıkmadığımdan sıkılmıştım.
İşte o günü, altı aylık ıztırabımı tahfif etmek ve biraz teneffüs ve rahatsızlığımı izale etmek için, havanın güzelliğinden istifade ederek gezmeye gitmiştim.
Avdetimle, bir komiserle iki polis ikamet ettiğim evimin kapısında ve bir komiserle iki polis de bahçenin dışarısında bulunuyorlardı. İçeriye girdim, komiser ve iki polis beni takip ettiler. Odama çıktım, onlar da arkamda idiler. Benimle beraber girdiler, taharriye başladılar.
Dokuz seneden beri ihtilattan bilasebep men edildiğimden, mesleğim itibarıyla Kuran ve imanla hasr-ı iştigal etmiştim. Ve onun neticesi olarak yazdırdığım eserlerden,
Birisi, Kuran-ı Hakimdeki iki bin sekiz yüz küsur Lafza-i Celalin bir sırr-ı kerametini ve bir nakş-ı icazını gösterecek, en müstesna bir hatla yazılmış gayetle kıymettar yirmiden fazla Kuran-ı Kerim cüzlerini;
2. Beka-i ruh ve melaike ve haşrin hakkaniyetine dair Yirmi Dokuzuncu Söz namı altındaki risalenin içinde tezahür eden, kendimce en ekall bin liraya değer bir sırr-ı azimi gösteren risaleyi;
3. Peygamberin risaletini güneş gibi ispat eden ve harika bir surette on iki saatte telif edilen yüz elli sahifelik On Dokuzuncu Mektup namı altında Mucizat-ı Ahmediye risalesini ki, o mucizatın kerameti olarak, o risalede tevafuk namıyla öyle bir sırr-ı azim tezahür etmiş ki, o risale tek başıyla maddeten bin lira kadar kendimizce kıymettardır;
4. Vahdaniyet-i İlahiyeyi güneş gibi ispat eden ve Kuranın otuz üç ayet-i azimesini tefsir eden Otuz Üç Pencere namındaki Otuz Üçüncü Mektup ki, sırr-ı tevafukla beraber kıymet-i ilmiyesi ve edebiyesi itibarıyla ehl-i tevhidce yalnız maddeten bin lira kadar ehemmiyetli olan risaleyi;
5. Şirkin esasını ref edip, vahdaniyeti nihayetsiz derecede kuvvetle ispat eden Otuz İkinci Söz namı altındaki eseri ki, o eser bir alim tarafından zayi edilse, onu elde etmek için bin lira tereddütsüz vereceğini zannettiğim misilsiz risalemden mevcut her iki tanesini;
6. İsraftan kurtarmak ve bu fakir milleti iktisada alıştırmak için yazdığım, küçük fakat müstesna bir ehemmiyette olan İktisat Risalesi ismindeki risalemin mevcut olan her üç nüshasını;
7. Kendi ihtiyarlığımdan dolayı, iman noktasında Kurandan bulduğum rica ve teselli nurlarından kaleme aldığım ve mevcudu tam üç nüsha ve iki nüsha da noksan olarak umum beş parçasını ki, bence bu risale benim gibi kabre yakınlaşmış bir ihtiyar adama kıymet takdir edilmeyecek derecede yüksek bir hakikatle yazılmıştır;
8. On beş sene evvel Arapça olarak tab edilen, Harb-i Umumide ateş içinde yazıldığı için, o zamanki Başkumandanın bu yadigar-ı harbin hayrına iştirak etmek niyetiyle kağıdını kendisi verdiği İşaratül-İcaz tefsirini;
Hem üç yüz otuz beş senesinde İstanbulda tab edilen Katre, Şemme, Habbe, Habbenin Zeyli ve Ankarada Yeni Gün Matbaasında Zeylinin Zeyli ve Ankara Matbaasında tab edilen Hubab ve İstanbulda tab edilen Zühre ve Şule gibi risaleleri havi Arapça matbu bir mecmuamı ve İstanbulda on beş sene evvel tab edilen Sünuhat isminde kıymettar iki matbu risalemi ve hem biraderzadem Abdurrahman tarafından on beş sene evvel İstanbulda tab ettirilen Tarihçe-i Hayatımın bir kısmına ait matbu risalemden üç nüshası tamam ve beş-altı nüshası noksan kitaplarımı ve hem de İstanbulda yeni huruf çıkmadan evvel tab ettirdiğim Onuncu Söz namında gayet kıymettar haşri ve kıyameti gündüz gibi ispat eden risalemi ve daha bilmediğim hususi ve şahsi ve imani evraklarımı ve risalelerimi tekrar iade etmek üzere, o taharri neticesinde alıp götürdüler.
Bu taharriyatta o kadar ileri gidildi ki, altı ay evvel oturduğum köşkten şimdiki oturduğum köşke nakledince, sandalye, şişe, demir ve sair eşyaya ait listeye varıncaya kadar aldılar ve elan da iade edilmedi.
Dokuz seneden beri bu memlekette ve bu kadar dostlarımla temas ettiğim halde, şimdiye kadar hiçbir cürüm bana isnat edilmedi ve hiçbir vukuatım da olmadı ve hayatımda dai-i şüphe hiçbir emare vücut bulmadı. Ve menfiliğimde, sebepsiz ve ancak ihtiyat ve tevehhüm yüzünden olmakla inziva ettiğim bir mağaradan çıkartılarak menfilerle birlikte nefyedildim. Bu müddet zarfında siyasetle ve dünyayla alakam olmadığına, bu memleketteki dokuz senelik tarz-ı hayatımın şehadetiyle beraber, risalelerimde gerek emniyet dairesi ve gerekse hükumet dairesi dai-i şüphe birşey bulamadıklarıdır. Eğer bir cürmüm varsa, dokuz seneden beri mütemadiyen dikkat ettikleri halde cürmümü görmeyen veya gösteremeyenler, şimdi göstermeye mecburdurlar.
Şu kitap zayiatımdan laakal şahsi iki bin lira zararım var. Çünkü, bunların hiçbirisinin başka bir nüshasını bende bırakmadılar. Vaktiyle tab etmek için, yalnız İşaratül-İcaz tefsirine iki yüz elli lira verdim. Arabi mecmuası üç yüz lira. Ve Yirmi Dokuzuncu Söz ve On Dokuzuncu Sözlerde o sırr-ı azime hiçbir alim ve hiçbir edip yoktur ki, “Bin lira kıymetindedir” demesin.
Ve bir de, on üç sene evvel hükumet Darül-Hikmette yüz lira maaş alacak kadar iş görebilecek bir adam nazarıyla bana bakmış, ayda yüz lira maaş vermiş. Bu sekiz senede beni, yarım saat bir köy olan İlamaya iki defadan fazla gitmeye müsaade edilmeyecek derecede ihtilat ve gezmekten men edildiğim gibi, bir varidatım, bir malım olmamakla beraber, o köyde benim gibi bir adam çalışacak iş bulamadığımdan ve kimsenin birşeyini de kabul etmemek, bir meslek-i hayatım olduğundan, çektiğim perişaniyet ve zarar ve ziyanın takdirini müddeiumumiliğe havale ederek, ya kitaplarımın hepsinin iadesini veyahut bu husustaki zarar ve ziyanımın müsebbiplerinden tazminini dava ediyorum.
Tetimme: Hükumetin kanunu, tarikat dersi vermeye ve nusha yazmaya ve nüfuz temin etmeye müsaade etmediği ve ben de bunlarla alakadar olmadığım ve hükumet de yanıma gelen ziyaretçileri hoş görmediği için, bazı adam müteaddit defa tarikat ve nusha niyetiyle yanıma gelmek istedi. Ben de hükumetin kanununa riayet etmek ve hükumet memurlarını sebepsiz kuşkulandırmamak için, kabul etmeyip reddettim.
Mesmuatıma göre, bu halden muğber olanlar yalan ve asılsız bir surette isnadatta bulunmuş. Böyle hükumetin kanununa riayeten reddettiğim kimseler yüzünden beni böyle sıkıştırmaktan, hilaf-ı kanun hareket etmediğim için böyle azap vermek, kanunu dinlememeye mecburiyet vaziyetini veriyorlar manası çıkıyor.
Dokuz senedir dünyevi hayatıma gelen her türlü işkencelere tahammül edip sabrettim, sükut ettim. Fakat dünyalarına karışmadığım halde, böyle hayat-ı uhreviyeme suikast suretindeki taarruz karşısında sabrım tükendi. Hakkımı aramak için ikame-i davaya mecbur oldum.
Said Nursi
Bundan sonraki kısım Üstadın Kastamonu ve Emirdağ hayatında iken yazılan ve el yazma nüshalarda derc edilen mektuplardır.
– 281 –
Risale-i Nurun faal bir şakirdi olan, Ahmed Nazif Çelebinin bir istihracıdır ve bir fıkrasıdır. Bunu, hem Birinci Şuanın otuz ikinci ayeti olarak ve hem Yirmi Yedinci Mektubun fıkralarında kaydetmek münasip görüldü.
O kendisi diyor: Gelen ayetleri hafızdan dinledim.
يَۤا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللهَ ذِكْرًا كَثِيرًا وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَصِيلاً هُوَ الَّذِى يُصَلِّى عَلَيْكُمْ وَمَلٰۤئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلاَمٌ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَرِيمًا يَۤا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِنَّا اَرْسَلْناَكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا وَدَاعِيًا اِلَى اللهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُنِيرًا وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ لَهُمْ مِنَ اللهِ فَضْلاً كَبِيرًا
Bu ayetlerde Risale-i Nura ima ve remiz ve belki işaret var diye hissettim.
Evet, madem bu ayet gibi vazife-i Risalet ve davete bakan ayetler, her asra bakıyorlar ve her asırda efradları ve masadakları var…
Ve madem bu ayetlerde Resulallaha (a.s.m.) verilen sıfatlar ve ünvanlar her zamanda cereyanı ve herbir asırda hükmetmek haysiyetiyle ve ünvanların altında, mana-yı remziyle Risale-i Nur gibi, o vazifeyi yerine getiren eserler ve zatlar; bu gibi ayatın daire-i şümullerine girmeleri, Kurandaki icaz-ı manevisinin şenidir, belki muktezasıdır ve lazımıdır.
Madem Risale-i Nur, bu acip asırda, müstesna bir surette bu ayetin işaret ettiği vazifeyi yapıyor ve manasının daire-i külliyesinde bir ferdidir. Elbette müteaddit emareler ve gizli karinelerle diyebiliriz ki, bu ayette dahi, Birinci Şuanın sair otuz bir adet ayetleri gibi, Risale-i Nura mana-yı işariyle bakar. Şöyle ki:
لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا
cümlesi, mana-yı işarisiyle diyor: Bin üç yüz yetmişe kadar tecavüz eden en karanlık bir zulüm, en karanlık bir zulmetten, sizi, ey ehl-i iman vel-Kuran, Kurandan gelen nurlara ve imanın ışıklarına çıkaran ve isminde nur ve manasında rahimiyet bulunan ve ism-i Nur ve ism-i Rahimin mazharı olan bir lema-i Kuraniyeye ve bu asrımıza bakıp ima ediyor.
Mana mutabakatından başka bir emare ve karinesi budur ki:
اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا fıkrasının (şedde ve tenvin sayılır) makam-ı cifrisi, dokuz yüz kırk yedi edip, Risaletün-Nur veya Risalet-i Nur isminin makamı olan, dokuz yüz kırk yedi adedine tam tamına tevafuk ediyor.
اِنَّا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا cümlesi, şeddeler sayılmaz ve ahirde tenvin vakıftır (elif sayılır) makam-ı cifrisi ki, bin üç yüz yirmi üç tarihini gösterir. O tarihte, merkez-i hilafette, dehşetli bir inkılabın mebde-i infilaki içinde yese düşen ehl-i imana müjde verip, İslamiyetin hakkaniyetine ve kuvvetine kuvvetli şehadet eden ve veraset-i Nübüvvet noktasında davette bulunan hakiki bir şahide işaret eder.
وَنَذِيرًا وَدَاعِيًا اِلَى اللهِ cümlesi, tenvinler vakıf olmadığından sayılırlar. Makam-ı cifrisi, bin iki yüz elli altı tarihini göstermekle, bu asırda ve bu zamandaki İslamiyetin inhisafını, bir asır evvel izhar eden mukaddematına bakarak, وَدَاعِيًا اِلَى اللهِ kelimesi yüz doksan bir (191) ederek, Risale-i Nurun bir hakiki ismi olan Bediüzzamanın makam-ı cifrisi bulunan, yüz doksan bir (191) adedine tam tamına tevafukla ima eder ki, Risale-i Nur dahi, o inhisaf içinde bir daii ilallahtır.
بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُنِيرًا ve yalnız سِرَاجًا مُنِيرًا kelimesi ise, tam tamına Risale-i Nurun bir ismi olan Siracün-Nura lafzan ve manen ve cifren tevafukla bakar. مُنِيرًا daki mim, ye, اَلنُّور ِ deki şeddeli nuna mukabildir.
Evet İmam-ı Ali keramet-i gaybiyesinde, Risale-i Nura Siracün-Nur namını vermesi, bu ayetin bu fıkrasından mülhemdir denilebilir ve çekinmeyerek deriz. وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ لَهُمْ مِنَ اللهِ cümlesi, şedde sayılmak cihetiyle, makam-ı cifrisiyle bin üç yüz elli dokuz (1359) tarihini göstermekle, bu asrımızın, tam bulunduğumuz bu senesine bakarak ehl-i imana bir büyük ihsanı var diye, mana-yı remziyle haber veriyor.
Biz bakıyoruz, bu zamanda en büyük ihsan imanı kurtarmaktır. Ve görüyoruz, imanı harika burhanlarla kurtaran, başta, Risale-i Nurdur.
Demek, bu zamana nisbeten bir فَضْلاً كَبِيرًا da odur. Bu işareti kuvvetlendiren şudur: فَضْلاً كَبِيرًا daki فَضْلاً kelimesi, dokuz yüz altmış (960) edip, Risaletün-Nurun bu ismi, izafeden tavsif tarzına geçmekle, Risaletün-Nuriye olup makamı olan dokuz yüz altmış iki (962) adedine manidar iki farkla tevafuku, onun başına remzen ve imaen parmak basmasıdır.
İlahi, ya Rab! Sen Risale-i Nuru ve Risale-i Nur Müellifi Üstadımız Said Nursiyi ve Risale-i Nur talebe ve şakirtlerini ve mensuplarını, muhafaza-i hıfzında ve kala-i İlahiyen içinde muhafaza ve emin eyle. amin. Ve hizmet-i Kuran ve imanda sabit ve daim eyle. amin. Ve bu kudsi hizmetlerinde, muvaffakiyetlerle yardım ve muavenetler ihsan eyle. amin. Ve Kuran-ı Mucizül-Beyan-ı Azimüşşanın sırr-ı azamına, marifetullah, muhabbetullah ve muhab-bet-i Resulallah sırr-ı kudsisine; ve حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ sırr-ı uzmasına; ve rızaullah ve rüyet-i cemalullah lutuf ve ihsanına mazhar eyle, ya Rabbel-alemin!
وَصَلَّى اللهُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَهْلِ بَيْتِهِ اَجْمَعِينَ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ اٰمِينَ اٰمِينَ بِحُرْمَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Fakir, aciz, zaif, günahkar talebe ve hizmetkarınız, İnebolulu
Ahmed Nazif Çelebi
– 282 –
Ahmed Nazif Çelebinin bir fıkrasıdır. Bayram münasebetiyle kabul edilmeyen bir hediye için yazmıştır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَۤائِمًا
Çok aziz ve çok kıymetli, müşfik ve fedakar üstad-ı azam efendim hazretleri,
Hazineler dolusu mücevherattan daha fazla, hatta bu fani dünya hayatının ziynetleriyle ölçülemeyecek derecede kıymettar mektubunuzu, mübarek Ramazan-ı Şerifin yirmi üçüncü günü akşamı, iftardan on dakika evvel postadan aldım. Cenab-ı Allah kabul buyursun, iki iftarı bir yaptım. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Evvelce yazdığım uzun satırların malayani ve boşluğundan, fazla meşgul ettiğimden ve gerek bizim ve gerekse mübarek Zekeriya kardeşimizin kıymetsiz, değersiz hediyelerini, mezuniyetsiz kabul ederek, takdim etmek cesaretinde bulunduğumdan mütevellid, aziz Üstadımın adem-i kabul ve hoşnutsuzluğuyla tekdiratına maruz kalacağımdan korkarak intizarda iken, müvezzi iki mektup verdi. İftar vakti dar olduğundan, ayakta zarfı açtıktan sonra, kıymet takdir edemediğim çok şirin ve cazip olan hatt-ı fazılaneniz, sanki, “Korkma” diye hitap ediyormuş gibi, tebessüm ederek gözüme ilişince, sürurumdan okuyamadım. Hemen haneme koştum, iftarla beraber okumaya başladım.
Sevgili ve müşfik Üstadım,
Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin tebşiratı hatırıma geldi. Zat-ı fazılanelerindeki gördüğüm şefkat-i pederanenin, o büyük zatın haber verdiği şefkat-i pederaneyi haiz bulunduğunuza iman ettim. Kadir-i Mutlak hazretleri siz Üstadımızdan kat kat razı olsun ve bizleri de, hizmetinizde ve hizmet-i Kuranda daim ve sabit eylesin ve Üstadımızın kıymetli ve kudsi işaretlerine ve kıymetli dualarına mazhar eylesin. amin bihürmeti Seyyidil-Mürselin.
Şefkatli Üstadım,
Hizmet-i Kuranda ve Risale-i Nurun neşriyatındaki zerre-i vahide kabilinden olan mesainin, nezd-i ali-i Üstadanelerinde hüsn-ü kabule mazhariyeti, zaif, aciz, fakir hizmetkarınız ve iktidarsız, idraki nakıs, ihatası dar, şuuru muhtel talebenizi ne derece sevinç ve sürura kalb ettiğini tarif edemem.
Böyle manevi ve kudsi takdirata mazhar buyurulan ve bizim gibi günahkarlara, otuz senelik iştiyakla, on senelik münacat ve niyaz mukabilinde siz Üstadımızı ihsan buyuran ve kullarının isyanlarına bakmayarak her istediklerini bilen, işiten ve beleğan ma belağ veren ve bütün mükevvenatı yed-i kudretinde tutan ve herşeye sahip ve malik ve hakim bulunan Cenab-ı Hak ve Feyyaz-ı Mutlak Hazretlerine ne suretle hamd ve şükredeceğimi bilemiyorum.
Kıymetli Üstadım, siz tavassut buyurunuz, değersiz hizmetimizle pek az ve kısa olan şu dünya hayatı içinde, belki bir katre mesabesindeki hamd ve şükrümüzü, “tekabbelallah” sırrına mazhar buyursun, inşaallah.
Mektubat risalesinin İkinci Mektubunu daima hatırlayarak, bu emirlerinize riayet etmeye çalıştığım halde, bir mücbir-i gaybi bendenizi tahrik ederek, İkinci Mektuba muhalefete sevk ediyor.
Niyetim halis, sadakat ve merbutiyetim ciddi ve çok sağlam. Her türlü riyadan ari ve hiçbir maddi menfaate matuf ve müstenid olmayan, Allah rızası yolunda Kuran namına ve Risaletün-Nura hizmet gayesine matuf ve bilhassa bizim gibi aciz, asi ve günahkarların hidayet ve irşad ve isaline ve ehl-i dalaleti ve ehl-i bidayı tarik-i Hakka davet ve hakaik-i imaniyeye hadim bir kudsi zat, bizlere ve memleketimize “vediatullah” olarak ihsan buyurulmuş. Kıymetli misafirimiz, nasıl ki, biz günahkarların manevi yardımına koşuyor ve gece ve gündüz mağfiret-i İlahiyeye ve irşadımıza çalışıyorsa, bizler de bu aziz misafirimizin maddi yardımına, seve seve ve iştiyakla ve ancak Allah için koşmak ve çalışmak vazifesiyle mükellef bulunduğumuzu hissediyoruz.
Hem bizlere Kuran ve Peygamber (a.s.m.) emrediyor: تَعَاوَنُوا gurabaya muavenet…
Af dilerim, kıymetli ve sevgili Üstadım, bilirim ki hediyeleri kabul etmiyorsun. Fakat zekat ve sadaka gibi muaveneti, arkadaşlarımızın ısrarı üzerine yazmaya mecbur oldum. Hem de maddi ihtiyaçlarınıza, ikametgah kirası, odun ve kömür gibi mübrem ihtiyaçlar için lazım olduğunu düşünmüştüm.
Esasen kaide-i Üstadaneleri bozulmamak için, arkadaşlarıma daima tavsiye ve telkinatım, hiçbir maddi menfaat düşünülmemesidir. Çünkü, din dünyaya alet olmaz ve din vasıta-i cerr ve maddi menfaati katiyen kabul edemez. Hatta Risale-i Nurun neşriyatında, kimsenin minnetini almamak için, kıymetli Üstadımı taklit ederim.
Kıymetli ve müşfik Üstadım, şu kadar var ki, hizmetkarınız, Üstad namına değil, kıymetli ve garip bir misafirimiz namına ve rızaen lillah maddi yardım etmek istiyoruz. Hem manevi zarar görmemeniz için, kuvvet ve kudret ve azamet sahibi Cenab-ı Allaha niyaz ve tazarru ederek, dergah-ı İlahiyesinde hüsn-ü kabule mazhar eylemesini dua ediyoruz.
Kıymetli Üstadım, bayramda ziyaret ve arz-ı tazim makamına kaim olmak üzere, bütün arkadaşlarımızla beraber hem Ramazan-ı Şerifi, hem leyle-i Kadri, hem mübarek Îd-i Said-i Fıtrı, Risaletün-Nurun umum talebe ve şakirtleri ve Kuranın kıymetli hizmetçileri makamında ve hükmünde kıymetli Üstadımızı tebrik ederek, Cenab-ı Haktan daha çok kardeş ve arkadaşlarımızla birlikte ve siz Üstadımız başımızda olarak, Ramazan-ı Şerifin emsal-i kesiresiyle müşerref olmaklığımızı niyaz ve tazarru eyleriz. Ve mübarek iki ellerinizden öperek, dua-i hayriyenizi ve kudsi irşadlarınızı istirham eyleriz, kıymetli Üstadımız.
Daimi kudsi dualarınıza
muhtaç günahkar,
hizmetkar ve talebeniz
Ahmed Nazif
– 283 –
Abdurrahman Tahsinin fıkrasıdır.
Ey yüce Üstad,
Risale-i Nur dairesi içine kabul ve bu ab-ı kevser-i hayatla menba-ı feyz-i iman, gayet değerli ve kıymettar bu ebedi dersle, kendimi daima mesut ve bahtiyar addediyorum. Yalnız sürat-i kalemim olmadığından, yazıyı biraz tehirinden müteessirim. Sehil ve muvaffakiyetime hayırlı dualarınızı rica eder, kemal-i edeple ellerinizi öperim, muhterem Üstadım.
Ruz saim, leyl kaim,
Çu makam-ı aşıkan
Leyle-i nısf-ı Regaib,
Tarik-ı dünya ve taib.
Naşir-i Risale-i Nur,
Bediüzzaman muhibb-i baz-ı Geylan.
Ey ferid-i asruz-zaman
Sensin hakim-i kalban.
Fakir talebeniz
Abdurrahman Tahsin
– 284 –
Ahmed Nazifin bir parça mektubundandır.
Maddi ve manevi borcumuz olan hizmetleri ifadan kendimizi çekmek, hissizlik ve biganelik fıtratımızda ve yaratılışımızda yoktur ki kalalım. Madem Cenab-ı Halık-ı Rahim bizleri insan yaratmıştır. İnsanlığın emrettiği vezaifin binde birini dahi ifa edemediğimiz halde, büs bütün nasıl bigane kalalım?
Bu hususta mazur görmenizle beraber, azimkar ve cefakar ve fedakar ve hadsiz mütehammil, garip ve kudsi ve aziz bir misafirimiz olan çok kıymetli Üstadımızın, biz asi ve günahkarların kalblerini nurlarla doldurduğu halde, mukabil borcumuzu, maneviyata uzanamadığımızdan, ancak değersiz ve kıymetsiz olan maddiyatla ödeyebiliriz, zannıyla teselli bulmaktayız. Af buyurunuz, Üstadım, dellal-ı Kuranın nidalarını işiten hangi Müslüman vardır ki, kulaklarını tıkasın? Haşa, sümme haşa!
Nurlarınızın şuaı gözlerimizi kamaştırıyor. Kalblerimizi bütün safiyetiyle Allaha, Kurana ve Resul-i Müçtebaya (a.s.m.) ve o iki cihan serverinin aziz varislerine bağlıyor ve bağlamıştır. Bu bağ öyle bir bağ ki, inayet-i Hakla, hiçbir maddiyunun ve hiçbir mülhid ve fırak-ı dallenin değil, dünya kafirlerinin bütün kuvvetleri bir araya gelse, bu kudsi rabıta-i kalbiye bağını koparamaz.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Zat-ı fazılanelerince lüzum görülüp icap etmeden, hiçbir zaman mektup yazmak zahmetlerini ihtiyar etmenize razı olamam. Bu hususta gücenmek şöyle dursun, kıymetli Üstadımın kudsi vazifelerinin ifasına mani teşkil eden işgali, en büyük hata ve hürmetsizlik sayarım.
Ahmed Nazif Çelebi
– 285 –
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ الرَّسَائِلِ الَّتِى كَتَبْتُمْ وَتَكْتُبُونَ
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Onuncu Şua namında yazdığınız Fihristenin ikinci kısmı bana şöyle kuvvetli bir ümit verdi ki: Risale-i Nur, benim gibi aciz ve ihtiyar ve zaif bir biçareye bedel, genç, kuvvetli çok Saidleri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için bundan sonra Risaletün-Nurun tekmil-i izahı ve haşiyelerle beyanı ve ispatı size tevdi edilmiş, tahmin ediyorum. Bir emaresi de şudur ki:
Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım.
Evet, Risaletün-Nur size mükemmel bir mehaz olabilir. Ve ondan erkan-ı imaniyenin her birisine, mesela Kuranın kelamullah olduğuna ve icazi nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı burhanlar cem edilse ve hakeza, mükemmel bir izah ve bir haşiye ve bir şerh olabilir. Zannederim ki, hakaik-i aliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş; başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazan izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşaallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşir ve talimle, belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci Mektupları telif ve Dokuzuncu Şuanın Dokuz Makamını tekmille ve Risale-i Nuru tanzim ve tertip ve tefsir ve tashihle devam edecek.
Risaletün-Nurun samimi, halis şakirtlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlasından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı manevi, baki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.
Buradan oraya gelen mektupları, mübarekler heyeti bir risale şeklinde toplamasını ve Hüsrev de cüzi ve hususi bazı cümlelerini ve lüzumsuz bazı fıkralarını tayyetmeyi, Hafız Ali ve Sabriye havale etmiş olduğunu yazıyorsunuz. Evet, Risaletün-Nur hakkında kerametli ve dikkatli ve isabetli ve keskin Hüsrevin nazarı doğrudur. Baki bir eserde muvakkat ve cüzi ve hususi kelimeler tayyedilse daha iyidir.
Bu defaki mektubunuzda kerametkarane üç nokta gördük:
Birincisi: Buranın bir Hüsrevi olacak derecede ihlas ve irtibat ve iktidarı gösteren Küçük Hüsrev Mehmed Feyzi isminde Risaletün-Nurun çalışkan bir talebesi askerden gelip, daha ikinci defa görüşüldüğü vakit, mektubunuzda Feyzi ismini gördük, dedik: Bu Risaletün-Nurun şakirtleri birbirinden ne kadar uzak olsa da, birbirine pek yakındır ki, böyle birden hissedip yazdılar.
İkincisi: Bu Küçük Hüsrev Feyzi, bu ahirlerde İstanbulda iken Risaletün-Nur hesabına zihnime dokundu. Müteessir oluyordum. “Acaba rahatsızlığı mı var?” Birden zihnim yüzünü ondan çevirdi, Hafız Ali ile şiddetli meşgul oldum. Anladım ki teessür verecek var. Fakat Risaletün-Nurun faal merkezi olan Hafız Ali cihetinde olacak. Hafız Aliye şifa duasına başladım, devam ettim. Ve mektup gelmeden evvel Feyziden sordum: “Sen bir hastalık çektin mi?” O dedi: “Yok.” Dedim: “Öyleyse Ispartada Risale-i Nurun ehemmiyetli ve kuvvetli bir rüknünün bir rahatsızlığı var. Fakat hayalim hakikatin suretini şaşırmış.” Sonra mektubunuz geldi, hakikat anlaşıldı.
Üçüncüsü: Bundan yirmi gün evvel, eyyam-ı mübarekeden sonra hatırıma geldi ki, vazifedarane kalemi her gün istimal etmeyenler, Risale-i Nur talebeleri ünvan-ı icmalisinde her yirmi dört saatte yüz defa hissedar olmak yeter diye, hususi isimlerle has şakirtler dairesi içinde bir kısmın isimleri muvakkaten tayyedildi. Kardeşimiz Hakkı Efendi de onların içinde idi. Birkaç gün öyle devam etti. Sonra birden hiç sebep hissetmeden yine Hakkı, Hulusiye arkadaş oldu. İsmiyle, resmiyle has dairesine girdi. Hakkının “Beni duadan unutmasın” diye, mektubunuzdaki fıkranın yazıldığı aynı zamanda, hususi duayı kazanmış hesabıyla tahmin ettik. Hatta bugünlerde bunun gibi inayetin çok lemaları var. Emin, bunları havadis-i yevmiye diye bir fıkra yazacak. Belki size de gönderecek.
Risaletün-Nurun küçük talebeleri ve istikbalde çalışkan kıymetdar şakirtleri olanlar, şimdi de talebeler dairesinde olarak hissedardırlar. İstanbulda Mehmed Feyzi, Eski Saidin risalelerini ararken, aynı günde kahraman Rüşdü, bir dükkanda mevcudunu toplamış, almıştı. Küçük Hüsrev müteessir olarak başka yerde aramış, İşaratül-İcazı bulmuş. Tahminen demiş ki: “Bana sebkat eden her halde benden ilerideki Ispartalı kardeşlerimdir.” Her neyse… Bu İşaratül-İcaz nüshasını Hafız Ali ve Sabrideki nüshalarda bulunan keramet-i tevafukiyeyi yazdırmak istiyor. En kolay bir çaresi küçük bir defterde, her sahifesinde tefsirin bir sahifesine mukabil huruf-u hecanın (elif ve ta ve saire) kaydedersiniz. Kolayını bulmazsanız kalsın.
Umum kardeşlerime birer birer ve bilhassa risalelerle çok meşgul olanlara selam ve dualar ederim ve dualarını beklerim.
NOT: Emin ve Küçük Hüsrev ve Hafız Tevfik selam ve arz-ı hürmet ederler. Tahsin askere gitmiş.
Kardeşiniz
Said Nursi
– 286 –
Risale-i Nurun ehemmiyetli bir şakirdi olan Yusufun bir fıkrasıdır.
وَبِهِ نَسْتَعِينُ
Rahim, Rauf ve zül-Minen Hazretlerinin inayet ve lütuflarından olarak, tevbe ve istiğfar gibi kullarına ihda eylediği, miftah-ı kerem ve ihsana, çok günahkar ve terbiyesiz olan ben sefil Yusuf Toprak, bütün fezayıh ve itisaflarıma rağmen, tevessül ettikçe bana fazlından verdiği mazhariyetin kıymetini takdir etmek, ona şükreylemek şöyle dursun, bilakis küfran-ı nimet, defaatle nakz-ı ahd, irtikab-ı kizb ve hıyanet eylediğim için, derin kasavete, kesif zulmete, müthiş dalalete hakkıyla maruz kalan kalbimin, ruhumun aldığı müzmin ve münkis yarayı tedavi çaresini taharri yolunda aklımı, zevkimi kaybetmiş, adeta çılgın bir hale girmiştim.
Başvurduğum her tabib-i maneviden aldığım ilaçlar, yaramı tedaviye, aklımı iknaa, lehfemi iskata kafi gelmedi. Bizzarure, قُلْ يَاعِبَادِي الَّذِينَ اَسْرَفُوا عَلٰى اَنْفُسِهِمْ ayet-i celilesinin mefhumuna tevessülen, meluf olduğum denaetlerden mütehassıl koyu lekeleri kal ve tathire ve tarik-i Hakta sebata muin olacak bir rehberi ararken, ortada hiçbir sebeb-i zahiri olmadığı halde, memleketimden Kastamonuya nefyim, şüphesiz, nefsime giran gelmiş ve hatta yeis ve teessüfe kapılmıştım. Bilmiyordum ki, bu nefyimle, وَعَسٰۤى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسٰۤى اَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ فَعَسٰۤى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللهُ فِيهِ خَيْرًا كَثِيرًا ayetlerinin sırrına mazhar edecek ve iltiyamı, ümit ve imkansız gördüğüm manevi yaralarımın tedavisine muktedir doktorların ve yanlarındaki kuvvetli mualecenin eserini, varlığını ve ism-i Hayy ve Hakimin cilvesini şefkaten göstermek suretiyle, bana minnet üstünde minnet-i uhrevi yapmak içindir. Bu mülevves ahlakımla ben neciyim ki, bu ihsan-ı azime nail olayım diye şaştım. Fakat, lehül-hamd vel-minne, مَنْ طَلَبَنِى وَجَدَنِى وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا يَجِدِ اللهَ غَفُورًا رَحِيمًا gibi işarat-ı celile hatırıma gelmekle, bir derece müteselli oldum.
Ey yaramın doktoru ve ey dalalet uçurumunda yuvarlanan ruhumun halaskarı, ve ey İlahi ve kudsi yolların rehberi,
Evvelden hiç muarefemiz yokken, seni kala üstünde ilk ve tesadüfen gördüğümde “Dalaletten halasın, Allahın rahmetine vüsulün en kısa yolu var mı?” diye sordum. “Çok kısa bir çare-i Kuraniye vardır” diye buyurdunuz. Fakat dalaletim, gafletim, enaniyetim itibarıyla bu kısa ve merdane cevaptaki hikmet-i azime, nebean-ı rahmete dikkat etmedim. Ruhuma ihanet ederek aldırmadım. Ve felaket-i maneviyede bir müddet daha kalmış oldum.
Vakta ki, Risale-i Nur hatta enhar-ı Nur demesine şayeste olan mektuplardan, yine tesadüfen elime geçen bir nüshayı görünce ve münderecatındaki hakaike dalınca, inayet-i Rabbani, mucizat-ı Kurani, himemat-ı Sübhani, keramat-ı ruhani eseri olmalıdır ki, kasi kalbime, asi ruhuma, gafil aklıma, mağrur vicdanıma, sakim düşünceme tak diye bir tokmak vuruldu. Bir intibah halkası takıldı. Hemen düşündüm. “Ulemanın midad-ı aklamı, şühedanın kanından mübecceldir” ve اَلْعُلَمَۤاءُ وَرَثَةُ اْلاَنْبِيَۤاءِ عُلَمَۤاءُ اُمَّتِى كَأَنْبِيَۤاءِ بَنِىۤ اِسْرَۤائِيلَ gibi hadislerle İsanın (a.s.) Havariyuna, Muhammedin (a.s.m.) Ensara tekliflerini ve onların icabetini hatırladım.
Adeta, fetret devri denmeye seza olan bu zamanda, irsiyet-i Nübüvvet makamında, ila-yı kelimetullah uğrunda maddeten uğraşan seyl-i dalaletle kapanmış olan rah-ı Hakka çığır açan bir recül-ü fedakara iltihak ve muavenet etmek ve bu vesileyle fırsatı ganimet bilerek, zulümattan nura mazhar olmak lüzumunu his ve intikal ettim. Pek adi bir mahluk olduğum ve kalbime müstevli, ağır dalalet darbesi, kalın perdesi altında hasta bulunduğum için, fazileti, maneviyatı anlamam. Zira, fazileti takdir edebilmek, fazileti bilmekle mümkündür. Yalnız, bunca mesavi ve mütereddit hareketlerimle huzur-u samilerine lütfen kabulümde, yüksek ruhunuzdan yağan samimi şefkat, hakiki refet, halimane iltifat, kerimane hüsn-ü kabulünüz beni birtakım ümitlere, ihtiyarsız muhabbetlere sevk ve büyük sürurlara gark etti. Ancak Allahın en aciz, en aşağı, en günahkar, en zalim bir mahlukunu arkadaşlığına kabul ve tahammül eden, bir şahsiyet-i alelade olamayıp, kuvvetli püştibane, fütur götürmez bir mesnede malik olmak lazım geldiğini teyakkun edebildim.
وَابْتَغُوا اِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُوا فِى سَبِيلِهِ وَحَسُنَ اُولٰۤئِكَ رَفِيقًا
Riyakarlık olmasın, selim fikrinizden, ciddi tavrınızdan, Kurana ittiba ve temessük yolundaki doğru irşadınızdan, hakiki sözlerinizden, samimi telkininizden, umumi hayırhah hissiyatınızdan kalbime, mecruh ruhuma uzanan tiğ-i şifa, neşter-i ümidin tesiriyle dilşad ve mutmain oldum. Türlü türlü evhamın açtıkları menfezlerden, rahnedar kalan ruhuma tamam ve muvafık buldum. Zira, وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذِۤي اُنْزِلَ مَعَهُ وَالَّذِينَ يُمَسِّكُونَ بِالْكِتَابِ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعًا وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللهِ فَقَدْ هُدِي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَاهُوَ شِفَۤاءٌ وَرَحْمَةٌ… هٰذَا بَياَنٌ لِلنَّاسِ وَهُدًي وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّقِينَ تِلْكَ حُدُودُ اللهِ قَدْ جَۤاءَكُمْ مِنَ اللهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبِينٌ وَاَنَّ هٰذَا صِرَاطِى مُسْتَقِيمًا يَهْدِى بِهِ اللهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلاَمِ
ve saire gibi hakikatler dimağıma yerleşti.
Elbette bu keyfiyet bana hacc-ı ekber, rah-ı saadet, ömr-ü ebed, tayr-ı devlet, enfal-i ganimet sebebi olunca, sürurumdan ne kadar kabarsam ve siz halaskar ve hakim-i derdime, ne kadar teşekkür ve izhar-ı mahmidet eylesem hakkım olmaz mı?
İşte bu vesiledir ki, beni Kuran dellalının, Risale-i Nur Müellifinin şakirtliğine tahsis ve kabul ettirmek gibi, azim lütuflarına mazhar kılan Rabb-i Rahimime karşı, dünyada kaldığım ve imkan bulduğum müddetçe kalemimi, hayatımı bu uğurda istimal etmeye söz ve karar verdirdi.
Fazlaca söz söylemeye salahiyetim ve o mertebeye istihkakım olmadığından, şimdilik kısa kesiyorum. Hizmetiniz umumi ve müessir, amaliniz muvaffak, himmetiniz ali ve daim, emeğiniz makbul, sayiniz meşkur, hayatınız mesut, ömrünüz efzun, sıhhatiniz mahfuz olsun. Sonsuz minnettarlığımın kabulünü, manevi himmet ve teveccühünüzün devamını rica eder, nurla meşgul, nurlu ellerinizi öperim, efendimiz, büyüğümüz. 15 Şubat 1359.
Talebe namzedi, sefil
YusufToprak
– 287 –
Risale-i Nurun istikbalde ehemmiyetli bir talebesi olan İhsan Sırrının bir fıkrasıdır.
Vakıf-ı esrar-ı Sübhan, Ferid-i Bediüzzaman, Esseyyid Saidil-Kürdi Hazretleri huzur-u samisine,
Esselamü aleyküm ey mürşid-i kamil!
Kemal-i tazimle hak-i payinize yüzlerimi sürmeme ve mübarek ellerinizi takbil etmeme müsaadenizi yalvarırım. Bendeniz, şu ilticanamemi zat-ı alinize sunan Sarac Ahmed Efendi fakirinizin oğluyum. Üstad-ı kaderin, ezelde levh-i kazaya çizdiği yazılar hükmüyle mahkum olmuş, zavallı bir avareyim.
Makam-ı Yusufta taliin cilvelerini takdir-i İlahiye tam bir inkıyadla seyretmekte iken, babamdan aldığım bir şefkatnamede zat-ı mürşidanenizin muhabbet-i manevilerinin mübeşşiri olan selamlarınızı tebliğiyle, viran gönlüm şad ve bünyad edildi. Şu mazlum anımı nurlandıran huzur-u maneviniz muvacehesinde, satırlarım gibi kap kara yüzümü, seyyiat-ı mazi ile amal-i kabihamın nişanelerini gizlemeye muktedir olamamaktan mütevellit hicabımı setre kudret-yab olamadım.
Yolunu şaşırmış, nur-u hakikati görmekten mahrum, masiva-perestlere Risale-i Nurla dest-gir ve şefi olduğunuzu yıllardan beri bildiğim için, kapınıza boynumu uzatarak, hidayet yolcularınız meyanında yer alabilmek emel-i halisanesiyle halka-i irşadınıza bütün ruhumla şitab ediyorum. İrşadat-ı aliyenize muhtaç bulunduğumu arz ederken cüretimin nazar-ı affınıza mazhar buyurulmasını yalvarır, kemal-i tazimle mübarek ellerinizi takbil ve tevkirle kesb-i şeref ve can eylerim, büyük mürşidim, efendim hazretleri.
Bir gün zalimlere dedirir Mevla,
Tallahi lekad aserakallahü aleyna.
Risale-i Nur şakirtlerinden
İhsan Sırrı
– 288 –
Küçük Hüsrev Mehmed Feyzinin bir fıkrasıdır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Kıymettar Üstadım, efendim,
Çeşm-i imanımla kıldım, Risale-i Nura nazar
Yoktur imkan yaza mislin, efrad-ı beşer.
elfaz, bu ne mana, bu ne üslub-u hasen,
Okudukça münceli olmakta, daim bir hüsün.
Barekallah, ey mukaddes nur-u Hüda,
Sendedir envar-ı tevfik-i İlahi, ruşena.
afitabın nuru zaildir, bu nur eman verir,
Subh-u mahşerde uyun-u müminine incila.
Her harfi şema-i feyz-i İlahi, cilveger,
Zevk alır baktıkça insan, bütün eşyadan geçer.
Eyliyor talim-i iman-ı tahkiki cümle aleme,
Kim okur sıdkla, iner feyz-i Rahman kalbine.
Hall eder tılsım-ı kainatı, her harfi dünyaya değer,
İlm-i nafidir, yazılır ecr-i cezil, ta kıyamet bikeder.
Hasılı, bilcümle meknuzat-ı hikmet-perverin,
Her biridir ehline, bir afitab-ı Hak-nüma.
İlahi bihakkı Esmaikel-Hüsna,
Ta kıyamet münteşir olsun, uyun-u ehl-i Hak bulsun cila.
Ey müellif-i Risale-i Nur, ger edersin iftihar becadır,
Gıpta ederse cümle ihvanın sana, çok sezadır.
Çünkü eyledin iman-ı tahkike bir memer,
Elde ettin şah-ı eserle zuhr-i yevmil-mefer.
Bilirim değilsin enbiyadan bir nebi,
Lakin elinde nedir bu nur-u muteber?
Feyzi ya sen etme tatvil-i kelam,
Eyler elbet ehl-i irfan, arz-ı tahsin-i eser.
Fakir talebeniz Küçük Hüsrev
Mehmed Feyzi
Her harfi şema-i feyz-i İlahi, cilveger,
Zevk alır baktıkça insan, bütün eşyadan geçer.
Eyliyor talim-i iman-ı tahkiki cümle aleme,
Kim okur sıdkla, iner feyz-i Rahman kalbine.
Hall eder tılsım-ı kainatı, her harfi dünyaya değer,
İlm-i nafidir, yazılır ecr-i cezil, ta kıyamet bikeder.
Hasılı, bilcümle meknuzat-ı hikmet-perverin,
Her biridir ehline, bir afitab-ı Hak-nüma.
İlahi bihakkı Esmaikel-Hüsna,
Ta kıyamet münteşir olsun, uyun-u ehl-i Hak bulsun cila.
Ey müellif-i Risale-i Nur, ger edersin iftihar becadır,
Gıpta ederse cümle ihvanın sana, çok sezadır.
Çünkü eyledin iman-ı tahkike bir memer,
Elde ettin şah-ı eserle zuhr-i yevmil-mefer.
Bilirim değilsin enbiyadan bir nebi,
Lakin elinde nedir bu nur-u muteber?
Feyzi ya sen etme tatvil-i kelam,
Eyler elbet ehl-i irfan, arz-ı tahsin-i eser.
Fakir talebeniz Küçük Hüsrev
Mehmed Feyzi
– 289 –
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Aziz, sıddık, muhlis, halis kardeşim,
Evvela: Sizin bayramınızı ve nurlarla ciddi iştigalinizi ve daima birinciliği Nur dersinde ve sadakatinde muhafaza etmenizi, bütün ruh u canımla tebrik ederim.
Saniyen: Hiç merak etme, seninle muhabere manen devam eder. Bütün mektuplarımda “Aziz, sıddık kardeşlerim” dediğim zaman, muhlis Hulusi saff-ı evvel muhatapların içindedir.
Salisen: Nurlar pek parlak ve galibane fütuhatı geniş bir dairede devam ediyor. Sırran tenevveret sırrıyla, perde altında daha ziyade işliyor. İki makine, bin ve beş yüz kalemli iki katip olmasıyla, inşaallah zemin yüzünü de ışıklandıracak derecede ders verecek.
Kardeşim, ben de senin fikrindeyim ki, Nur hizmeti için kader-i İlahi seni gezdiriyor. En muhtaç yerlere sevk eder. Hususan, o havali, memleketim, güzel levha-i hakikatin lahikalarına geçirmek için, Nur şakirtlerine gönderdik. O civarda Nurlarla alakadar zatlara selam. Biraderzadem Nihadın gözlerinden öperim. O da babasıyla beraber daima duamdadır.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Seni unutmayan hasta kardeşiniz
Said Nursi
– 290 –
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَۤائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Evvela: Umumunuzun hesabına Tahiriyi gördüm ve kendi hesabımıza da, umumunuza tam bir Said ve canlı bir mektup olarak gönderdim. Ve Sandıklıdan Ethem Hocayla Mustafa Hoca bugün geldiler, Nurlu vazifelerine gittiler.
Saniyen: Hulusi Bey kardeşimiz Zülfikar ve Siracün-Nuru ve sonra Sikke-i Gaybiyeyi istiyor. Nur santralı Sabri muhabere etsin, göndermeye çalışsın.
Salisen: Risale-i Nur kendi kendine, hem dahilde, hem hariçte intişar edip fütuhat yapıyor. En muannid dinsizleri de teslime mecbur ettiğini haberler alıyoruz. Yalnız, şimdilik bir derece ihtiyatın lüzumu olduğuna, hususan Beşinci Şua içinde bulunan Siracün-Nur, layık olmayan ellere verilmemelidir.
İmam-ı Ali Risale-i Nura, Siracün-Nur namı vermesi ve sırran tenevveret demesiyle işaret ediyor ki, Siracün-Nur perde altında daha ziyade tenvir edecek diye bir işaret-i gaybiye telakki ediyoruz. Umumunuza selam ederiz.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursi
– 291 –
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَۤائِمًا
Aziz, sıddık, muhlis kardeşim ve iman hizmetinde sebatkar, metin arkadaşım,
Evvela katiyen bil, sen eski mevkiini Nur dairesinde tam muhafaza ediyorsun. Ve seninle muhabere hiç kesilmemiş. Ben kardeşlere yazdığım mektubumda “Aziz, sıddık” dediğim vakit, daima saff-ı evvelde Hulusi de muhataptır. Senin bu ağır şerait altındaki nurlu hizmetlerine bin barekallah deriz. Ve bu biçare hasta kardeşine ettiğin çok yüksek duana binler amin deyip, Allah senden razı olsun, sizi tebrik ederiz.
Saniyen: Lillahilhamd, Nurların her tarafta fütuhatları var. En ehemmiyetli yerlere sizin gibi kahramanlar gönderiliyor. O havalide ve Karsta Nurlarla alakadar kardeşlere, hususan biraderzadem Nihada çok selam ve selametlerine dua edip dualarını isteriz. Buradaki nurcular size arz-ı hürmetle çok selam ediyorlar.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz ve seni unutmayan
Said Nursi
– 292 –
Aziz kardeşim,
Beni merak etme. Cenab-ı Hakkın inayeti devam ediyor. Hem de dünya madem geçer, meraka değmiyor. Sen her günde belki yirmi defa duada tahattur edilirsin.
S.A.
– 293 –
Nurun makinistleri, Medresetüz-Zehranın faal, muktedir şakirtlerinden Terzi Mehmed, Halil İbrahim, masumların küçük kahramanlarından Talat ve arkadaşları hem bizleri, hem bütün Nur şakirtlerini memnun ettikleri gibi, inşaallah ileride bu memlekete, bu hizmet-i Nuriyeyle çok büyük faide ve netice verecekler.
Sordukları mesele-i şeriye ise, şimdiki mesleğimiz ve halimiz, o meselelerle meşgul olmaya müsaade etmiyor. Yalnız bu kadar var ki:
Ruhsat-ı şeriye olan kasr-ı namaz ve takdim tehir, vesait-i nakliye bir kararda olmadığı için, onlara bina edilmez. Belki, kaide-i şeriye olan kasr-ı namaz, sabit olan mesafeye bina edilebilir.
Eğer denilse ki, tayyareyle ve şimendiferle bir saatte giden, zahmet çekmiyor ki, ruhsata müstehak olsun.
Elcevap: Tayyare ve şimendiferde abdest alıp vaktinde namazını kılmak, yayan serbest gidenlerden daha ziyade müşkülat bulunduğu için, ruhsata sebebiyet verir.
Her neyse, şimdilik bu kadar yazılabildi. Bu mesele-i şeriyeyi ulema-i İslam halletmişler, bize ihtiyaç bırakmamışlar. Şimdi hazır Doktor Hayri ve Terzi Mustafa, kendi hisselerine arz-ı hürmet ve selam ederler.
Said Nursi
– 294 –
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَاَحْسَنَ عَزَاكُمْ وَاَعْطَاكُمْ صَبْرًا جَمِيلاً وَغَفَرَ لِمَيِّتِكُمْ وَنَوَّرَ قَبْرَهُ بِنُورِ اْلاِيمَانِ وَبِالْقُرْاٰنِ وَجَعَلَهُ فِى قَبْرِهِ مُشْتَغِلاً بِرِسَالَةِ النُّورِ بَدَلَ الْفَلْسَفَةِ السَّقِيمَةِ اٰمِينَ
Aziz kardeşim,
Bu hadise dahi, Abdurrahman hadisesi gibi bir hüccettir ki, bize şimdiki tarz-ı hayat yaramaz. Bize bu dünyada daha safi ve ali ve kudsi bir hayat-ı masumane ihsan edildiğinden, ona kanaat lazımdı. Merhum Abdurrahman gerçi muvakkaten aldandı, fakat İstanbulda Risale-i Nur mukaddematına büyük bir hizmeti var. Hem Onuncu Sözle tam kurtuldu, sonra gitti.
Merhum Fuad dahi, inşaallah Risale-i Nurun feyziyle imanını kurtarmış ve mektubu dahi, senin dediğin gibi gösteriyor ve size ve hanedanınıza mensubiyetiyle, samimi iftiharı ve kuvvetli irtibatı, Risale-i Nur cihetiyle olduğunu hissettim.
Ben size taziye vermek değil, belki hem onu hem sizi tebrik ederim ki, bu zamanın dehşetli ve dalaletli hayatından kurtuldu, daha masum ve çok bulaşmadan gitti. Ve size Cennette layık bir evlat ve وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ sırrına mazhar oldu.
Ben şimdiye kadar merhum Molla Abdullah ile beraber Abdurrahmanı ve Ubeydi ekser dualarımda zikrettiğim gibi, merhum Fuadı dahi onlarla beraber her vakit yad edeceğim, inşaallah.
Evet, kardeşim, dediğin gibi, Fuadın mektubu aynen Abdurrahmanın mektubu misillu, Risale-i Nurun bir şule-i kerametini gösteriyor. Yalnız Abdurrahmanın gayet halis ve şimdiki tarz-ı hayattan ve tabirlerinden müberra, safi ifadesi onda yoktur. Eğer dünyada kalsaydı, mağlup olmak ihtimali vardı.
Cenab-ı Erhamürrahimin hem ona, hem Risale-i Nur hanedanına ve dairesine merhamet edip, onu rahmetine ve Cennete aldı, mağlup ettirmedi. Risale-i Nurun küçük talebeleri dairesindeki makamında ibka etti. Hadsiz şükür olsun ki, bu iki kahraman biraderzadelerim vefatlarının ilannameleriyle, Risale-i Nur şakirtleri imanla kabre gireceklerine dair olan müjde-i Kuraniyeye iki misal ve iki delil gösterdiler.
Benim tarafımdan Risale-i Nurla alakadar veya bizimle dost olanlara selam ve duayla, Davud ve Nihad iki Muhammed ve Abdülmecid ile beraber, bütün manevi kazançlarıma hergün hissedardırlar.
Kardeşiniz
Said Nursi