Anlatıldığına göre, Hariciler Basradan çıkıp da Nehrevana yakın bir yere geldiklerinde içlerinden bir grup, merkep üzerine bindirdiği bir kadınla birlikte yolda giden birine rastlamışlar, onu kendilerine katılmağa davet etmişler, aralarında çekişmeler meydana gelmiş ve adamı bir hayli korkutmuşlardı. Sonra ona kim olduklarını sorduklarında adam: “Ben Resulallahın sahabisi Habbabın, oğlu Abdullahım.” diye cevap vermişti. Ona: “Seni korkuttuk mu yoksa?” diye sorduklarında “Evet” diye cevap vermiş, bunun üzerine onlar da “Sakın korkmayasın. O halde babanın Resulallahtan işitmiş olduğu ve senin de bildiğin bir hadis varsa bize naklediver. ” demişlerdi. Abdullah onlara şöyle cevap vermişti: “Babamdan işittiğime göre, Resulallah bir gün şöyle buyurmuştur: “Bir zamanlar öyle bir fitne kopacaktır ki bir insanın bedeninin öldüğü gibi kalbi de ölüp gidecektir. Ve o zamanlar bir adam mümin olarak akşamlayacak ve kafir olarak sabahlayacak. Kafir olarak sabahlayıp mümin olarak akşama çıkacak.” Onlar: “işte biz de sana bu hadisi sormuştuk.” demişler, ardından: “O halde Ebu Bekir ve Ömer hakkında ne dersin?” diye sormuşlar, o da her ikisini hayırla yad edip onlar hakkında güzel şeyler söylemişti. Sonra ona Osmanın ilk hilafeti dönemi ile hilafetinin son dönemleri hakkında neler düşündüğünü sorduklarında, Osmanın hilafetinin başında da sonunda da gerçekleri uygulayan bir kimse olduğunu, ifade etmişti. Hakem olayından evvel ve hakem olayından sonra da Ali hakkında ne düşündüğü sorulunca şöyle cevap vermişti: “O Allahın dinini bilme konusunda sizden daha çok bilgilidir ve dine bağlılık açısından da sizden daha çok dinine bağlı olup görüşleri çok daha isabetlidir. ” Bu sözleri üzerine Hariciler Habbabın oğluna şöyle demişlerdi: “Sen kendi heva ve hevesine uyuyor ve insanları amellerine göre değil de isimlerine göre değerlendiriyorsun. Vallahi seni öyle bir ölümle öldüreceğiz ki daha evvel hiç bir kimse bu şekilde öldürülmüş değildir.”
Sonra ellerini bağlamış ve hamile olan hanımıyla birlikte alıp götürmüşlerdi. Yolda giderken bir hurma ağacının altında konaklamışlardı. O sırada bir hurma tanesi yere düşmüş bu Haricilerden birisi bunu alıp ağzına atmıştı. Bunu gören diğer arkadaşı: “Sen bu hurmayı hakkın olmayarak ve bedelini ödemeden yedin.” diye söyleyince hemen hurmayı ağzından çıkarıp atmıştı. Arkasından yola devam edip zimmIlere ait bir domuza rastlamışlar, yine onlardan biri domuzu kılıcıyla vurup öldürmüş, diğer arkadaşları: “Bu senin yaptığın yeryüzünde fesat çıkarmaktır.” demişler. Bunun üzerine domuzu öldüren Harici domuzun sahibini bulmuş ve onu razı etmişti. Bu arada Habbab bin Eretin oğlu onlara şöyle demişti: “Eğer siz bu yaptıklarınızda samimi iseniz bana hiçbir kötülüğünüzün dokunmaması gerekir. Ben Müslümanım ve islam hakkında hiç bir kötülükte de bulunmadım. Siz bana eman verdiniz ve benim için her hangi bir korkunun olmadığını söylemiştiniz.” Ancak Onun bu sözlerine hiç aldırış etmeden yere yıkmışlar ve boğazından kesmişlerdi. Kanı bir müddet akmış, orada bulunan bir dereye karışmıştı. Sonra hanımı öldürmek istemişler, o da onlara şöyle demişti: “Ben bir kadınım. Siz Allahtan korkmaz mısınız?” Ancak kadının bu sözlerine hiç aldırış etmeden karnını yarmış ve öldürmüşlerdi. Ayrıca yine bu Hariciler Kays Kabilesine mensup üç kadını daha öldürmüş, hatta Ummu Sinan es-Seydaviyye adındaki kadını da öldürmüşlerdi.
Ali Haricilerin Habbab bin Eretin oğlu Abdullaha yapmış olduklarını duyunca hemen ne yaptıklarını ve kendisine ulaşan haberlerin doğru olup olmadığını araştırması ve hiç bir şeyi gizlemeden bütün olup bitenleri kendisine yazması için Haris bin Mürre el-Abdiyi oraya göndermişti. Haris bin Mürre oraya vardığında onlarla daha konuşmağa başlamadan Onu öldürmüşlerdi. Şama sefere çıkmak üzere hazırlanmış bulunan Ali ve yanındakiler bu haberi de alınca Müslümanlar Aliye şöyle demişlerdi: “Ey mÜminlerin emiri! Biz bu şekilde muhalefet edip çoluk çocuğumuza ve mallarımıza el uzatan bu adamları arkamızda bırakıp nasıl gideceğiz. Şimdi onların Üzerine yürüyelim, eğer onları bertaraf edersek Şamdaki dÜşmanlarımız Üzerine sefer düzenleyelim. ”
Sonra Eşas bin Kays kalkıp aynı mealde sözler söylemişti. Oradaki Müslümanlar Eşasın onlarla (Haricilerle) aynı görüşte olduğunu sanıyorlardı, çÜnkü Eşas Sıffin gÜnÜnde şöyle demişti: “Biz Allahın kitabına davet eden bu insanlar hakkında insaflı davrandık.” Onun bu gün Hariciler hakkında söylemiş olduğu sözlere şahit olanlar ise o gün aynı görüşte olmadıklarını görmüşlerdi.
Bunun üzerine Ali askerlerini toplayıp köprüyü geçmek üzere onlara doğru yola çıkmıştı. Hariciler üzerine yürüdüğü sırada yolda bir müneccim ile karşılaşmış, müneccim Aliye günün falanca saatinde onlar üzerine yürümesini tavsiye etmiş, bu saatte onların üzerine varmadığın takdirde mutlaka büyük bir zarara uğrayacaksın demişti. Ancak Ali bu müneccimin sözlerine asla kulak asmamış, bilakis ona muhalefet ederek varmamasını söylediği saatte oraya varmıştı. Ali bu nehir kenarında toplanmış olan Haricileri bertaraf ettikten sonra şöyle demişti: “Eğer biz bu müneccimin söylediği saatte oraya gitmiş olsaydık bazı cahil kimseler ve kendini bilmez insanlar “Müneccimin sözlerine uydu” deyip çıkarlar, “işte müneccimin, söylediği saatte oraya varmış ve bundan dolayı zafer elde etmişti.” diye söylerlerdi.” Bu müneccim misafir bin Afif el-Ezdi adında birisi idi.
Ali nehir kenarında toplanmış olan Haricilerin yanına vardığında onlara bir haber gönderip şöyle demişti: “Bizim kardeşlerimizi öldüren şu katil adamlarınızı bize gönderin, onlarla yetinelim, size başka bir zararımız dokunmasın. Arkasından biz de çekip şu batıdaki düşmanlarımızın üzerine varalım. Umulur ki bundan sonra Yüce Allah üzerinde bulunduğunuz bu kötülüklerden sizi uzaklaştırır da hayra yönelirsiniz.” Onlar ise Aliye şöyle demişlerdi:
“Biz hep birlikte onları öldürdük ve hepimiz de sizin kanlarınızı akıtmağa azmetmiş bulunuyoruz.” Bunun üzerine Kays bin Saad bin Ubade onlara karşı çıkıp şöyle demişti: “Ey Allahın kulları! Sizden istemiş olduğumuz kardeşlerimizin katillerini çıkarıp bize gönderin, siz de ayrılıp gittiğiniz bu cemaate gelin, katılın. Ortak düşmanımız üzerine gidip üstümüze düşeni yerine getirelim. Böyle davranmakla büyük bir vebali yüklenmiş bulunuyorsunuz. Bizim müşrik olduğumuzu söyleyip de Müslümanların kanlarını akıtmak nu istiyorsunuz?” Arkasından Abdullah bin Şecere es-Sülemi: “Hak ve gerçek bize apaçık olmuştur. Size tabi olacak değiliz. Böyle bir olayı halletmek üzere bize Ömeri de getirecek değilsiniz.” diye konuşmuş, sonra devamla şöyle sormuştu: “Şu arkadaşımızın dışında bu işe ehil bir kimse olduğunu da kesinlikle bilmiyoruz. Siz aranızda bu işi halledebilecek ve müminlerin emiri görevini yüklenecek kimseyi biliyor musunuz?” Onlar: “Hayır, bilmiyoruz.” deyince Abdullah bin Şecere de: “Hay Allah sizin müstehakınızı versin! Kendi nefislerinizi kendi ellerinizle helake mi götürmek istiyorsunuz? Vallahi ben fitnenin tamamen sizin kalplerinizi kapladığını ve sizi yok ettiğini görüyor gibiyim.” demişti.
Sonra Ebu Eyyub el-Ensari kalkıp onlara şöyle hitap etmişti:
“Ey Allahın kulları! Bizler ve sizler daha önce bulunduğumuz hal üzere değil miyiz? Aramızda her hangi bir ayrılık söz konusu olmadığına göre neden bizimle savaşmak istiyorsunuz?” Onlar Ebu Eyyubun bu sözlerine: “Eğer bu gün size uyacak olursak yarın bizim de hakkımızda hakem olayına başvurursunuz. ” diye karşılık vermişler, Ebu Eyyub da onlara şöyle demişti: “Hay Allah sizin müstehakınızı versin! Önce bu gün içinde bulunduğunuz şu fitneyi bertaraf etmeniz gerekir ki gelecekte meydana gelecek bir fitneden korkmağa hakkınız olsun.”
Arkasından Ali onların yanına varıp, şöyle demişti: “Düşmanlık ve kinin isyan ettirdiği, nevanın haktan saptırdığı, gazabın gözlerini kör ettiği, büyük karışıklıklara düşen topluluk! Ben size şunları bildireyim: Yarın öbür gün bu vadinin kenarında ölüp gittiğinizde bu ümmet sizi sürekli olarak lanetleyip durmasın. Elinizde her hangi bir ilahi delil ve apaçık bir burhan olmadan bu şekilde davranmanızdan dolayı sizi hakir görmesinler. Siz hatırlamıyor musunuz ki ben sizi bu hakem olayına başvurmaktan alıkoymuştum ve size bu olayın bir hile ve tuzak olduğunu hatırlatmıştım. Bu adamların da her hangi bir dini hamiyetlerinin olmadığını söylemiştim. Fakat siz bana isyan ettiniz. Ancak hakem olayına başvurulduğunda ben her iki hakemin Kuranın ihya ettiğini ihya etmelerini ve yok ettiğini de yok etmelerini şart koşmuş ve bundan asla vazgeçmemiştim. Fakat onlar kendi aralarında ihtilafa düşmüş, Allahın kitabı ve resulünün sünnetinin hükmüne muhalif davranmışlardır. Biz bu iki hakemin böyle davranmalarından dolayı verdikleri hükmü kesinlikle reddetmiş ve ilk defa üzerinde bulunduğumuz anlayışımızı korumuş bulunuyoruz. Peki, bu halde sizler nereden çıktınız?” Hariciler ise Aliye şöyle karşılık vermişlerdi: “Biz hakeme başvurduk, fakat bu şekilde hakeme başvurmaktan dolayı da günaha düşmüş olduk ve bundan dolayı da küfre girdik. Ancak arkasından tövbe edip bu hatamızdan geri döndük. Eğer sen de bu yaptığından dolayı tövbe edersen seninle birlikte oluruz ve senin yanında yer alırız. Şayet tövbe etmeyecek olursan mutlaka biz de sana karşı sürekli olarak savaşmaya devam edeceğiz.” Ali onlara: “Başınıza bir kasırga kopmuş ve sizi yok edip götürmüştür. Ben Resulallaha imanımdan, onunla birlikte hicret etmemden ve Allah yolunda yapmış olduğum cihadımdan sonra küfre düştüğümü mü kabul edeceğim? Eğer böyle davranacak olursam bir daha hidayete ermemek üzere dalalete sapmış olurum.” demiş, bu sözleri söyledikten sonra çekip onları kendi hallerine bırakmıştı.
Başka bir rivayette ise Alinin Haricilere şunları söylediği kaydedilir: “Be hey adamlar! Benim daha evvel sürekli olarak reddedip durduğum, fakat sizin üzerinde ısrarla durarak başlatmış olduğunuz hakem ve muhakeme olayını aramızda bir ayrılığa sebep olması için sizler meydana getirdiniz. Ben size karşımızdakilerin hakeme başvurmak istediklerinde bunu sırf bir hile ve tuzak olması için ileri sürdüklerini haber vermiştim. Fakat sizler bana karşı tam bir muhalif olarak bu konuda isyan edip yan çizdiniz. Tam asi insanların inatlarına düşüp gayet inatçı davrandınız. Nihayet kendi görüşümü sizin görüşünüz istikametinde çevirmek zorunda kaldım. Vallahi, yanlış yoldasınız, akılsızca şeylerin peşindesiniz. Sizin dediğinize gelmiyorum, Allah müstahakkınızı versin, benden uzak durunuz. Vallahi, sizinle ilgili konularda onları asla aldatmadım ve onlarla ilgili meselelelde de sizden hiç bir şeyi gizlemedim, sizleri de asla karanlıklara sürüklemedim. Sizi asla tehlikeye yaklaştırmadım. Bizim yaptığımız işler zahiri olarak bir Müslümanın yapması gereken işler idi. Bundan dolayı sizin ileri gelenlerinizin görüşleri istikametinde iki adam seçildi, biz de bu iki adama Kuranı Kerimin hükümlerine uymalarını şart koşup bundan asla ayrılmamalarını istedik. Ancak bu iki adam heva ve heveslerine uymuş, hakkı gördükleri halde terk etmiş ve nihayet kendi arzuları istikametinde davranmışlardır. Bu iki adam hakka muhalefet edince biz kendi elimizde bulunan sağlam delillere tekrar yapıştık ve onların verdikleri, bilinmeyen ve duyulmayan şu hükme riayet etmedik. Peki, bu durumdan sonra, söyleyin bakalım, neden bizimle savaşmayı helal görüyor ve bizim cemaatimize karşı isyan edip duruyorsunuz. Neden kılıçlarınızı ellerinize alıp Müslümanlara karşı hücuma geçerek onları öldürüp duruyorsunuz? Vallahi, işte böyle bir davranış apaçık bir hüsrandır. Vallahi, bu anlayış üzerine bir tavuğu öldürecek olursanız bu, Yüce Allah katında büyük bir ölüm olur. Kaldı ki Allah indinde kanı haram olarak bilinen bir Müslümanın öldüıülmesi ise son derece büyük bir vebaldir. ”
Hariciler Alinin bu sözleri üzerine birbirlerine şöyle seslenmeye başlamışlardı: “Onlarla konuşmayın, onları muhatap almayın. Allaha mülaki olmak üzere hazırlanınız. Cennete giden yol burada!” Bu bağrışmaları üzerine Ali onları kendi hallerine bırakıp geri dönmüştü.
Arkasından Hariciler nehrin batı tarafında duruyorlarken nehre doğru yaklaşmış ve köprüyü geçmişlerdi. Alinin bazı adamları kendisine Haricilerin köprüyü aştıklarını söyleyince: “Hayır, onlar nehri aşamazlar.” demişti. Bunun üzerine bir öncü heyeti gönderip durumu öğrenmiş, gelen heyet Haricilerin nehri, geçtikleri haberini getirmişti. Eğer bu öncü kuvvetlerin korkusu olmasaydı onlar mutlaka Aliye daha da yakın bir yere gelirlerdi. Haberci gelip Aliye onların nehri aştıklarını haber verince; “Hayır, onlar nehri aşmış değiller; çünkü onların bağrışıp çağrışmaları nehrin öbür tarafından geliyordu. Vallahi, aranızda meydana gelecek bir çarpışmada sizlerden on kişi öldürülmez, onlardan da on kişi kurtulamaz.” demiş, sonra bizzat kendisi Haricilere doğru yaklaşmış ve köprünün öbür tarafında olduklarını görmüştü. Ancak etrafındakiler Alinin bu sözlerinde şüpheye düşmüşler ve bazıları da Ona inanmamışlardı. Gerçekten köprüyü aşmadıklarını görünce de tekbirler getirmiş ve durumu Aliye bildirmişlerdi. Bunun üzerine Ali şöyle demişti: “Vallahi sen yalan söylemedin ve yalanlanmadın da!” Arkasından Ali adamlarını toplayarak savaş durumuna geçmiş ve sağ tarafında Hucr bin Adiyyi, sol tarafında da Şebes bin Ribiyi veya başka bir rivayette ise Makil bin Kays er-Reyahiyi görevlendirmişti. Süvarilerin başına Ebu Eyyub elEnsariyi, yayaların başına da Ebu Katade el-Ensariyi geçirmişti. Yedi yüz veya sekiz yüz kişi oldukları söylenen Medinelilerin başına da Kays bin Saad bin Ubadeyi tayin etmiş bulunuyordu. Diğer taraftan Hariciler de bir araya toplanmış, sağ kuvvetlerinin başına Zeyd bin Husayn et- Taiyi, sol kuvvetlerinin başına da Şüreyh bin Avfı el-Absiyi, atlıların başına Hamza bin Sinan el-Esediyi yayaların başına da Hurkus bin Züheyr es-Saadiyi geçirmişlerdi.
Ali Ebu Eyyub el-Ensariye eman sancağını vermiş bulunuyordu. Ebu Eyyub el-Ensari onlara seslenerek şöyle demişti: “Bu sancağın altına gelip toplanan kimseler güvenlik içindedir. Sizden kim ki savaşa katılmayıp taarruza geçmezse yine eman içindedir. Ve yine bu cemaat içinden Küfeye veya Medaine çekip gidecek olanlar da eman içindedir. Aranızda bulunan kardeşlerinizin kanını akıttıktan ve onları öldürdükten sonra artık her hangi bir şey söylemeğe gerek kalmayacaktır. ”
Bu konuşmalardan sonra Haricilerden Ferva bin Nevfel el-Eşcai şöyle demişti: “Vallahi Ali ile neden savaştığımızı bilmiyorum. Ben neden savaştığımı iyice anlayıncaya kadar veya çarpışmayı bırakıp Ona tabi oluncaya kadar çekilip gidiyorum.” Bu şekilde söyledikten sonra yanında bulunan beş yüz atlı ile birlikte ayrılıp Bend en-Neci ve ed-Deskere denilen yere gidip konaklamıştı. Onlara tabi başka bir grup da ayrılarak Küfeye çekip gitmiş, orada kalanlardan yüz kişilik kadar bir kuvvet de Alinin yanına varıp Ona katılmışlardı. Ali, yanında bulunan arkadaşlarına bunlarla çarpışmağa kesinlikle ilk defa kendilerinin girmemesinin ve onlara karşı silah çekmedikçe onlarla savaşılmamasını tavsiye etmişti. Haricilerden artakalanlar birbirlerine seslenerek: “Haydi cennete geliniz, cennete giden yol burada!” diye seslenmiş ve Müslümanlar üzerine hücuma kalkmışlardı. Onların böyle savaşa başlamaları üzerine Alinin süvari kuvvetleri iki kısma ayrılarak onların sağ ve sol kanatları üzerine hücum etmiş ve okçular da onların okçularıyla karşılaşmışlardı. Alinin süvarileri sağ ve sol koldan onları kuşatmış bulunuyordu. Geri kalan Müslümanlar da üzerlerine mızraklar ve kılıçlarla saldırmışlar, çok kısa bir süre sonra onları bozguna uğratmışlardı. Hamza bin Sinan el-Hilali arkadaşlarının bu şekilde helak olmak üzere olduklarını görünce onlara şöyle seslenmişti: “Çekiliniz, çekiliniz!” Onlar da oradan tam çekilip ayrılacaklarken Alinin kumandanlarından Esved bin Kays el-Muradi, yanında bulunan atlılarla birlikte üzerlerine hücum etmiş ve onları bir saat içinde tamamen helak etmişlerdi. Sanki onlara bir anda “Ölünüz!” diye söylenmiş ve onlar da topyekün ölüvermişlerdi.
Bu çarpışmalardan sonra Ebu Eyyub el-Ensari Aliye gelerek şöyle demişti: “Ey müminlerin emiri! Ben Zeyd bin Husayn et-Taiyi öldürdüm. Göğsüne kılıcımı saplayarak sırtından çıkıncaya kadar sokuverdim ve onu öldürürken: “Ey Allahın düşmanı! Seni ateşle müjdeliyorum.” dedim. O anda o da bana şöyle dedi: “Yarın hangimizin cehenneme atılacağını görüp öğreneceksin.” Bu sözler üzerine Ali: “O ateşe atılacak kişidir.” diye karşılık vermişti. Sonra Hanı bin Hattab el-Ezdi ve Ziyad bin Hasafa Aliye gelerek Abdullah bin Vehbi öldürdüklerini söylemişler, Ali onlara nasıl yaptıklarını sorunca şöyle anlatmışlardı: “Onu görünce hemen tanıdık ve üzerine atılarak mızraklarımızla öldürüverdik.” Bunun üzerine Ali: “O halde ikiniz de katilsiniz” diye karşılık vermişti.
Bu çarpışmalar sırasında Ceyş bin Rabia el-Kinani, Hurklls bin Züheyri; Abdullah bin Zahr el-Hevlani, Abdullah bin Şecere eş-Sülemiyi öldürmüşlerdi. çarpışmalar sırasında Şureyh bin Evfa bir duvar kenarına çekilerek orada çarpışıp duruyordu. Onun üzerine Kays bin Muaviye atılıp ayağını koparmıştı, fakat o yine bazı taşlamalarda bulunarak çarpışmaya devam ediyor idi. Kays bin Muaviye ikinci bir hücumla Şureyh bin Evfayı öldürmüştü.